"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Kayıp

Ölümden konuşuyorduk.

Kayıplardan.
Gözlerimiz dolu doluydu.
Fonda inanılmaz güzel Türk Sanat Müziği vardı. Elimizde de rakı.
Martılar geçiyordu bi yerlerden, sesleri müziğe karışıyordu.
Kavun kokusu sarmıştı her yeri.
Mevsim...
Mevsimi tabi ki çok iyi hatırlıyorum; ama söylemek gelmedi içimden.
Havada değildi efkar, bizdendi.
Hani öyledir ya, efkarlanmak için başlamazsın aslında muhabbete ama gelir seni bulur ya.
Sen de artık o andan sonra suçu fondaki müziğe, uçan martılara, eldeki rakıya yüklersin ya suçlamak istediğinden bi şeyleri illa.
Oysa canın çekmiştir de efkarı sen çağırmışsındır çaktırmadan.
Suçlu yoktur.
İnsan bazen efkarlanmak ister.
Öyledir ya.
Ben; bazı insanların “kayıp” yaşamadıklarından, kaybetmek nedir bilemediklerinden, kimi zaman kaybedenleri anlayamadıklarını; hayatı da, belki de kaybetmenin acısını tatmadıklarından, dibine kadar yaşamayı beceremediklerini geveliyordum.
“Hayır” dedi.
“Ben ve sen” diye ekledi, “Kayıp nedir bilmesek de, yaşamamış olsak da, bir başkasının kaybını, acısını aynı derecede anlarız. Şu hayatı da, kayıp nedir bilsek bilmesek, yine de dibine kadar yaşarız. Onları haklı çıkarmaya çalışma...”
Sustum.
Doğruların yüzüme söylenmesi susturuyormuş beni.
Müziğin sesi sanki kısılmıştı, yükseldi birden bire.
Tam da böyleyim evet.
Dokuna konuşa tanımış olmam gerekmiyor birilerini, bi şeyleri bazen.
Uzaktan bile hayatımda bu kadar yer etmiş o güzel insanları bi de yakından tanısaydım, kim bilir ne hale gelirdim.
Meral Okay mesela...
Sanki “Yine mi çiçek” dizeleri benim de oturduğum o beyaz muşambalı masada, bizim asmanın altında yazılmıştı. “Yine mi güzeliz” dendiğinde, “Hep” demiştim sessizce.
Aysel Gürel mesela...
Saçımı okşayarak “Hatıralarla yaşanmaz ki yazık olur” diye nasihat etmişti ben ölüme dair olgunlaşmaya direnirken, Muğla’daki aile mezarlığında.
Metin Serezli mesela...
Saçmalamaya hazırlandığımda sanki babam onun sesiyle konuşuyordu “sağduyum” gibi kulağımda.
Tuncel Kurtiz mesela...
Ah nasıl üzüldüm o sesi kalbi kadar gür, hayatı gümbür gümbür adama.
Ne bir kan bağım var ne de paylaşacak bir anım. Ama işte sanki benim de Dayımdı ezelden beri.
Canım şiir çekip de kitaplıktan gözü kapalı bi şiir kitabı seçsem, oydu o şiiri canlandıra canlandıra okuyan bana. Kaç kere izledim “Sürü” ve “Umut” acaba...
Bütün bunları düşünürken tam da...
Turgut Özakman da gitti iyi mi!
Ne hazan mevsimiymiş ama...
Turgut Özakman mesela...
En hakikatli çılgın Türk. Sanki sırf bana “yalnız değilsin, belgeleriyle burada” demek için yazmıştı “Ah Şu Çılgın Türkler”i adeta. “Çılgın” kelimesi belgeleriyle göbek adımız olmuş, ete kemiğe bürünmüştü onunla.
Benim illa tanımam gerekmiyor birilerini evet.
Ama şunu biliyorum; eğer bu güzel insanlar sesleri, sözleri, sanatları, duruş ve gidişleriyle sanki ailemden biri gibi hissettirebilmiş, öylesine içimden üzmüşse beni...
Bizi...
Gidişlerine ağıt yakmak değil,
Doğuşlarına,
Ve harbiden yaşadıkları hayatın şerefine demek isterim.
Şerefe!
Yonca
“çılgın yeğen”

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI