Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kaset komplosunu kim hazırladı

Geçen haftanın gündeminde, Baykal’a kaset komplosu, Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in enerji antlaşmaları için gelmesi ve Anayasa değişiklik paketini Cumhurbaşkanı Gül’ün onaylamasıyla yüksek mahkeme yolunun açılması vardı.

Peki, dünyanın gündeminde ne vardı? İşte bu soruyu bilenler, Türkiye gündemindeki bu üç olayın aslında nasıl birbiriyle ilgili olduğunu hemen kavrar. Nasıl mı?

ÖNCE bazı sorularım var:

Hangi ülkelerin petrol rezervi ne kadar:
· Suudi Arabistan yüzde 21
· İran 11.2
· Irak 9.3
· Kuveyt 8.2
· Birleşik Arap Emirlikleri 7.9
· Venezüella 7.0
· Rusya 6.4

Hangi ülkeler yılda ne kadar petrol tüketiyor:
· ABD yüzde 23.9
· Çin 9.3
· Japonya 5.8
· Hindistan 3.3
· Rusya 3.2
· Almanya 2.8
· G. Kore 2.7
· Fransa 2.3
Bir sorum daha var...

Hangi ülkelerin gaz rezervi ne kadar:
· Rusya yüzde 25.2
· İran 15.7
· Katar 14.4
· Suudi Arabistan 4.0
· Birleşik Arap Emirlikleri 3.4
· ABD 3.3
· Nijerya 3.0...

Hangi ülkeler yılda ne kadar gaz tüketiyor:
· ABD yüzde 22.6
· Rusya 15.0
· İran 3.8
· Kanada 3.2
· Japonya 3.1
· Almanya 2.8
· İtalya 2.7
· Çin 2.3...
Hangi ülkenin ne kadar üretip ne kadar tükettiğini analiz edemeyenler, bugün, ne Türkiye’deki ne de dünyadaki siyasal olayları değerlendirebilir.
Bir ülke için enerji hayattır, ekonomik olarak büyümedir, kalkınmadır ve bağımsızlıktır.
Osmanlı Devleti bunu bilmediği için enerji deposu bölgelerini avucunun içinden İngilizlere kaptırdı.
Diyeceksiniz ki, “Hadi bu tablolara bakınca Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in gelişini, enerji antlaşması yaptığını vs. anladık da, Baykal’a kaset komplosuyla bu enerji rakamlarının ne ilgisi var, onu anlayamadık?”
Bekleyiniz biraz...

Bu para niye harcanıyor

Berlin Duvarı’nın yıkılıp Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, dünya tekrar 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında başlayıp I’inci ve II’nci Dünya Savaşı’yla süren eski kanlı paylaşım dönemine girdi.
Bugün dünyada küresel güç dengeleri enerji paylaşımı nedeniyle yeniden kuruluyor.
Meselenin bizi ilgilendiren bölümü ise şudur:
Türkiye, dünya petrol rezervinin toplam yüzde 61’inin bulunduğu Ortadoğu’dadır.
Türkiye, gaz rezervinin toplam yüzde 66.5’inin bulunduğu Rusya ile Ortadoğu’nun hemen yanı başındadır.
Bugün hep sorudan gidelim:
Bu enerji kaynakları üzerinde en çok kim denetim kurmaya çalışıyor?
Yanıt basit, en az üretip en çok tüketen, yani enerjiye en çok ihtiyacı olan ABD!
ABD enerji alanlarındaki açıklarını iyi niyet mesajları, güler yüzlü diplomasiyle mi kapatıyor-gideriyor? Tabii ki hayır.
O halde bunu nasıl sağlıyor?
Silahla! Ya korkutarak ya da gerektiği zaman Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi müdahale ederek.
“Dünya jandarmalığı” da öyle kolay değil, çok para istiyor.
Bu nedenle:
ABD’nin askeri harcamaları dünya toplamı içinde 41.5’tir (607 milyar dolar). İkinci Çin’in 5.8, üçüncü Fransa’nın 4.5, dördüncü İngiltere’nin 4.5, beşinci Rusya’nın 4.0, altıncı Almanya’nın 3.2, yedinci Japonya’nın 3.2, sekizinci İtalya’nın 2.8, dokuzuncu S. Arabistan’ın 2.6, onuncu Hindistan’ın 2.1’dir.
ABD’nin 60 ülkede 800 askeri üssü var.
1999-2009 yılları arasında ABD askeri harcamaları yüzde 66.7 arttı.
Yani rakamların dili diyor ki, ABD silahını gösterip korkutarak enerji ihtiyacını gidermeye çalışıyor.
Ancak sıkıntıları var.
Birincisi...
ABD’nin bu ağır silah harcamasının altından kalkacak ekonomik gücü giderek tükeniyor. 1980 başındaki Başkan Reagan döneminde öne çıkan finansal piyasalar ve serbest piyasa ekonomisi 2008 finans kriziyle çöküyor.
ABD çöküşü, yıllardır karşı çıktığı kamulaştırma yaparak önlemeye çalışıyor. Devletleştirmenin faturası sadece geçen yıl 850 milyar dolar! Neyse, sizi rakamlara boğmayayım.
Demem o ki, ABD on yıl önceki ABD değil, hızla yoksullaşıyor.
Bu nedenle askeri müdahaleleri biraz müttefiklerinin üzerine yıkmaya çalışıyor.
Bunlardan biri Türkiye...
ABD, aynı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi kendine gözü kapalı biat edecek bir Türkiye istiyor.
Nasıl istediğinde, Kore’ye hemen asker gönderdi ise yine talep ettiğinde Mehmetçik’i cepheye sürmesini istiyor.
“Netekim” istedi.
Ancak Irak Savaşı öncesi 1 Mart 2003 Tezkeresi TBMM’den geçmedi.
İşte bu tarih Türkiye için bir kırılma noktası oldu.

ABD çok kızdı. Suçlu aramaya başladı. Olağan suçlular şunlardı:
a- TSK
b- CHP, MHP gibi bazı partiler
c- AKP içindeki bir grup (ki bunlar 2007 seçimlerinde milletvekili yapılmadı)
d- Atatürkçü Düşünce Derneği gibi bazı sivil toplum kuruluşları, üniversiteler
e- Hepsi
Yanıtını biliyorsunuz, “e” şıkkı.
Evet, yavaş yavaş kaset komplosuna geliyoruz...

ABD çok kızdı

ABD 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesine “haklı” olarak kızdı!
Çünkü adamlar, Saddam’a karşı yapacakları askeri müdahaleye destek vermeyeceğini açıklayan Başbakan Bülent Ecevit’i bu nedenle düşürmüşlerdi.
Sandılar ki, yeni iktidar isteklerini kayıtsız yerine getirecek.
Aksilik. Olmamıştı. Üstelik...
Türkiye kamuoyunda ABD karşıtı sert bir hava oluşmuştu.
Toplumsal muhalefet örgütlenmeye başlamış, milyonlarca kişinin katıldığı mitingler organize edilmişti. “Ilımlı İslam” dayatması bu muhalefeti daha da büyütmüş, güçlendirmişti.
ABD, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun tam ortasındaki Türkiye’yi kaybedemezdi.
O halde ne yapılacaktı?
Türkiye’yi Soğuk Savaş’ın başlangıcında yaptığı gibi yeniden “kurgulayacaktı”.
Yani muhalif herkes susturulacaktı.
Siyasi parti genel başkanları, üniversite sahipleri, rektörler, dekanlar, öğretim üyeleri, Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı gibi sivil toplum kuruluşları, gazeteciler, medya sahipleri, işadamları ve askerler gibi tüm muhalifler susturulacaktı.
Bunu yaparken, dünya kamuoyunu ikna etmek için Rahip Santoro, Hrant Dink gibi suikastlardan, darbe söylentilerinden yararlanılacaktı.
New York neolibarellerinin “papağanı” Türkiye’deki liberallerin, cemaatlerin, yeni kurdurduğu gazetelerin ve TV’lerin desteğini alacaktı.
Ve büyük oyun tezgâha kondu.
Türkiye tarihinin en büyük cadı avı başlatıldı.
Cezaevine tıkılan, susturulan herkesin ortak noktası, ABD politikalarına karşı olmalarıydı.

Bir adam

Bu toz bulutunun arasından bir adam çıktı.
“İnanmıyorum” dedi.
Darbeye, Ergenekon’a, Balyoz’a, Kafes’e, tertip planlarına “İnanmıyorum” dedi.
Bağımsızlıktan, demokrasiden, laiklikten, cumhuriyetten ödün vermeyeceklerini açıkladı.
Hep adalete güvendiğini söyledi.
Ulus-devletlerin bağımsız müdahale olanaklarını kısıtlayan neoliberal politikalara sırtını döndü. Rant ekonomisine dönüştürülen özelleştirmelere karşı hukuk mücadelesi başlattı.
Gerginlikler çıkaracağı belli olan ve Türkiye’yi içe döndürüp istikrarsızlaştıracak her dayatmaya yılmadan karşı çıktı.
1990’lı yıllarda Ruanda’da 800 bin Tutsi’nin, Bosna’da 325 bin insanın soykırıma uğramasını seyredenlerin, gündeme getirmeye çalıştıkları “Ermeni soykırımı” iddialarını elinin tersiyle itekledi.
Çekoslovakya’nın, Yugoslavya’nın bölünmesini alkışlayanların, Kıbrıs’ın bölünmesine şiddetle karşı çıkmalarındaki ikiyüzlülüğü suratlarına vurdu. Kıbrıs’ın, Azerbaycan’ın yanında durdu.
ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın Büyük Ortadoğu Projesi’yle 22 ülkenin haritasını değiştirmeyi hedeflediklerini söylediğinde, Türkiye’nin bir karış toprağını vermeyeceklerini haykırdı.
Kürt sorununu Şeyh Barzani’ye havale edenlere tepki gösterdi.
“Sizin en büyük ihraç kaleminiz Mehmetçik” deyip kapalı kapılar ardından hükümete milyar dolarlar vermeyi teklif edenlerin oyununu bozdu.
Türkiye’nin Ortadoğu’da kanlı tezgâhlar içine çekilmesini isteyen Batılı diplomatlara randevu bile vermedi. Bağımsızlıkçı bir dış politikadan yana oldu.
Toplumda yaratılmaya çalışılan korkunun üzerine gitti.
Hukuk rejimini değiştirmeyi amaçlayan Anayasa değişikliklerine karşı çıktı.
Muhalefeti tekrar toplayıp CHP’yi iktidara aday parti yaptı.
Ve fakat...
Düşman hiç beklemediği bir yerden vurdu.
Şimdi siz hâlâ soruyor musunuz?
Deniz Baykal’a bu hain pusuyu kimlerin kurduğunu?
Cadı avı sürüyor...

KEMAL KILIÇDAROĞLU KAMİL KIRIKOĞLU’NU TANIYOR MU?

CHP kongresi kimi genel başkanlığa getirecek?
Siyasi spekülasyonlar kongreye kadar sürecek mi?
Bunu önleyecek tek isim var: Deniz Baykal.
Ancak.
Benim yazmak istediğim konu bu değil.
Sizi yıllar öncesine, 1971’e götürmek istiyorum.
12 Mart’ta darbe yapıldı. Başbakan Demirel istifa etti.
CHP’den istifa eden Nihat Erim başbakanlığa atandı.
CHP lideri İsmet İnönü, MİT Müsteşarı Fuat Doğu’yla görüştükten sonra hükümeti destekleme kararı aldı.
Bunu öğrenen Bülent Ecevit genel sekreterlik görevinden istifa etti. Siyasi hayatının artık bittiğini düşünüyordu.
Bülent Ecevit’i o ruh halinden çıkarıp, umutsuzluktan çıkarıp CHP Genel Başkanlığı’na oturtan bir isim vardı: Kamil Kırıkoğlu...
Kırıkoğlu kimdi?
1914 Adıyaman doğumluydu.
Babası alay müftüsü Şevki Hoca’ydı.
Annesi Emine Hanım’ı genç yaşında veremden kaybetti.
Malatya’da, Bursa Askeri Işıklar Lisesi’nde yatılı okudu.
Tıbbiye’yi seçti. Askeri doktor oldu.
Öğrenciliği sırasında bir kızı sevdi, nişanlandı.
Fakat kız kalp hastasıydı, kriz geçirdi, yatağa bağlı yaşamaya başladı. Yine de aşkını öyle bırakmadı, evlendi. Eşini nikâhtan bir gün sonra kaybetti.
Acısını kendini mesleğine vererek gidermeye çalıştı.
Bir arkadaşının verdiği, İtalyan yazar İgnazio Silone’nun yazdığı, çevirisini Sabahattin Ali’nin yaptığı “Fontamara” adlı kitap hayatının değiştirdi.
Mesleki kitaplar yanında siyasi eserler de okumaya başladı.
Bir vali kızı olan, iki çocuk annesi Belkıs Hanım’la evlendi.
Binbaşı iken ordudan ayrıldı.
Siyasete atıldı. 1954’te CHP Malatya Milletvekili oldu.
İsmet İnönü’yle ilk tanışmalarında söze, “Paşam takdir buyurursunuz ki, Türkiye’de sınıf partileri olmadığı için” diye başlayınca İnönü, “Anlamadım ne dediniz” diye hışımla sorunca Kırıkoğlu CHP’nin nasıl bir parti olduğunu anladı.
Ama solculuğu hiç bırakmadı.
“Ortanın Solu” kavramını CHP’ye kabul ettiren isimlerin başında geldi.
Ecevit’le tanışması
Kamil Kırıkoğlu ile Bülent Ecevit CHP’nin yayın organı Ulus Gazetesi’nde tanıştılar. 1950’lerde başlayan ilişkileri yıllar içinde güçlendi.
Ve gün geldi Kırıkoğlu, Bülent Ecevit’i İsmet Paşa’nın karşısına rakip çıkardı.
Yıl 1971.
Genel sekreterlikten ayrılan Ecevit, İsmet Paşa’nın karşısına çıkmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu. Tek düşüncesi vardı. Parti kurmak: “Çalışanlar Partisi”.
Kırıkoğlu bu umutsuz havayı dağıtacaktı.
O da en az İsmet Paşa kadar usta bir politikacıydı.
Kişilerin değil fikrin peşindeydi.
Bu nedenle kendisinin genel başkan, Ecevit’in ise genel sekreter olması tekliflerine karşı çıktı. Lider ağırlıklı partilerin çağın gerisinde kalacağını düşünüyordu.
“Partiyi; bir şef partisi, partililerin emir kulu robotları olmak bahtsızlığından kurtarmak için sonuna kadar direneceğiz. Genel başkanın tüzük dışı isteklerine hep ‘Hayır’ dedim. İnönü’ye saygı onun yetkilerine saygı demektir, bunun ötesi ortaçağ köleliği, mürailik, dalkavukluktur. Bu partinin şahıs partisi olmayacağını herkesin bilmesi zamanı gelmiştir.”
Kazanacağından hiç umudu olmayan Ecevit’i de ikna edip İsmet Paşa’nın karşısına çıkardı.
Değişimin zaferi
Kamil Kırıkoğlu CHP’de büyük bir değişim olsun istiyordu.
CHP “Ortanın Solu”nda değil “Demokratik Sol” bir parti olsun istiyordu.
“NATO’nun dışında milli bir askeri strateji ve ulusal çıkarlarımıza uygun bağımsız bir politika inşa etmeliyiz. CHP, ABD ile ilişkilerinde NATO ittifakı sınırları dışına çıkan ikili antlaşmaların tasfiyesini açık bir amaç olarak saptamak zorundadır. Bu ulusal bağımsızlığımızın vazgeçilmez bir koşuludur. Geçmişte izlenen tereddütlü, belirsiz tutumun sürdürülmesi halinde, belli bir dış konjonktürün CHP’yi bu konuda tutucu partilerin gerisine düşürmesi imkân dahilindedir.”
Kamil Kırıkoğlu CHP’de değişimin, derlenip toparlanmanın, halkla bütünleşmenin öncü isimlerinden biriydi.
CHP’deki “göbekçi takımı” onlara “baldırı çıplaklar” diyordu.
Ve o baldırı çıplaklar...
14 Mayıs 1972’de Bülent Ecevit’i CHP Genel Başkanlığı’na taşıdılar.
En önemli rolü kuşkusuz Kamil Kırıkoğlu oynadı.
Sonra...
Türkiye siyasetinde hep yaşanılan bir olay gerçekleşti, Kırıkoğlu CHP’den uzaklaştırıldı!
Kısa bir süre sonra da 28 Kasım 1979’da öldü.
Bugün CHP’de onu tanıyan Kemal Anadol’dan Ali Topuz’a kime sorsanız size aynı yanıtı verir: Adam gibi adamdı.
Kamil Kırıkoğlu, “Kişiler kendi kültürleri, becerileri ve kişiliklerine uygun görev üstlenmedikleri sürece, gerçek kimliklerini ortaya koyamazlar” derdi hep.
Kemal Kılıçdaroğlu, Kamil Kırıkoğlu’nu tanıdı mı acaba?
Keşke tanısaydı...
X