Hürriyet Pazar Haberleri

    Karnımdayken Mozart dinlettim, iki yaşına geldi, ‘Tavukları pişirmişem’i söylüyor

    Güliz Arslan (Fotoğraflar: Murat Şaka)
    07.10.2017 - 10:51 | Son Güncelleme:

    Hamileyken asla fazla kilo almayacak, loğusayken bakımsız gezmeyecek, bebeğini ağlar ağlamaz kucaklamayacaktı. Zinhar ayağında sallamayacak, organik gıdadan şaşmayacak, bu arada da evliliğini ihmal etmeyecekti. Olmadı. ‘Yapmam’ dediği ne varsa yaptı. Üstüne “Sütün geliyor mu? Dişi çıkmadı mı daha? Üstü çok ince, üşür bu çocuk” diyen ‘dış kapının mandalları’ eklendi. Bir gün ‘gözü döndü’ ve bir Instagram hesabı açtı. Bir süredir orada anneliğin ‘o kadar da tozpembe’ olmayabileceğini ama bunun hiç de kötü bir şey olmadığını birbirinden komik fotoğraflar ve ironi yüklü metinlerle anlatıyor. Hande Birsay’la bu hesaptan yola çıkarak hazırladığı kitabı ‘Emiyor mu?’yu konuştuk.

    Her şeyin mükemmel olmayacağını ne zaman, nasıl kabullendiniz?

    - Kerem’in doğduğu gün, hastane odasında. Odayı en ince detayına kadar planlamıştım; yok keçiboynuzlu grissiniler, yok limonata çeşmeleri... Kapı süsü 30 santim olacak, misafirlere Küçük Prens kartları dağıtılacak... Şimdi gülüyorum. Çünkü hayatta çok daha önemli şeyler var. Bebeğin sağlıklı olması mesela! Kerem prematüre doğdu. Ziyarete gelenlere, “Size gösterecek bir şeyim yok” demişim, hatırlamıyorum. Kulağa çok acıklı geliyor değil mi? Doğumdan sonra yoğun bakımda tekerlekli sandalyeyle yanına yanaştım. Kablolar arasında minicik bir şey... Dokunamıyorsun. “Hiçbir şey hissedemedim” cümlesi çıktı ağzımdan. İçinde bir sürü korku ve endişe var. Olacakları kestiremediğinden soğukkanlı durmaya çalışıyorsun. Yani annelik çocuğumu görür görmez gökten cennet kokusuyla inmedi bana. Normal şartlarda doğum yapan annelerden de benim gibi olanlar var. Ama nedense o hikâyelerin biraz üstü örtülüyor. Sosyal medyadaki paylaşımlara bir bakıyorsunuz; pembiş pembiş giyinmiş, hamilelikte zaten üç kilo almış, onu da doğumda vermiş... Hastaneden çıkar çıkmaz ‘before/after’ videosunu çekmiş, karnı dümdüz... Bir noktada isyan ettim, “Bir tek benim memelerim çatlamış olamaz!” diye.

    Anneler arasında yaşadıkları zorlukları gizlemek üzerine gizli bir anlaşma mı var? O yüzden mi ‘hayaller’ ve ‘gerçekler’ arasında uçurum var? Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji mezunusunuz değil mi, nedir gözleminiz?

    -  Evet. Mükemmelliğin bu kadar pompalanmasının altında sevgi eksikliği olduğunu düşünüyorum. Toplum olarak sürekli birilerinin başımızı okşamasına, onaylamasına, alkışlamasına ihtiyaç duyuyoruz. Ben çok ‘like’ın, takipçinin peşinde değilim. İyi ki anne oldum ama sadece anne değilim. Bir hayatım var, kariyerim var, ben varım. “Bugün kakamızı rahat yaptık” demiyorum, ayrı bireyleriz çünkü biz.

    Bir de her şeyi ‘çok bilen’ler giriyor işin içine değil mi?

    - “Bir çocuğu bir mahalle büyütür” diye bir laf var ya, değil mahalle ülke büyütüyor bir çocuğu! Herkes fikir sahibi. Hamilelikle birlikte kamuya açılıyorsunuz. Hiç tanımadığın onlarca insan gelip karnına dokunuyor ve “Çok sert, üstelik aşağıda duruyor, erken doğacak bu” diyebiliyor. “Evlilik ne zaman, çocuk ne zaman, kardeş ne zaman”... Bu konuların hepsinin mahrem olduğuna inanıyorum. Hepsi aynı toplumsal baskının farklı biçimleri. Genelde bunlara maruz kalanlar da kadınlar. 

    Karnımdayken Mozart dinlettim, iki yaşına geldi, ‘Tavukları pişirmişem’i söylüyor

    ARTAN SÜTLE ALİNAZİK YAPIYORUM DEDİM, TARİFİNİ SORDULAR!

    Kitabın adı neden ‘Emiyor mu?’

    - Çünkü o bu topraklarda doğuran kadınların yüzde 99’unun duyduğu bir cümle. Emziremeyen annelere müthiş bir baskı yapıldığını düşünüyorum. Yabancı kaynaklarda bu konuyla ilgili metinler şöyle başlar, “Mümkünse, yapılabiliyorsa, şartlar uygunsa...” Ama bizde “Alfa dalgalarıyla emziriyorum”, “Gözyüzüne çok fazla bakınca sütüm geliyor” diyenler var. Bir post girdim; “Sütüm o kadar çok ki artanıyla alinazik yapıyorum” diye. Tarifini sordular! Buzdolabına sığmayan sağılmış sütlerinin fotoğrafını paylaşanlar var. Bunun ne anlamı var? Ya da uyuyan çocuğunun fotoğrafını çekip altına “Benimki akşam yedi dedin mi her yerde uyur” yazmanın? Bunu okuyunca “Allah kahretsin, ben neyi eksik yapıyorum” diyorsun. Oysa tek ihtiyacımız olan empati; bütün canlılara karşı ama özellikle annelere karşı. Çünkü o bir delilik hali. Duyduğun bir şeyle sadece o eksiğe odaklanarak çıldırabilirsin.

    Yine de arada yokluyor mu o mükemmellik beklentisi?

    - Benimki uyumuyorken etrafta uyuyan bebekleri görünce nükseder gibi oluyor, sonra hemen geçiyor. Kıyaslama çocuk yetiştirirken yapılabilecek en yanlış şey. Kerem hâlâ renkleri çok iyi bilmiyor, puzzle yapamıyor çünkü sevmiyor. “Ya bu konuların üstüne az mı düştük” falan diyorum bazen ama çok düşünce de ters tepiyor. Dün okuldan aradılar. Öğretmeni “Servise binerken arkasını döndü ve hepimize ‘Tavukları pişirmişem’i söyledi” dedi. Hamileyken o kadar Mozart, Bach, Brahms, Metallica dinlettik, sonunda dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta bu. Gülüyorum ben de, ne yapayım!

    Eşiniz bütün bunlara -sizin mükemmel anneliğin yalan olduğu gerçeğini keşfetmenize, bu durumla dalga geçmeye başlamanıza, bir Instagram fenomeni haline gelmenize- ne diyor?

    - Bu hesabı ona borçluyuz aslında. Tüm o  gerçek fotoğrafları Can çekti. Büyük desteği var. Alışageldiğimiz, klasik Türk erkeklerinden olmadığı için çok mutluyum. Bana ‘yardım eden’ bir baba değil, o da başrol oyuncusu. Omuz omuzayız. Bazen evdeki patırtıdan bunalıp, kaçmak için “Allah’ın adını verdim, ekmeği bugün ben alayım, sonra iki gün sen alırsın” dediğimiz de oluyor ama uzaklaşıp bakınca fena götürmüyoruz sanki bu işi.

    Sizce Kerem ne diyecek büyüyüp bu hesabı görünce?

    - Ben de çok merak ediyorum. ‘Çocuğunuzu sosyal medyada teşhir etmeyin’ meseleleri bu kadar tartışılırken “Yüzünün görünmediği fotoğrafları koyayım” diyordum ama hesap büyüyünce o iş biraz kontrolden çıktı. Ben onun da eğleneceğini düşünüyorum.

    Karnımdayken Mozart dinlettim, iki yaşına geldi, ‘Tavukları pişirmişem’i söylüyor

    ANNELİK HAYATTA BAŞIMA GELEN EN GÜZEL ŞEY AMA EN İYİ YAPABİLDİĞİM ŞEY DEĞİL

    Nasıl tepkiler alıyorsunuz?

    “Aa nereden bildin, aynı ben” diyorlar. Bildim çünkü ben de aynısını yaşadım. Uydurma bir içerik üretmiyorum. Ne yaşıyorsam onu paylaşıyorum. “Fotoğrafı kadrajlayayım, fotoşop yapayım, güzel çıktığım fotoğrafı koyayım” demedim hiçbir zaman. Frensiz gittim. Sanırım o samimiyet yerine ulaştı. Hesabı açarken amacım birilerine nefes olmaktı. Başarabildiysem ne mutlu... Loğusalardan, prematüre annelerinden mesajlar geliyor. Yanıt verdiğimi görünce şaşırıyorlar. E bunun için var zaten bu hesap. Orası sadece alkışlanma değil, biraz dinlenme, omuz verme, nefes alma yeri. “Çocuğum yok ama hesaba bayılıyorum, keşke komşum falan olsan”, “Senin koca da çilli milli ama iyi” diyenler oluyor (gülüyor).

    Kullandığınız alaycı üslubu anlamayanlar oluyor mu?

    - Oluyor bazen. Çocuğumla dalga geçtiğimi düşünenler oluyor ben anneliğimle, kendi beceremediklerimle dalga geçiyorum.

    Annelikten soğuduğunu söyleyenler peki?

    - Çok değil ama o da oluyor. Annelik, nasıl sadece o pembe ve mükemmel kısımdan ibaret değilse sadece kan-ter-gözyaşından ibaret de değil. Ben sadece her yerden pompalanan mükemmellik baskısıyla dalga geçiyorum. Dalgaya vurunca baş etmesi çok daha kolay oluyor çünkü. Yoksa annelik hayatta başıma gelen en güzel şey. Ama en iyi yapabildiğim şey değil. Yolda öğreniyorum.

    Kanımın son damlasına kadar dalga geçeceğim

    Sadece mükemmellik beklentisiyle değil, cinsiyetçilik baskısıyla da mücadele ediyoruz. “Göster amcalara pipini”ler biçim değiştirerek devam ediyor. Oyuncakçıda paketleme yaparken soruyorlar, “Kız mı erkek mi”, “Erkek ama lütfen pembe pakete sarın” diyorum. Kerem’in tencere tava, vileda, ütü gibi oyuncakları var. Çok da mutluyum böyle olmasından. O “paşa oğlum, prensim, aslanım’ zihniyetiyle de kanımın son damlasına kadar dalga geçmeye devam edeceğim.

    Karnımdayken Mozart dinlettim, iki yaşına geldi, ‘Tavukları pişirmişem’i söylüyor

    Bir yapım şirketinde metin yazarı olarak çalışan Hande Birsay’ın kitabı indigo Kitap’tan çıkacak.

    HİHİEVED’ HESABINDAN POST’LAR...

    * Çocuklar uyuduysa anne-baba zamanı başlasın. Peki ya siz çocuk sahibi olduktan sonra ilişkinizi canlandırmak için neler yapıyorsunuz? Polar sabahlıklarını üstüne, çiçekli sokat çoraplarını ayaklarına geçirip kumandaları sıralayan ve dizi/film izleme süreleri her geçen gün kısalıp toplamda 15 dakikayı geçemeden salyalar vadisine doğru yola çıkanlar, en ufak bir hareketlenme başlangıcında “Canım yarın mutlaka söz” diye randevulaşanlar ENGELLENİR.

    Karnımdayken Mozart dinlettim, iki yaşına geldi, ‘Tavukları pişirmişem’i söylüyor

    * “Babalık kucağa alınınca başlar” deniyor ya, şaşırıyorum doğrusu. Kerem anne rahmine düştüğü andan itibaren başladı bizim anne babalığımı. Can oğlunu kucağına aldığında zaten babaydı. Hem de ne baba! SAnırsın beşinci çocuk.

    Karnımdayken Mozart dinlettim, iki yaşına geldi, ‘Tavukları pişirmişem’i söylüyor

    * Hamilelik sonsuz özgürlük dönemi değildir. İki canlısınız diye iki kişi yemeye kalkarsanız balona dönersiniz. Hamilelik döneminde ekstra dikkat ederek sadece iki kilo almıştım. Doğumda dört kilo verdim, emzirme döneminde de yedi. Bu fotoğraf da salata yediğim karelerden biri, canım eşim çekmiş. Her zaman da bakımlıydım. Çünkü hamilelik.

    Karnımdayken Mozart dinlettim, iki yaşına geldi, ‘Tavukları pişirmişem’i söylüyor

    * Sofra kültürünü kazandırmak için erken olduğunu düşünmeyin, yaşına uygun çatal ve kaşık vererek onu sofraya dahil edin. Nasıl uyum sağladığını görünce şaşıracaksınız.

     

    Etiketler: keyif
    

      EN ÇOK OKUNAN HABERLER

        Sayfa Başı