Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Karlar da ihtiyarlar

Bildiğiniz gibi İstanbul şehri, Afrika'nın Kenya bölgesinde olup halkının tamamı doğma büyüme Afrikalı'dır. Bu nedenle de çok sıcak kanlı insanlardır. Başka insanlarda normal beden ısısı 36 santigrat dereceyken, İstanbullularınki 40 dereceden aşağıya düşmez.

Geçtiğimiz hafta İstanbul tarihinde görülmemiş bir olay yaşandı. Halk paniğe kapıldı, herkes bir tarafa kaçıştı. Kaçışırken çarpışmalardan ve düşmelerden dolayı, yaralanmalar oldu. Fırınlar ve makarnacı dükkánları yağmalandı, Teneke Kazım Kukumbo müthiş bir icat yaptı, adını soba koyduğu bu icat sayesinde, Nobel Bilim Ödülü'ne aday gösterildi. Binlerce İstanbullu bu icadı görmek için kuyruğa girdi. Kazım Usta da onlardan seyirci ücreti olarak birer muz aldı.

Olaylar şöyle başladı; Tevfik Tonko ile Rıza Ronko otobüs durağında 7.15 filini beklerken Tevfik,

‘‘Aaa burnuma bir pamuk kondu!..’’ dedi. Rıza da,

‘‘Ay, benim de kulağıma kondu. Ama bu pamuk soğuk ve kulağım üşüdü’’ diye cevap verdi. Sonra da başını göğe kaldırıp,

‘‘Amanın gökten binlerce soğuk pamuk yağıyor. Herkes canını kurtarsın!..’’ diye feryadı bastı. Ortalık karıştı, İETT filleri ve özel zebralar birbirlerine çarpmaya başladı. Yollar tıkandı, halk kulübelerine gidemedi. O öfkeyle de bu soğuk pamukların suçlusu olan kabile valisini küfür kıyamet istifaya davet ettiler.

* * *

Ben bu bütün perişanlığı penceremden izlerken, her ihtiyarda olduğu gibi kafamda geçmişten resimler canlanmaya başladı.

İkinci Dünya Savaşı'nın yarı açık İstanbullusu kar yağınca bayram ederdi. Gece ellerine fener alıp karda bata çıka kırlık yerlere bıldırcın avına giderlerdi. Soğukta göç eden uçmaktan takatsiz düşmüş aç bıldırcın sürüleri, ışığı görünce yere inerlerdi. Güçsüzlükten bir daha uçamazlardı. Halk da onları karların içinden toplayıp torbalarına doldururdu. Fazlasını komşularına verir, mahallece bir hafta bayram ederlerdi. O arada soğuktan gerilmiş telgraf telleri bağlama teli gibi inlerdi.

* * *

Bu sırada televizyondan okulların tatil edildiğini öğrendim. İçimi bir sevinç kapladı. Sonra da,

‘‘Ne diye seviniyorsun enayi, sen artık okula gitmiyorsun ki!’’ dedim kendime.

Karadeniz'den gelen buz kütleleri bütün Boğaz'ı kaplamıştı. Ben Beyoğlu Erkek Lisesi'nden Üsküdar'daki evime dönüyordum. Çımacı elindeki çengelli yangın sırığıyla Salacak vapurunun alçak burnundan sarkıp buzları iteliyor, vapura denizde yer açıyordu. Karda okul tatili ne demekti? Zaten İstanbul'dan kar birkaç aydan önce kalkmazdı ki... Ama vapurlar, tramvaylar kar tipi dinlemez, bizi okulumuza götürürlerdi.

Fakat Darülaceze'de kalırken ufak tefek sorunlarımız olurdu. Tramvay bizi Şişli meydanına kadar getirirdi. Zaten Şişli semti camide biterdi. Gerisi kırlık kırsallıktı. Darülaceze'ye varana kadar tek bina Bulgar Hastanesi'ydi. Biz Darülaceze'nin öğrencileri, Şişli'den bizi alacak olan döküntü otobüsümüzü beklerdik. Ama haftanın üç gününü tamirde geçiren otobüsümüz genellikle gelmezdi. Hele kış günü, hiç gelmezdi. Zaten dört karış enindeki yol, kardan kaybolurdu. O zamanlar tam gün okuduğumuz için gece erken basardı. Benim gibi şehirde okuyan öğrenciler, gülle misali çantalarımızla beş kilometre ötedeki Darülaceze'ye doğru bir koşu koparırdık. Üşümek bir yana, terlerdik bile. En büyüğümüz olduğu için Alaattin başı çekerdi. Ben hafif siklet olduğumdan Alaattin'i geçer gibi olunca ‘‘Geri dur kepçe!..’’ diye homurdanırdı. Aslında bizi korumak için... Çünkü karanlık içinde sarı kurt gözleri gördüğümüz ve ulumalar duyduğumuz çok olmuştur. Biz de onlara, ‘‘Hoşt! Hoşt!’’ diye bağırıp köpek muamelesi yapardık. Kurtlara nasıl bağırılacağını bilmiyorduk ki!..

* * *

Gecenin 3'ünde Milliyet Gazetesi'ndeki işimi bitirip karlı bir kış gecesine çıkmıştım. O havada ve o saatte dolmuş ya da tramvay hak getire. Gündüzleri Güzel Sanatlar Akademisi'ne gittiğim için, akşamları ve geceleri çalışırdım. Üsküdar'daki evime gidebilmek için tek araç olan araba vapuruna binmek zorundaydım. Araba vapurları saat başı Kabataş'tan kalkardı. Çok kez yaptığım gibi rahvan bir koşu kopardım. Tam Babıali yokuşunun dibine varmıştım ki, bir an kendimi havada hissettim. İki ayağım da yere basmıyordu. Önce ayaklarımla yeri bulabilmek için muhtelif tepinme hareketleri yaptım. Ama yer yerinde değildi. Kimbilir nereye gitmişti? Sonra da kollarımla yüzme figürleri yaptığımı bugün gibi hatırlıyorum. Ama havada ne kadar yüzdüğümü hatırlamıyorum. Muhtemelen birkaç gün havada kaldım ya da bana öyle geldi. Sonra büyük bir beyazlık bana yaklaştı ve göğsüme, yüzüme çarptı. Ne yazık ki o zamanlar göbeğim yoktu.

Kulağımın dibinde biri iniliyordu. Kafamı doğrultup bulanık gözlerle çevreme baktım. Kimsecikler yoktu. Ne ‘‘Vah vah!’’ ne de ‘‘Geçmiş olsun, neyiniz var?’’ diyen bir Allah'ın kulu yokken, insanın bir başına inilemesi çok komik oluyor. Kuş uçmaz kervan geçmez bir beyazlığın ortasında deniz yıldızı gibi yayılıp yere yapışmışım. Komik üstü komik!.. Beni kaldırsın diye birini beklesem, vapuru kaçıracağım. Ihlamalı, tıslamalı küfürler arasında yerimden kalktım. Alnımdaki şişin dışında kırık çıkığım yoktu. Ah nerede, yorgan gibi o eski paltolar? Bıraktığım yerden Kabataş'a doğru tekrar bir koşu tutturdum.

* * *

Pencere seyri sırasında ikinci kadehimi yudumlarken tipi bastırdı. Kıç atıp birbiriyle tokuşan arabaların, üst üste kayıp düşen insanların seyrine doyum olmuyor. Hele, bir karı-kocanın löngedenek yere oturuşları vardı ki gülmekten rakı genzime kaçtı az kala boğuluyordum. Çünkü, aman kayıp düşmesin diye küçük çocuklarını ellerinden tutmuşlardı. Ama onlar düştü, velet ayakta kaldı.

Sonunda intikam saatim gelmişti. Yünlü iç fanilamın üstüne iki kazak bir de hırka giydim. Altı traktör lastiği misali, tırtıllı yürüyüş pabuçlarımı ayağıma geçirdim. İçi müflonlu kabanımı da giyip bastonumu elime aldım. Evet, aslanlar gibi eğilip bükülmeyen bastonumu!.. Sonra da,

‘‘Haydi sıkıysa şimdi düşür bre namert kar!..’’ deyip sokağa çıktım. Herkes taytay durmaya çalışan bebek adımlarıyla yürümeye çalışırken, ben insanların arasından Jim Kellivari dansör adımlarıyla geçiyordum. Önümde soğuktan dişleri takırdayan gariban kılıklı birine,

‘‘Üşüyorsun galiba hemşerim?’’ diye takıldım.

‘‘He ya beyim, üşüyom.’’

‘‘Sen nerelisin?’’

‘‘Erzurumluyum.’’

‘‘Erzurum adamı İstanbul'da üşür mü be? Erzurumlu'nun bıyığı buz tutar da üşümek aklına gelmez.’’

‘‘N'apayım beyim, baktım bu İstanbul'da herbirkesler üşüyo, ben de onlara ayıp olmasın diye üşüyom.’’

Tam o sırada yine havada yüzüyormuşum gibi bir duyguya kapıldım.

* * *

Şimdi evde bastonuma dayanıp ayakta duruyorum. Çünkü onca yastığa rağmen oturamıyorum. Ama mabadım iyileşir iyileşmez, ilk işim bir soba satın alıp sobada o alçak bastonu yakmak olacak. Çünkü, o bir kar casusu ve ilk o kaydı namussuz!..

* * *

Bu yazı bitince soyunacağım ve pencereyi açacağım. Sonra dışarıdaki tipiye çıplak göğsümü gerip,

‘‘Gelin lan gelin!.. Ama erkekseniz teker teker gelin!..’’ diye bağıracağım. Ama o kar tanelerinde teker teker gelecek yürek ne gezer! Sonra da kaloriferin termostatını yükselteceğim.
X