Karı-koca değil anne-baba

Güncelleme Tarihi:

Karı-koca değil anne-baba
Oluşturulma Tarihi: Aralık 29, 1998 00:00

Haberin Devamı

Eşler arasındaki fark, evlilikten beklentilerde de ortaya çıkıyor. Evlilikten beklentilerde ilk dört sıra (hoşlandığı insanla yaşamı, sevgiyi, cinselliği paylaşmak; sevgi-şevkat görmek, göstermek; çocuk sahibi olmak ve yalnızlığı gidermek) değişmiyor. Beşinci sıraya ise erkeklerin yüzde 78'i düzenli cinsel yaşamı, kadınların yüzde 79'u ise örf ve adetlerin gereğini yerine getirmeyi koyuyor.

Bu tercih Türk kadının niteliklerine farklı bir yorum yüklüyor: ‘‘İyi bir anne, vasat bir eş, cinselliği ertelemiş bir kadın.’’ Aile ilişkilerinde çoğu zaman eş rolü unutulup, anne-baba rolü oynanıyor. Kadın eşinden ‘kendi adına karar veren, üzerinde hakimiyet kuran babası’ gibi davranmasını, erkek de eşinden aynı rolü üstlenen ‘annesi’ gibi olmasını istiyor.

- Ayşe! Benim gömleğim nerede?

- Ütülü değil...

- Ne giyeceğim ben, bu evde ütülü gömlek bulamayacak mıyım?

- Allah kahretsin. Seni nankör adam. Senelerdir gömleğini ütülerken birşey yok, bir gün ütülenmedi de böyle mi oldu?''

Hemen hemen her evde yaşanan bu sıradan diyalogda acaba ilişki ne kadar gerçekçi? Sorun maziden mi kaynaklanıyor, ilişkiden mi?

Prof. Dr. Ünsal Söylemezoğlu böyle bir durumda, ne yaptığını bilen sağlıklı bir bireyden ‘‘Evet haklısın, bugün gömleğini ütüleyemedim’’ yanıtını bekliyor. O'na göre daha sağlıklı bireyin ise ‘‘Hay Allah ne yapabilirim şimdi’’ demesi gerekiyor. Tabii sağlıklı bir ilişkide erkek de diyalogtaki gibi tepki vermiyor. Ya da gömleğinin yerini zaten biliyor ve ütülenmesinden de sadece kendini sorumlu hissediyor!

Araştırmaya göre tartışma sonunda eşler daha çok anlaşma yanlısı tavır sergiliyor. Bununla birlikte kadınların yüzde 34'ü, erkeklerin de yüzde 17'si tartışmalarda hep kendini haklı görüyor. Erkeklerin yüzde 23'ü ise tartışmayı boyun eğip küserek bitiriyor. Bu oranın kadınlarda daha düşük olması kadınların evdeki ‘baskınlığını’ bir kez daha gözler önüne seriyor.

Buna rağmen tartışmalarda eşini anlamayıp, kendi savını savunan kişi eşi tarafından ‘güvenilir’ bulunuyor. Eşiyle kavga etmek istemediği, anlaşma yanlısı bir tutum sergilediği zaman ise bağımlı, kontrolcü ve kopuk olarak algılanıyor. İşte her nedense eşleri, bu bağımlılık, kopukluk ve kontrolcülük mutlu ediyor. Hatta kontrolcü eşlerle evli erkekler, kadınlara oranla daha mutlu oluyorlar. Bir anlamda eşler ancak üzerlerinde hakimiyet kurulduğunda uzlaşmacı oluyorlar.

Ortaya feministlerin hoşuna gitmeyecek bir sonuç çıkıyor: Erkekler ‘kendilerine boyun eğen, ancak kontrolcü kadınlar’; kadınlar ise ‘kendilerini yönlendiren, otoriter erkekler’ istiyorlar!

BİRDEN FAZLA MASKE

Evlilikteki çatışmaların bir nedeni de üstlenilen roller. Kişi işinde, evinde, arkadaşları arasında ve çevresinde farklı roller üstleniyor. Eş olduğunda, abi, kardeş, çocuğun yanısıra bir anda damat-gelin, sonra da anne-baba olmak zorunda kalıyor. Birisi ağır basınca roller karışıyor ve problemler yaşanıyor. Rollerde kişilerin birbirlerinden beklentileri de sorun yaratıyor. Evlendikten sonra ailelere yapılan ziyaretlerde sorunun bir bölümü de açığa çıkıyor. Kişi kendi ailesinin yanında doğal olarak daha rahat, esprili, neşeli oluyor. Ancak eşinin ailesinin yanında daha ciddi bir maske takınıyor, kendi olamıyor. O zaman da eşi tarafından ‘soğuk ve ilgisiz’ olmakla suçlanıyor.

Söylemezoğlu, tüm bunları gençlik döneminin sağlıklı geçirilemeyişine bağlıyor: ‘‘Gençlik dönemi insanın anne-babaya bağımlı, onun uzantısı gibi olan çocukluktan çıkıp, kendi yaşamına kendi sahip çıkan bir birey haline gelmesi demek. Bir aile içinde genç bir kızın, delikanlının odasının kapısını çalmadan girmek, bir gencin hatıra defterini okumak cinayettir. O'nun duygu dünyasının içerisine lambur lumbur girmektir. Bu Türkiye'de o kadar çok oluyor ki!’’

Bu saptamayı Dr. Yıldıray Ermiş destekliyor: ‘‘İlişkilerde anne ve babayı aramak, bireylerin bireyselleşmeyi tamamlayamadıklarını, kendi anne ve babaları ile olan çatışmaları evliliklerine taşıdıklarını, dolayısıyla gelişim basamaklarını sağlıklı olarak geçemediklerini düşündürüyor.’’

Eşler arasındaki fark, evlilikten beklentilerde de ortaya çıkıyor. Evlilikten beklentilerde ilk dört sıra (hoşlandığı insanla yaşamı, sevgiyi, cinselliği paylaşmak; sevgi-şevkat görmek, göstermek; çocuk sahibi olmak ve yalnızlığı gidermek) değişmiyor. Beşinci sıraya ise erkeklerin yüzde 78'i düzenli cinsel yaşamı, kadınların yüzde 79'u ise örf ve adetlerin gereğini yerine getirmeyi koyuyor. Bu tercih Türk kadının niteliklerine farklı bir yorum yüklüyor: ‘‘İyi bir anne, vasat bir eş, cinselliği ertelemiş bir kadın.’’

MUTLULUĞUN SIRRI

‘‘Evliliğin bitmesi işletmenin iflas etmesi demek. Bir ekonomide hiçbir işletme iflas etmiyorsa orada korumacılık vardır.’’

Türkiye'de düne kadar boşanmalardaki azlığın nedenini oluşturan ‘korumacılık’ duygusunu Kara Harp Okulu öğretmenlerinden Yarbay Ramazan Aktaş'ın bu sözleri açığa çıkarıyor. Türk erkeklerinin büyük çoğunluğu evliliğin onuncu yılından sonra, uyum sağlayarak durumu değiştirmek istemiyor. Boşanma durumunda ise yüzde 75'i yeniden eşiyle evlenmek istiyor. Başkasıyla evlenmek isteyenlerin oranı sadece yüzde 6.5'da kalıyor. Yeniden eşiyle evlenmek isteyen kadınların oranı ise erkeklerden düşük. Kadınların yüzde 29'u boşandıkları zaman hiç evlenmemeyi tercih ediyorlar.

Kısacası ‘‘Birbirlerinin ihtiyaçlarını değerlendirip, birbirlerine yardım edenler, birbirlerini düşünenler, eşinin kimliğini kendininki kadar önemli tutan, O'nu olduğu gibi kabul edip değiştirmeye çalışmayanlar’’ birlikteliklerini sağlıklı bir şekilde yürütüyorlar. Sohbete son sözü koyan Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Öğretim Üyesi Doç.Dr. Aliye Mavili Aktaş, bir de mutluluk sırrı veriyor: ‘‘Çatışmanın kimden kaynaklandığını ayırt edip farkına vararak, kendi iç çatışmalarını karıştırmayıp nötr kalarak karşıdakinin sorununu çözmeye çalışmak evlilikleri mutluluğa götürür.’’

Aktaş, evliliğe yeni adım atacaklara da bir tavsiyede bulunuyor: ‘‘Bu işe daha bilinçli başlayın. Önce kendinizin farkına varın. Sonra karşınızdaki kişiden ne bekliyorsunuz, ne talep ediyorsunuz, nasıl bir rol üstleneceksiniz bunları sorgulayın. Ondan sonra süregiden ilişkide ne gibi sorunlar çıkıyor, kaynağı nedir, bunları düşünmeye başlayın. Çözümleyemediğiniz zaman da mutlaka ilgili meslek elemanlarına başvurun.’’

Samanlık artık seyran değil

Uzmanlar, özellikle büyük kentlerde boşanmaların artmasına rağmen evlenenlerin de sayıca ve oran olarak artarak devam etmesini, evlilik kurumunun toplumda fonksiyonel önemini hala korumasına bağlıyor. Uzmanlara göre kurum günahsız. Problemler kurumdan değil, kurumun içinde yaşayan kişilerin iletişim tarzından ortaya çıkıyor.

Doç.Dr. Aliye Mavili Aktaş, yeni çiftlerin artık ‘‘İki gönül bir olur, samanlık seyran olur’’ sözüne inanmadıklarını belirtirken, ekonomik krizin bile kurumun önemini yitirmesine engel olmadığını savunuyor. Aktaş'a göre kurum hala kadın için de, erkek için de duygusal, ekonomik, cinsel destek işlevini sürdürüyor. Aktaş, erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için evlendiği sonucuna rağmen, kurumun neslin devamı için evrensel ihtiyaçları da karşıladığını vurgularken ekliyor: ‘‘Bu evrensel ihtiyaçlar da kurumun varlığını devam ettiriyor. Kurum ebediyete kadar ayakta kalacak. Bizim görevimiz ise bu süreçte kurumun daha sağlıklı işlemesini sağlamak.’’

Araştırmayı kimler yaptı

Tabip Kıdemli Albay Prof.Dr. Ünsal Söylemezoğlu: Halen Gülhane Askeri Tıp Akademisi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanlığı'nda Öğretim Üyesi

Deniz Tabip Yüzbaşı Yıldıray Ermiş: Psikiatri uzmanı. Halen Gülhane Askeri Tıp Akademisi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Başkanlığı'nda çalışıyor.

Doç.Dr. Öğretmen Yarbay Ramazan Aktaş: Halen Kara Harp Okulu'nda görevli. Uzmanlık alanı finans yöneticiliği.

Doç.Dr. Aliye Mavili Aktaş: Halen Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu'nda Öğretim Üyesi

Gülnur Cesur: Gülhane Askeri Tıp Akademisi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Başkanlığı'nda sosyal hizmet uzmanı olarak görev yapıyor.



Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!