Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kapkaççılar tiyatroyu da vurdu

Kimine göre efsanevi bir tiyatro sanatçısı, kimine göre büyük bir tiyatro yönetmeni, kimine göre ‘Alf’...

Kimine göre ‘Yorgun Savaşçı’nın Binbaşı Nuri’si, kimine göre ‘3 Arkadaş’ın Artin’i, kimine göre ‘Dişi Kuş’un Cemil’i, kimine göre ise Yıldız Kenter’in kardeşi... Şimdilerde ise Sönmez Atasoy’un ibret ve kahkaha yüklü ‘Nasrettin Hoca’yla Bir Gün’ adlı oyununun İmad Hocaoğlu’su... O Müşfik Kenter... 8 Eylül 1932 İstanbul doğumlu Devlet Sanatçısı... Türkiye’de tiyatrocu olmanın bedelini ödeyenlerin en başında gelenlerden biri... Tüm çürümelere etiyle, canıyla, sesiyle direnen bir avuç aydından biri... Türk Tiyatrosu’nun anıt sanatçısı Müşfik Kenter ve 26 yıllık eşi, canı, dert ortağı Kadriye’siyle uzun uzun konuştuk. Sevgili okurlar, bu röportajı okuduktan sonra şöyle bir gözlerinizi kapatın, kendi kendinize düşünün. Kimleri dinliyorsunuz, kimleri izliyorsunuz, kimleri alkışlıyorsunuz şöyle bir gözden geçirin. Sonra elinizi vicdanınıza koyup, alkışlarınızla, oylarınızla kimleri nerelerden nerelere getirdiğinizi gözlerinizin önünde canlandırın. Vicdanınızda minicik bir sızlama duyduysanız tiyatronun yolunu tutun. Eşinizle, sevgilinizle, çocuğunuzla, torununuzla, mesai arkadaşlarınızla Kenter Tiyatrosu’nda Nasrettin Hoca’yla Bir Gün’ü seyredin. Oyunun bitiminde avuçlarınız patlatırcasına ayakta alkışlayın Müşfik Kenter’i, Kadriye Kenter’i ve tüm ekibi. Gün bugündür.

Sevgili Tufan Türenç’in yazısındaki ‘seyirci yokluğuna ağlayan tiyatrocu’ o mudur, yoksa Yıldız ablası mı?..

- Ağlamak çok doğal bir duygu, ben de ağlarım ama, sözü edilen tiyatrocu ben değilim. Ağlayanın Yıldız olduğunu tahmin ediyorum, ağlamışsa ağlamış, ne var bunda yani? Eskiden Kadıköy’den, Pendik’ten seyirci gelirdi bize, şimdi kimse gelmiyor. Tiyatronun önüne park ediyorlar, çıkınca bakıyorlar ki, arabaları çekilmiş. Bunlara bir de kapkaç olayları eklendi, tam çıkmaza girildi, bunlara çözüm arayan da yok. Şimdiki seyirci televizyona alıştı, değil dışarı çıkmak, evinin penceresine bile yanaşmıyor. Eskiden bayramlarda 4 de matine ekleyip 8 oyun oynardık, hepsi tıklım tıklım dolardı. Yılbaşlarında karaborsaya düşerdi biletler, ne kadar ağır oyun olursa olsun. Ses Tiyatrosu’nda Ionescu’yu 3 hafta diye ilan ettik, her yer dolu, salkım saçak oynadık.

PERDE KAPATMAK BİZE YAKIŞMAZ

Ne olacak Harbiye’deki Kenter Tiyatrosu adlı anıtın encamı?

- Tiyatroyu 1968’de yaptık, siz de yakın tanıklarından birisiniz o sıkıntılı günlerimizin. Zaten biz hiçbir zaman tiyatrodan para kazanmadık ki, maaşımı aldım o kadar. Son 5 yıldır bizler hiç para almıyoruz, öteki sanatçı arkadaşlarımızın maaşlarını ancak ödeyebiliyoruz. Bu arada çıkarmak zorunda kaldığımız arkadaşlarımızın kıdem tazminatlarını ödemek için tekrar kredi alındı bankadan, şimdi onlar da ödenecek. 450 küsur kişilik salonumuzda 3 seyirciye oynadığımız da oldu. Biz Muhsin Ertuğrul’dan böyle gördük, ne olursa olsun tiyatronun perdesi kapanmayacak. Ama kalorifer yakıtı alacak paramız olmadığı için çok soğuk, karlı günlerde oyunumuzu iptal etmek zorunda kaldık.

DOST BİLDİĞİMİZ TİYATROCULAR

Yılların Yıldız Abla’sıyla Müşfik Ağabey’in hallerini yakından görünce, ‘Değer mi bu yaşta bunca sıkıntıya, üzüntüye, satın gitsin’ diyesi geliyor insanın.

- Yener Bey, valla satılırsa satılsın artık. Satılmasına karşı değilim, bu yaştan sonra ne olacak? Ama yazık olur tabii, sizin dediğiniz gibi bir anıt orası. Böyle bir şeyi dünyanın başka bir yerinde yapsanız, sizi koyacak yer bulamazlar, burada kimsenin umurunda değil. Biliyor musunuz ki, dost bildiğimiz bazı tiyatro sahipleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ‘Bunların tiyatroları var, onlara yardım yapmayın’ demiş. Bakanlık en çok 40 milyar liraya kadar yardımda bulunuyor, onunla dekor vesaire giderleri karşılanıyor. Kadriye’yle benim Haliç Üniversitesi’ndeki öğretim üyeliği maaşımız dışında başka bir yerden kazancımız yok. Beni arada bir seslendirmeye çağırıyorlar, kimseye muhtaç olmadan durumumuzu idare ediyoruz. Biraz önce, neden hálá doçentlikte kaldığımı sordunuz. Mimar Sinan Üniversitesi’nde bizim branşta uçan kuşu profesör yaptılar ama, beni layık görmediler. Artık profesör olma yaşım da geçti, doçentlik de benim için büyük gurur.

Müşfik Kenter uzaktan biraz soğuk, biraz sert, hatta biraz kendini beğenmiş gibi gelir insana.

- Çocukken biraz yabaniydim, çok sokulmazdım insanlara. Çok konuşmazdım da, gerçekten çok sıkılganımdır aslında. Ortaokulda, lisede çok gülerdim, bu yüzden beni hep disiplin kuruluna verirlerdi. Konservatuvardaki ilk zamanlarımda kızlar korkardı benden. Rahmetli Cahit Külebi başmuavinimizdi, seneler sonra Ankara’da karşılaştığımızda, Kadriye’ye ‘Yahu korkmuyor musun bu adamdan? Benim ödüm patlardı konservatuarda, adama öyle bir bakardı ki’ dedi. Eskiden daha da az konuşurdum ama, hocalık yapmaya başladıktan sonra galiba biraz çenem düştü.

Sahnede de bir kez esaslı bir şekilde başıma geldi. Bu gülme konusu. 27 Mart’lardan birinde, sabah 11.00’de Darülaceze’ye ‘Çöl Faresi’ni oynuyoruz. Oyunda sahneye ilk ben giriyorum. Çıktım sahneye, baktım en ön sırada 7 kürklü hanım oturmuş, birinin elinde de dürbün var. Onları görür görmez başladım gülmeye, hem gülüyorum, hem oynuyorum. Sahneye çıkan her arkadaşım da benimle beraber gülüyor, 2 perde boyunca güldüm. Arada bir toparlıyorum, tam o sırada tek bacaklı bir adam önümden geçiyor. Yine sinirim bozuluyor, o kadar laçka oldum ki, hayatımda sahnede hiç o kadar gülmedim.

Hak ettiğim yerdeyim

Yıldız’ın gölgesinde kalıp kalmadığım gibi bir şeyi hayatımda düşünmedim. Nereye geldim, neredeyim, ben şunları yaptım demem ben. Herkes kendince hak ettiği yeri bulur, ben de hak ettiğim yerdeyim. En dürüst, en güzel, en iyi yerdeyim, bu bana yeter.

Şiir okurken abartma, palavra olmaz, ben bunları sevmiyorum. Şiir okumamda babamın büyük etkisi vardır. Babam Tevfik Fikret’in birkaç özel öğrencisinden biriymiş, bana ondan şiirler okurdu. O kadar düzgün güzel ve abartısız okurdu ki, tonlamaları hálá kulağımda.

İstanbul’daki derse kamyonla yetiştim

Müşfik Ağabey’in bir özelliği gerçekten dillere destandır.

- Vazgeçemediğim tek alışkanlığım dakiklik; hayatımda hiçbir yere geç kalmadım. Mimar Sinan’dayken ‘Müşfik Hoca ancak ölürse dersine gelmez’derlerdi. Diyelim ki turnedeyiz, sabah en erken uçakla gelip derse giriyorum. Karaman’da ‘Orhan Veli’yi oynadık, ertesi sabah dersim var, mutlaka dönmem lazım. O saatte ne tren var, ne otobüs; uçak zaten yok. Oyun biter bitmez dekoru hemen yüklettim, ‘İstanbul’a gidiyoruz, haydi’ dedim. Sabah 07.30’da Beşiktaş’ta kamyondan inip derse girdim. Hayatım boyunca kimse bana niye geç kaldın, niye ezberlemedin, niye çalışmadın diyemedi. Bunun aksi insan için utanç verici bir şey.

Sahnedeki muhabbetin oyunculukla ilgisi yok

- Şimdi stand-up denilen geyik muhabbeti modası var. Her şeyin bir devri olacak tabii ama, sanmıyorum uzun ömürlü olacaklarını. Cem Yılmaz’ı sahnede seyretmedim, sadece birkaç kez televizyonda gördüm. Onun ve onun gibilerin yaptığı, sahnede muhabbeti. Oyunculukla hiç ilgileri yok. Çocukçağız çıkıp aklına estiği gibi konuşuyor, kendince birtakım espriler yapıyor. Gelelim televizyonla ilgili sorularınıza. Ekranlarımızı süsleyen birçok spiker, sunucu, Kadriye’yi ve beni çok rahatsız ediyor. Bunun ukalalıkla, kendini beğenmişle ilgisi yok, biz bu işe ömrümü vermiş insanlarız.

Televizyondaki spikerlerin çoğunun vurgulamaları facia, lafların sonu havada kalıyor. Üniversitedeki öğrencilerimizden belli oluyor ki, Türkçe öğreten öğretmenlerimiz çok azalmış. Çocukların televizyonlardan, radyolardan öğrendikleri berbat Türkçeleri, çarpık tonlamaları düzeltmek bir işkence. Ekrandaki dizileri sordunuz, onlarda da insan yok ortada, o zaman da yanlış vurgular çıkıyor ortaya. Oyunculukta en önemli şey, insanı bulmak, insanı bulursanız zaten güzel konuşursunuz. Ama insanı bulamazsan o yaratık olur, tiyatronun temeli insan.

Oyuncu olmayı hiç düşünmedim

Müşfik Kenter de anasından oyuncu olarak doğmuş olmalı. Tıpkı Yıldız ablası gibi.

- Ben hayatta oyuncuyu olmayı düşünmedim, aslında hiçbir şey olmayı düşünmedim ya. Konservatuvara girmek gibi bir hayalim de yoktu; nasıl mı oldu? Allah rahmet eylesin, Agah Hün bizim apartmanda otururdu Cebeci’de. O beni çocuk tiyatrosuna aldı, orada ağaç, kütük rolleri filan oynadım. Yıldız öyle değil, o konservatuvara bilinçli girdi. Bir gün ağabeyim, ‘Oğlum, herkes giriyor konservatuvara, sen de girsene’ dedi. Gittim baktım, bir hafta varmış sınava. Yıldız’la çalıştık; girdim ve bir baktım ki kazanmışım. Kazandım ama beni almıyorlar, çünkü Atatürk Lisesi’ndeki başmuavinimiz Rüştü Bey, çok gülüyorum diye çok kötü bir iyi hal kağıdı göndermiş.

Sonunda Nurettin Sevin hocam bana kefil oldu da, kayıt yaptırabildim. Ertesi gün Varlık Yayınları’na o güne kadar çıkardıkları bütün kitapları ısmarladım. Haylazdım ama, çocukluğumdan beri hepimizde büyük bir okuma alışkanlığı vardı. Her gün sabaha karşı 3.00 te kalkardım, 07.30’a kadar ses temrini yapardım. Konservatuvara 13 kişi girdik, sonunda 3 kişi kaldık, biri Meral Gözendor’du. Düşünün, bütün konservatuvarda bizimle beraber toplam 8 kişi olmuştu. Devlet Tiyatrosu’nda 4 sezon çalıştım, 12 ayrı rolde oynadım, yani senede 3 rol. Ben öyle Allah vergisi gibi sözlere inanmam, insan çalışırsa olur, ben gerçekten çok çalıştım, hálá da çalışıyorum.

Basketbolla oyunculuğun ortak yanı: Zamanlama

Bizim bir özürlü oğlumuz var, Mahmut Naci için Datça’ya gidiyoruz. Doktorlar yüzmesi gerektiğini söylediği için orada yaptırdığımız evimizde kalıyoruz, 3 ay kadar. Onu yüzdürüyoruz, dolaştırıyoruz, yürütüyoruz.

Konservatuvarda okurken Ankaragücü ve Gençlerbirliği’nde lisanslı olarak basketbol oynadım. Ankara şampiyonu olduğumuzda ben takımın pivotuydum. Basketbol, oyunculuğa da çok şey katar, çünkü her ikisi de zamanlama üzerine kuruludur. Ayrıca, bütün kasları çalıştırdığı için fiziğiniz de güçlü olur.

YARIN: Hamlet’i tanımayan öğrenciler
X