"Nil Karaibrahimgil" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nil Karaibrahimgil" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nil Karaibrahimgil

Kanyon saat 9:00

Hepimizin bir günü dilim dilim. Şu şu saatler arası, kahvaltı. Şu saatte iş. Şu saatte şurda, bu bu saat arası burda olma.

Arkadaşımla şu ara buluşma. Ve en nihayet uyku. Bunlar, farkında olmadan, kurulu saatler imparatorluğunda yaşamamıza sebep oluyor.
Bunlar dışına düştüğümüzde, misal bir sabah çok erken kalktığımızda ya da bir yerde planladığımızın sekiz katı kaldığımızda başka bir boyutuyla yaşıyoruz hayatı. Zamanı esneterek, daha önce görmediğimiz şeyler görmeye başlıyoruz.
Sabaha karşı 5’te uyandığımızda, bir restoranda iki saat daha oturduğumuzda ya da sokaklarda gezme saati gelmeden sokakta olduğumuzda, başka düşünceler ziyaret etmeye başlıyor bizi.Ve hayatımızı daha önce bakmadığımız bir zaman diliminden izliyoruz.
Kendimize hazırlayıp içinde rahat ettiğimiz bu rutinlerle dolu, planlarla ve koşturmacalarla dolu ritmin rahatlığından çıkıp, aksak zaman ritminde duymaya başlıyoruz şarkıyı.

Benim de o çarşamba günü, bütün insanlar gibi ‘bir plan’ım vardı. Sabah saat 7’de spora gidecek, oradan çıkışta 10 gibi Kanyon’da küçük kuzenlerimle kahvaltı edecektim. Zaman planların dışına çıktı ve ben saat 9’da kendimi Kanyon’da buldum. Sabah 9’da Kanyon beni beklemiyordu. Henüz hazırlanmamış, dükkanlarını açmamış, rüzgarı esmeye başlamamıştı. Sanki harala gürele kurulan bir film setindeydim, sahne arkasındaydım.
Günlük hayatın
koşturmacasında koşup yukarı kahve alırken ya da bir kulağımızda telefon, sinemaya yetişirken bize görünmeyen insanlar vardı etrafta. Başı boneli temizlikçiler, süpürgelerinin yanında yere çöküp sigara içen iki adam, bomboş bir dükkanda CD’lerin tozunu alan başka biri, dükkanı açmak için yukarı telaşla çıkan anahtarları şıngırdayan mini etekli kadın. Hiçbiri beni beklemiyordu. Görmüyordu da. Bizden olmayan biri. Şu saatte burda. Hayret...

Koştura koştura son moda ne çıkmış diye ışıl ışıl kapılarından içeri girdiğimiz dükkanlar, birer sönük elbise askısı. Kafeler, restoranlar kimse oturmayınca sessiz birer oda.
Kitapçılar... Kitapçılarda duralım. Kendimi bir kez daha tanıdım. Böyle apaçıkta yalnız kaldığımda, kendimi ilk kitapçılara atmaya çalışıyorum. Demek kendimi dünyanın neresinde olursam olayım, en güvende hissettiğim yerler oralar.
Kitapların ve müziğin olduğu yer ilk rahat edilen yer, ikinci de çayın kahvenin olduğu. Diğerleri sanki senden bir şey bekliyor da, bu iki yer seni olduğun gibi kucaklayacak, hiç soru sormayacak bir arkadaş gibi.

Derken saat 10’u vurdu. Her şey kabak oldu ya da at arabası oldu (bunu sonra tartışırız). Her yer açıldı ve ben de görünür oldum. Boş bir alışveriş merkezinde fotoğraflar çeken bir hayaletten, etten kemikten insana dönüştüm.
Üstelik o sırada Twitter’dan bana mesaj atan birinin dediği gibi de ‘kısa boylu’ydum.

X