GeriKampüs Yoksunluk, erkeklik ve suç üzerine… Bozkır, Kampüs’te!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yoksunluk, erkeklik ve suç üzerine… Bozkır, Kampüs’te!

Yoksunluk, erkeklik ve suç üzerine… Bozkır, Kampüs’te!

Son dönemde oldukça başarılı işlere imza atılan dijital platformlardan BluTV’nin yeni fenomeni olmaya aday polisiye dizisi Bozkır’ı, yönetmen Bahadır İnce (B.İ), senarist Levent Cantek (L.C), başrol oyuncuları Yiğit Özşener (Y.Ö) ve Ekin Koç (E.K)’la konuştuk. İlk bölümü 30 Kasım’da yayınlanacak dizi, şimdi Hürriyet Kampüs sayfalarında…

Aslında kurmacanın tüm türleriyle yakın ilişkinizden ama özellikle polisiye, çizgi roman tutkunuzdan haberdarız. Türkiye’de son dönem edebiyat ve sinema eserlerinde polisiyenin yükselişinden söz etmek mümkün mü, sebeplerini nasıl açıklarsınız?

L.C: Doğrusu ben öyle büyük bir yükseliş olduğunu düşünmüyorum. Hele Batı’yla kıyaslarsak “tür” olarak bir devamlılığı yok polisiyemizin. İşler başarılı olursa, arkası gelir, takipçisini de yazarını da çoğaltır diyelim.

Dizinin ilk teaser’ında adalet kavramını sorguladığınız bir diyalog dikkat çekiyor. “Adalet zamanın kölesidir.” Dizinin peşine düştüğü asıl mesele adalet kavramının sorgulanması demek mümkün mü? Nedir dizi hikayesinin temel motivasyonu?

L.C: Bozkırı bir memleket nüvesi olarak görüyorum. Polisiye bir hikâyeyi temel alarak pek anlatılmadığını düşündüğüm bir aurayı resmetmek istedim. Bozkır, harareti, rutini, iştahı, erkekliği, şeditliği ve yoksunluğuyla suç hikâyeleri için verimli bir alan oluşturuyor bence.

1997 yılından bu yana aktif olarak sektörün içindesiniz. Tüm bu süreç boyunca sette pratiklerinin değiştiğini gözlemlediğiniz durumlardan bahsedebilir miyiz? Sinema - TV endüstrisinin 20 yıllık dönüşümünü üreten tarafta olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

B.İ: Benim de şahitlik ettiğim sinema TV sektörünün son 20 yılı, Türk Sinema tarihinin ve hatta dünya endüstrisinin en hızlı ilerlediği, yeniliklerin çok daha hızla hayatımıza girdiği bir dönemdi. Kendi yağında kavrulan kapalı bir sektörden, dünyanın dört bir yanına dizi ihraç eden, Emmy kazanacak kadar yüksek kalitede işler üreten, ülke ekonomisine ciddi katkıları olan bir aktöre dönüştü sektörümüz. Dünya kalitesinde işler üretmek bizi teknik olarak da yenilikleri takip etmeye ve öğrenip hızla adapte olmaya zorladı. Çünkü izleyici de değişti. Sadece biz değil onlar da dünyayı takip ediyorlar ve o standartlarda işler talep ediyorlar. Sosyal medyanın, internetin, dijital platformların yani her şeye kolay ulaşmanın sonuçları bunlar. Bunun şöyle katkıları oldu; eğitimli, sektörü, dünyayı yakından takip eden, vizyonu çok daha geniş gençler var artık setlerde. Kullandığımız ekipmanların dünya setlerinde kullanılanlardan bir farkı yok. Yaptığımız işleri dünyanın bir ucundaki insanlar ve sektör aktörleri izliyor. Bu sektörümüzün büyük bir başarısıdır. Ama ne yazık ki bunun getirdiği bazı zorlayıcı durumlar da oldu. Bu kadar içerik üretmek içeriğin aynı anda tüketilmesine ve hikaye sıkıntısı yaşamamıza neden oldu. Uzakdoğu’dan içerik adapte etmemiz ya da dünyada tutmuş işleri yerelleştirmemiz hep bu nedenle. Bir de dizi sürelerinin uzunluğu var tabii. Biz global düşünüp yerel koşullara göre çalışıyoruz hala. 150 dakika bir bölümü kaliteden ödün vermeden maksimum altı günde çekiyoruz. İçerik ve uzun çalışma saatleri gibi konuları da halledersek sektörümüzün çok daha iyi noktalara geleceğine eminim. Bu noktada neyse ki dijital platformlar var da nefes almamızı sağlıyorlar.

Yoksunluk, erkeklik ve suç üzerine… Bozkır, Kampüs’te
 

Televizyona yapılan işlerde süre çok daha uzun olduğu için hikayenin, karakterlerin derdini anlatmak adına daha geniş alanda top çevirmek mümkün. Bu anlamda kısa sürede bu tip ihtiyaçları karşılamak, hem de zamana karşı yarışılan bir hikayeyi işlerken, zor olmadı mı?

B.İ: Aslında zor olan çok daha kısa şekilde tadını bozmadan anlatabileceğin bir hikayeyi bazı nedenlerden ötürü uzatıp, tadını kaçırıp 150 dakikaya çıkarabilmek. Senaristinden yönetmenine, oyuncusundan yapımcısına hepimizi en çok ve belki de en fazla yoran mesele bu dizi süreleri. Tam da dediğiniz gibi top çevirmek, anlamsız bakışmalar kullanmak zorundayız 150 dakikayı doldurabilmek için. Bu sürelerde yazmak da, oynamak da, çekmek de çok zor. Ama dijital platform için bir işe girdiğinizde o hikayenin başını, evrilişini ve bitişini en başından görüyorsunuz. Biliyorsunuz ki hikaye de üretenler de yorulmayacak. Her sahne mümkün olduğu kadar hikayeye hizmet etmek için var. Bölüm süreleri kısa olduğu için de üretmek ve tüketmek de çok kolay. Elbette izlenme, beğenilme kaygınız var ama bu her sabah reyting olarak başınızda bir balyoz gibi beklemiyor. Öte yandan televizyonda olduğunuzdan çok daha cesur ve özgürsünüz. Özellikle oyuncu ve yönetmen için müthiş bir fırsat bu. Bu saydığım nedenlerden dolayı ben çok mutlu çalıştım BluTV için yaptığımız Bozkır’da. Yaptığım pek çok uzun işten çok daha fazlasını anlatabildiğimi düşünüyorum. 

L.C: Televizyondaki sözünü ettiğiniz muğlaklık estetik bir tercih değil de şartlara göre şekillenen, zorunluluktan kaynaklanan bir ara çözüm. O bakımdan bana zor gibi gelmedi, aksine istediğim bir şeydi. Başlayıp biten bir iş yazmayı arzuluyordum. Senaryo, dizi çekimleri başlamadan iki ay önce kesin olarak bitmişti.

Öncelikle yeni dizi, yeni heyecan, başarılar… Karakterlerinizi bir de sizden dinlemek isteriz. Senaryoyu ve karakterin hikayesini okuduğunuzda neler hissettiniz ve canlandırdığınız karaktere hazırlanırken sizin için en dikkat çekici özellikleri nelerdi?

Y.Ö: Seyfi Amir cinayet büroda başkomiser. Mesleğinde oldukça deneyimli. Kendisiyle aslında büyük şehrin hengamesinde, büyük şehre has çetrefilli olaylarla karşılaşmamız gerekirken küçük bir Anadolu kasabasında veya küçük bir Orta Anadolu ilçesinde karşılaşıyoruz. Bunun da Seyfi Amir’e has özel bir nedeni var. İlk karşılaştığımızda yorgun, bırakmış, hassas, hayatındaki talihsizliklerin içinden çıkamayan biri. Hele başına gelen çok can acıtıcı bir talihsizlik Bozkır macerası süresince onu yakasından, paçasından çok çekiyor ama geri dönüşü yok.

Hazırlanırken benim için karakterin tüm yaşamış ve tecrübesine rağmen bırakmışlığı, teslimiyeti, çaresizliği, bir nevi zamanı geri sarma arzusu çok önemliydi. Hele zamanın oldukça ağır aktığı, etrafta insan yapısı olan her şeyin yaşamı, canlılığı değil ölümü çağrıştırdığı bir yerde.

E.K: Senaryoyu suç/drama kategorisinde özellikle yurtdışı menşeli yapımlardan aşina olduğumuz şablonu Türkiye'nin toplumsal yapısını ve sorunlarını da göz önünde bulundurarak uyarlamasından dolayı başarılı buldum. Okurken hikayenin yavaş yavaş sizi içine çektiğini ve bir sonraki bölüme devam etmeden yarım kalmışlık duygusunun peşinizi bırakmayacağını hissediyorsunuz. Benim canlandırdığım Nuri Pamir karakteri taşrada doğup büyümüş, nitelikli bir eğitim hayatından yoksun, işinde tecrübesiz fakat bunlarla birlikte geldiği yerdeki insanları ve ilişkileri gözlemlemiş, kendince sorgulayan ve peşine düşen, toyluğun verdiği acelecilikle daha iyisini yapmak için yanıp tutuşan genç bir polis. Nuri'nin bilhassa Seyfi'nin yanında ortaya çıkan sabırsızlığı, lafazanlığı ve olaylara sezgisel yaklaşımı dikkat çeken özellikleri diyebilirim.

 

Afişte avlamaya çalıştığınız bir balina görüyoruz. Herkesin farklı bir çıkarımda bulunduğu bu metaforu siz nasıl yorumluyorsunuz?

Y.Ö:
Görünenin ötesiyle alakalı. Deneyimle… Oltaya gelenin basit bir balık olmadığını…anlamakla… Oltaya hemen asılmamakla… Balığı kaçırmamakla… Seyfi Amir’de o tecrübe var. Kendisini o an görünene kaptırmıyor ya da o an elinde olanla hemen sevinmiyor, hemen sonuca da varmıyor… Dinleyen, gözlemleyen, bekleyebilen biri… Bu da dediğim gibi senelerin tecrübesi.

E.K: Balinanın neyi temsil ettiği izledikten sonra anlaşılacak. Ben zaten bağlamını bildiğim için yorumlamama da gerek kalmadı. 

Daha önce televizyona birçok iş yaptınız. Bu kez dijital bir platformda, BluTV’de karşımıza çıkıyorsunuz. İki mecra arasındaki en belirgin farklar nedir sizce?

B.İ: Dijital platforma iş yapmanın farklılıklarına az önce değinmiştim ama eklemek gerekirse, hikaye en büyük farklılıktı. Çünkü Bozkır, geleneksel kanallarda göremeyeceğimiz kadar cesur bir iş. Elbette televizyonda da artık daha cesur işler görüyoruz. Ama sevgili arkadaşım Levent Cantek çok güzel çok da iddialı bir dünya kurmuştu. Hani tam dijitallik denir ya, öyle işte. Ben de bu dünyayı realize ederken kamera ve ışık kullanımı anlamında sinema estetiğine yakın görseller hayal ettim. Sağolsun hem yapımcımız Fatih Enes Ömeroğlu hem de BluTV bu konuda arkamızda oldu, bizi destekledi. Ortaya hepimizin içine sinen bir iş çıktı. Bozkır bu işte emeği olan herkesin inanarak katıldığı ve harika iş çıkardığı bir proje.

L.C: Dijital televizyona göre daha yeni ve özgür bir alan. Başı sonu belli işler yazıyorsunuz. Zahmetli ve heyecan verici kısmı, dijital işlerin nasıl üretileceğini yeni öğreniyor olmamızla ilgili. Senarist, yönetmen, müzisyen, yapımcı ve oyuncular, hatta kanalın kendisi “arıyor” ve aramak zorunda. Televizyona nazaran hazır reçeteler yok elimizde. Ama şunu biliyoruz, bütün dünya dijitalde üretilen ve yaygınlaşan işleri konuşuyor. Bizde de öyle olacak. 

Y.Ö: Başı sonu belli, bölüm süreleri insanız ya bizim algımıza daha uygun, nereye gittiği belli iş yapmak keyifli. Ama yeterli değil. Bir şeylerin başında olduğumuzu görüyorum. Bu tip işlerin hikaye anlatma becerimize katkıda bulunmasını, bildiklerimizi veya bildiğimizi sandığımız şeyleri gözden geçirmemize sebep olmasını temenni ediyorum. Denediğimiz, deneme fırsatımız olduğu sürece de hepimiz bunu anlayacağız. BOZKIR mesela, 10 bölümü birleştirirsek uzun bir film gibi… Değişen bir şey yok. Aksine sonunun nereye varacağı belli olmayan bir işe göre avantajlı bir durum. Bu koşulda üretirken farklı bir alışkanlık geliştirmek gerekiyor. Belki de asıl olması gerekeni, gömülü olan yerinde bulup çıkarmak. Onu öğrenmek… Özenti, öykünen –özellikle ecnebiyi kastediyorum kaynak olarak- yapım şeklinden bahsetmiyorum. Ecnebiden görsel olarak hikayeyi anlatmak konusunda güzel görüntüyle kısıtlı kalmamak üzere alacağımız çok şey var. Bunu gerçekten üzerine çalışılacak bir şey olarak görürsek tabii… Yoksa eski alışkanlıklarla “zaten biliyoruz ne ola ki?” dediğimizde geçmiş olsun. Yeniliklerin eski alışkanlıklarla gerçekleştirilemeyeceğine inanıyorum. En azından tekrarlanabilir ve sürekli olmaz. Göz boyamadır o…

Koşullar diyebilirsiniz… Koşullar uygun mu böyle işler denemeye, bunları hayata geçirmeye? Tabii ki hayır. Tabii ki eksik. O zaman topluca işi bırakalım derim. Başka bir meslek edinelim… Oysa dijital ortam çok yeni beyinlerin kıvrakça girip kendilerine yer açmalarına müsait.

E.K: Çoğunlukla TV'ye iş yaptığım doğru fakat dijital platforma ilk kez iş yapmıyorum. BluTV ile daha önce “7YÜZ” adlı projede yollarımız kesişmişti. İki mecra arasındaki en temel fark tabii ki dizi süreleri. Onun dışında internetin yaratıcı işler için nispeten daha özgür bir ortam sunması da büyük bir etken. Elbette ortaya kaliteli işlerin çıkması için yalnızca bunlar yeterli değil. Halkın gösterdiği taleple doğru orantılı geliştiğini de unutmamak gerek. 

Yoksunluk, erkeklik ve suç üzerine… Bozkır, Kampüs’te

 

Sette şimdiden sizde iz bırakan bir anıdan bahsedebilir miyiz?

B.İ: Soğuk, çok soğuk diyebilirim. Çekimleri Eskişehir’de gerçekleştirdik. Malum dizinin adı Bozkır olunca bol bol bozkır çekmek istiyor insan. Ama özellikle son haftalarda çekmememiz için elinden geleni yaptı soğuk hava. Sahnelerimizin neredeyse yarısı dış çekimdi. Gündüzleri de zorladı bizi ama gece çekimlerinde tüm ekip donduk resmen. Fragmanları izlerken hala üşüyorum.

Y.Ö: Çok farklı anlar yaşandı tabii ama belirgin bir anım yok. Sadece bir his. “İyi ki böyle bir fırsat yakalamışım” diyorum. Benim için de çok eğitici bir süreç oldu. Ne yaptığını, nereye gitmeye çalıştığını bilen oyuncular ve ekiple çalışmak çok keyifli. Hele bunu herkesin gözünde görmek insanın mesleğine daha bir sarılmasına neden oluyor. Bu bir geçiş süreci sanırım. Burada da öğreneceklerimiz var. Daha da fazla denemeliyiz. Ama tecrübe biriktirerek ve tecrübeyi değerlendirerek. 

E.K: Setin son zamanlarında pavyona baskın sahnesini çekiyorduk. Ben dışarıdaki monitörün yanında yönetmenle otururken yüksek sesle müzik açmış bir araç çekim yaptığımız evin önüne doğru gelip kısa bir süre sonra tozu dumana katarak uzaklaştı. Ben şaşırdım tabii. Setten kimse çekim sırasında arabadan müzik açıp gazı kökleyerek gezmez. Bizim ekipten mi diye sordum. Yok dediler. Onlar müşteri. Sonradan öğrendim ki çekim yaptığımız ev gerçekten de pavyonmuş. Gelenler de hayal kırıklığıyla dükkanın kapalı olduğunu gören müşteriler. Bu uzak ve sevimsiz yere kim niye gelir ki diye düşünmüştüm. Bozkırın ortasında terkedilmiş gibi duran bir gecekondu evi. Fakat aynı zamanda da birçok insanın kaçış yeri... Bir an için kendimi ne kadar yabancı hissettiğimi hatırlıyorum. Halbuki sonra fark ettim, tam da bu insanların hikayesini çekiyorduk. 

 

Röportaj: Erkmen Özbıçakçı, Özge Yağmur

Yorumları Göster
Yorumları Gizle