Yonca Tokbaş - Kelebek
Yonca Tokbaş - Kelebek
Yonca Tokbaş - KelebekYazarın Tüm Yazıları

Kalbim Datça’da kaldı

Birkaç hafta önce evden kaçtım.

Haberin Devamı

Hayatımda ilk defa böyle göstere göstere evden kaçtım. Evden kastım Yalıkavak tabii. Orası benim evim, yuvam.
Hani eve yakın ama evden uzak, kolay gidilebilir bir yer olsun, araba maraba ihtiyacım olmasın istedim.
Karşı kıyıya bakıyordum; “Tamam ya, Datça, Datça’ya gidiyorum!” dedim ve dedikten tam 15 dakika sonra kendimi Bodrum-Datça feribotunda buldum.
Şipşak karar vermişim.
Yola çıkarken ne nerede kalacağıma dair bir fikrim vardı ne de ne yapacağıma dair.
Tek derdim, başladığım kitabı kafamı dinleyerek bitirip dönmekti.
Detayını buraya çok yazmayacağım, onu kitapta anlattım zaten; ama tamamen tesadüfi bir şekilde kendimi Datça Türk Evi’nde buldum.
Datça Türk Evi Butik Otel’de. Ama otel demeye de dilim varmıyor ki! Sadece yedi odalı kocaman bir ev. Evde buldum kendimi, evimdeydim sanki.
Sahibi Ferda Hanım’ın yaptığı yemekleri mi anlatsam, Ceyhun ve Sezai’nin samimi servisini mi, yer olmamasına rağmen yer var sandığı için benim bir şekilde yanlışlıkla orayı bulmama neden olan Zübeyde Hanım’ın şekerliğini mi, Derya’nın her daim güler yüzünü mü...
Hangi birini anlatsam bilemiyorum ki!
Evin bahçesinin güzelliğini mi, her sabah yediğim 26 zeytini mi, yoksa közlenmiş kırmızıbiberin özel sosunu mu...
Yazarken şu an yine canım çekiyor düşünün.
Datça çok acayip bir yer. İnsanın olduğu gibi olabildiği, kalabildiği bir yer.
Kafana göre takılabildiğin, doğaya ve denize bakarak çıldırabildiğin bir yer. Gece durduk yerde denize girebildiğin, her yere bir sırt çantası ile gidip takılabildiğin bir yer.
Canım çekince Türk Evi’nden çıkıp, 200 metre yürüyüp Ilıca plajında dünyanın en güzel müziklerini çalan Cities’in önünden denize girdim.
Bir 2.5 km sola doğru yürüyüp Kargı’da, Yeşim Bar’da ördeklerle beraber gün geçirip saatlerce yüzdüm ve yazdım.
Bir kere gökten inen sürprizimle beraber Kargı’ya gelmeden daha, keçiboynuzu ağacının altına eşyalarımı bırakıp 53 dakika gidebildiğim kadar uzağa yüzdüm.
Sahilde Emek Restoran’da Seyyar Abla’nın taze yemeklerine, bademli tatlısına gönlümü verdim. Tam Fok Badem’in önünden yürüyerek geçerken her sabah her akşam gördüğüm Art Cafe’nin sahipleriyle tesadüfen denize akan tatlı suyun içinde sohbet ettim.
Üç günde neredeyse bütün Datça’yla akraba oldum, geldim.
Datça Türk Evi’nde geçirdiğim her saniyem mucize gibiydi. Orası mucizeleri de ayağıma getirdi.
Ne biçim duygularla gittim, ne başka duygularla döndüm.
Hamakta hayaller kurdum.
Hiçbir yere gitmiyor gibi dursa da cennetin kapısına çıktığına inandığım merdivende oturup o güzelim bahçeye gülümsedim.
Badem yedim yedim yedim...
Hayatımda kendime armağan ettiğim hiçbir kaçamak bu kadar tatlı olmamıştı.
Arada bir, evden kaçmayı alışkanlık haline getirmeye karar verdim.
Size de tavsiye ederim.
Yonca
“badem”

Yazarın Tüm Yazıları