Teknoloji Haberleri

TEKNOLOJİ

    Kafanızı kurcalayan soru kalmasın!

    Hürriyet Haber
    17.10.2015 - 16:51 | Son Güncelleme:

    Neden beş parmağımız var? Ölü taklidi yaparak köpekbalığı saldırısından kurtulma ihtimalimiz var mı? Bir gökdelenin boyunu nasıl ölçebilirim? Tavşanlar neden zıplar? Daha hızlı yüzmemizi sağlayacak mayo yapılamıyor mu? Kahverengi ve beyaz şeker arasındaki fark nedir? İşte bilim dünyasının ışık tuttuğu ve çok sorulan o soruların yanıtları...

    Soru: Elinde metal detektörüyle gezenler hiç define buluyor mu?

    CEVAP: KIRK YILIN BAŞINDA BİR

    1975’te Morton Leventhal adlı, metal detektörlü bir hobi definecisi bir Roma eserine rastlayınca The New York Times’ın manşetine çıktı. Wall Street’te borsacı olan Leventhal, İsrail’de Ürdün Nehri’ne bakan bir tarlayı tarıyordu ki Metrotech marka detektörü ötmeye başladı. Hemen bıçağını çıkarıp toprağı eşeleyen Leventhal, Roma imparatoru Hadrian’ın ikinci yüzyıldan kalma, gerçek ölçülerdeki bronz heykelini ortaya çıkardı. Bu parça o denli kıymetliydi ki şu anda Kudüs’teki İsrail Müzesi’nde sergileniyor.

    Bunun gibi olaylar 1970 sonunda başlayıp 1980’lerde devam eden metal saptama furyasını tetikledi. Dönemin “definecileri” teknolojideki büyük bir sıçramanın faydasını gördüler. VLF, yani çok düşük frekans detektörleri önceki modellere kıyasla toprağa daha iyi nüfuz ediyordu. Hatta amatör defineciler gömü bulmada o denli ustalaştı ki, profesyonel arkeologlar onları eski savaş meydanlarında ve tarihi sitelerde arama yapmaları için bugün bile işe alıyor.

    Fakat bu becerileri biraz abartılmış olabilir. Amatörler gerçekten de arada bir değerli bir şeyler buluyor. Haziran 2012’de Demir Çağı’ndan kalma Kelt sikkeleri, birkaç ay sonra Roma sikkeleri. Fakat bu, emekliliğe hazırlanmak için iyi bir yol değil. 1990’larda İngiltere’de amatör defineciler arasında yapılan bir araştırma, en iyi definecilerin yılda ortalama 13 eşya bulduğunu gösteriyor.

    Finlandiya’daki Helsinki Üniversitesi’nde müzeci olan Suzie Thomas, “Milyonlarca dolar değerinde bir nesne bulmak inanılmaz derecede düşük bir olasılık,” diyor. Çoğu definecinin bu işi sırf zevk için yaptığını da ekliyor. “Eğer zengin olmak için bu işe girdiyseniz muhtemelen bir iki ay sonra vazgeçersiniz.”

    Hipnoz insanı öldürebilir mi?

    HAYIR AMA ÇOOOOOOOOOK UYKUSUNU GETİREBİLİR

    Tıp literatüründe hipnoz ile ilişkili ilk ölüm vakası 1894’te kayda geçirildi. Bir Macar kontunun kuzeni olan Ella Salamon transa sokulmuştu ve derken, orada hazır bulunan bir doktorun deyişiyle “boğuk bir çığlık atıp sandalyesinden düştü.” Dönemin ünlü psikiyatristi Richard von Krafft-Ebing “Hipnozda öldüğü şüphe götürmez, ama hipnoz yüzünden ölüp ölmediği tartışmaya açık,” diye yazmıştı.

    O günden beri ara sıra hipnozla ilişkili ölüm ya da psikiyatrik hasar vakaları ara sıra görüldü. 1979’da bir sahne hipnozcusu genç bir İsrailli anneden çocukluğuna, Nazi’lerden saklandığı yıllara dönmesini istedi. Kadın daha sonraları, yeni keşfettiği anılarının ona yıllar boyu sıkıntı verdiğini söyledi. Transın kini süjeleri uyuşuk ya da intihara meyilli hale getirdiğini söyleyenler de var. Fakat bu vakalar sistematik olmayan verilerden ibaret. Araştırmalar gösteriyor ki hipnozun olumsuz yan etkileri genelde hafif.

    1970’lerde Fresno’daki California Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacılar 209 lisans öğrencisini hipnotize ederek riskleri araştırdılar. Birkaçında baş ağrısı ya da baş dönmesi görülürken, içlerinden 25’i kendilerini sarhoş ya da uyuşuk hissettiklerini rapor etti ki, ders dinleyen ya da sınava giren öğrencilerin durumundan pek de farklı değildi bu. “Hipnoz kendi başına tehlikeli değildir,” diyor psikolog Bruce N. Eimer. Bir terapi aracı olabilir, ama tüm araçlar gibi, yetkisiz kişilerin elinde ya da uygun kullanılmadığında zarar verebilir. “Bir masaj terapisti, osteoporoz hastası 84 yaşında birine akubası (aküpresür) uygular mı?” diye soruyor Eimer. Muhtemelen uygulamaz. Benzer biçimde, bir klinisyenin de hastaya psikolojik bakımdan kırılgan olup olmadığını belirlemeden hipnoz uygulaması pek akıllıca değil.

    Neden beş parmağımız var?

    Tüm kara omurgalıları, dört bacaklı olup her bacağında beş ayak parmağı bulunan ortak bir atadan gelmekte. Bazı türlerde daha sonra bu parmaklar toynaklara dönüştü, bazıları da evrim sürecinde bu uzuvlarını tamamen yitirdi. Memeliler, kuşlar, sürüngenler ve amfibilerin soy ağacı geriye doğru takip edildiğinde, 340 milyon yıl önce yaşamış olan beş parmaklı bir ataya uzanıyor.

    Bu tarihten önce altı, yedi ve hatta sekiz parmaklı canlıların olduğu bilinmekte. Ama hepsinin soyları, 360 milyon yıl önce yaşanan Devonyen devrinde tükendi. Bunların çoğu suda yaşayan türlerdi. Fosil kayıtları, kaburgalarının güçlü bir yapıya sahip olmadığını, bu nedenle ciğerlerinin kara yaşamına uyum sağlayacak şekilde gelişemediğini söylüyor. Bu devirde neden böyle geniş çaplı bir tükeniş yaşandığı bilinmemekte. Fakat mercan resiflerinin azaldığı, buna bağlı olarak da sığ sulardaki oksijen seviyesinin düştüğü tahmin ediliyor. Bu durumun, bazı balıkları derin sularda yaşamaya mecbur bıraktığı, bazı türleri de karaya çıkmaya zorladığı düşünülüyor.

    Ölü taklidi yaparak köpekbalığı saldırısından kurtulma ihtimalimiz var mı?

    Aslında köpekbalığı saldırısı sık rastlanan bir durum değil. Köpekbalıkları aç olmadıkları sürece insanlara saldırmıyorlar. Hatta aç olsalar bile insanlarla beslenmeyi tercih ettikleri söylenemez. Yani bizim için korktuğumuz kadar büyük bir tehlike değiller. Sivrisinekler onlardan daha tehlikeli çünkü çok daha fazla insanın ölümüne sebep oluyorlar.

    Yine de kimi zaman, özellikle açık denizlerde gerçekleşen köpekbalığı saldırıları haberlerine denk geliyoruz.

    Köpekbalıkları, insanlara yakınlaştıkları zaman bunu genelde meraktan yapıyorlar. Ama sizi yemek isteselerdi bile üzerinize saldırıp parçalamazlardı. Sığ sularda beslenmek istediklerinde, çok da ölümcül olmayan bir ısırık alıp hemen oradan uzaklaşıyorlar. Bir de avlarına sürü halinde ve gizlice sokulup plan yaparak saldırdıkları zamanlar var. Bu sadece derin sularda gerçekleşen bir durum. Yine de diyelim ki bir köpekbalığını size saldırmak üzereyken gördünüz. Böyle bir durumda hareketsiz kalıp ölü taklidi yapmak hiçbir işe yaramaz.

    Çünkü köpekbalıkları kovalamacayı sevmiyor. En hareketsiz av, en savunmasız olan anlamına gelmekte. Daha fazla enerji harcayıp kaçan bir avın peşinde gitmektense hareketsiz olanı tercih ediyor. Böyle bir durumda kurtulmak için en güçlü şansınız, burnuna sert bir yumruk atmak olabilir. Bu darbe onu şaşırtıp donakalmasını sağlayabileceği gibi, korkup kaçmasına da sebep oluyor.

    Bir Gökdelenin Boyunu Nasıl Ölçebilirim?

    Uzun yapıların boyunu ölçmek için birden fazla yöntem mevcut. Bulunduğu yerin fiziksel koşullarına göre farklı yöntemler kullanılabiliyor. Aynı yöntemlerle, ağaçların ya da dağların yüksekliği de ölçülebilir.

    Uzun yapı düz bir alandaysa, en kolay yöntem gölgesini ölçmek. Bunun için tabii gölgelerin en uzun olduğu sabah ya da akşam saatlerini tercih etmek gerekiyor. Gölgenin, yapıyla aynı uzunluğa eriştiğine emin olmak için basit bir sopayı toprağa dikerek sopa üstünde ölçüm yapabilirsiniz. Sopa ve gölgesinin uzunluğu eşitlendiğinde, yapının gölgesi de uzunluğunun tam değerini verecektir.

    Bir diğer yöntemse bir iletki ve kalın bir pipet kullanarak hesap yapmak. Pipeti iletkiye 45 derecelik açı oluşturacak şekilde bantlayın ve iletkinin düz kısmını ufuk çizgisinin üstüne oturacak şekilde tutun. Bu durumdayken pipetin ucu gözünüze doğru bakıyor olacak. İletkinin yüksekliğini koruyup aynı zamanda pipetten bakarak, uzun yapıya yüzünüzü dönün ve pipetin içinden yapının en tepesini görene dek dümdüz yürüyün. Tepeyi gördüğünüzde bu yapıyla aranızda oluşan mesafe yüksekliğine eşit olur.

    Buzdolabını kim icat etti?

    Amerika’nın kurucu babalarından Benjamin Franklin, aynı zamanda bir mucit ve bilim adamıydı. 1758 yılında kimyager John Hadley ile ortaklaşa çalışıp çeşitli maddelere ısı uyguladı ve buharlaşma mekanizmalarını araştırdı. Termometre üzerine kısa aralıklarla eter döktüklerinde derecenin sıfırın altına düşmeye başladığını gördüler. Bu, buzdolabının keşfi için büyük bir adımdı.

    Bir başka Amerikalı, Oliver Evans bu deneylerdeki sonuçları kullanarak 1805 yılında bir buzdolabı prototipi tasarladı. Evans o sırada buhar makinesi üzerinde de çalışıyordu. Genç bir mucit olan Jacob Perkins’le tanıştı ve Perkins onun buzdolabı modelini devralarak biraz daha geliştirmeyi başardı. 1834 yılında bu buluşu için patent aldı. Ancak hala ortada gerçek bir buzdolabı yoktu. John Hague adlı başka bir araştırmacı Perkins’e yardım ederek bir buzdolabı yaptı. Böylece ilk buzdolabı üretilmişti. Tabii bu ilk modellerde tehlikeli bir madde olan amonyak kullanılıyordu.

    Bu başarıyı, birçok farklı buzdolabı tasarımı izledi. Böylece kısa süre içinde evlerde kullanılabilecek düzeye geldi.

    Amerika’da neden metrik sistem kullanılmıyor?

    Metrik sistemin modern hali Uluslararası Birim Sistemi olarak adlandırılmakta. Dünyadaki tüm ülkeler bunu kullanıyor. Ancak Amerika, Liberya ve Myanmar’da durum biraz daha farklı.

    Amerika’da inç-pound sistemi kullanılmakta. Örneğin, bir futbol sahasını metreyle değil yarda ile ölçüyorlar. Bu farkın sebebi Amerika’nın kuruluş yıllarına kadar uzanmakta. Kuzey Amerikalı sömürgeciler İngiltere himayesinde olduklarından, önce İngiliz Krallık Sistemi’ni kullanıyorlardı. Daha sonra, dünyanın geri kalanıyla aralarında bir ölçüm karmaşası ortaya çıkmaya başladığı için metrik sisteme geçmek istediler.

    Bazı devlet yöneticileri, 1700’lerin sonunda Fransa’ya davet edilerek metrik sistemi nasıl uygulayacaklarına dair eğitim aldılar. Ülkelerine geri döndüklerinde bu sistemi Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde kullanılabilecek duruma getirdiler. Ancak parlamento içinde Fransa’nın gizli politik çıkarları olabileceğine dair bir şüphe oluştu ve metrik sisteme geçmeyi reddettiler. 1865’de Avrupa ülkelerinin çoğu artık bu yeni sisteme geçişini tamamlamıştı. Böylece 1866’da Amerika’da da bir yasa çıkarıldı. Fransa’da bu kez modern metrik sistemin tanıtımı yapılacaktı ve ABD’li yöneticiler bu tanıtıma davet edildiler. Ardından kullandıkları sistemdeki tüm birimler tek tek metrik sistem birimlerine uyarlandı.

    Fakat 50 yıl içinde Avrupa’dan farklı bir talep geldi ve bu uyarlamadaki değerlerin yenilenmesi istendi. Örneğin Avrupa; 1 yardanın 0,9144 olarak güncellenmesini istedi. Amerika bu standartları da kabul etti ve metrik sistemi resmen başlatmış oldu.

    Ne var ki resmi olarak kabul etmiş olmaları, gündelik hayatta kullandıkları anlamına gelmiyor. Günümüzde okullarda öğretiliyor çünkü pratikte sürekli iki sistem arasında geçiş yapıp hesaplamaları gerekiyor. Ayrıca üretilen ürünlerin %30’u metrik sisteme dayalı olarak pazarlanmakta. Ancak tüm sistemi tek seferde uyarlamak çok büyük bir maliyet demek. Bir de tabii Amerikan vatandaşlarının bunca zamandır süregelen alışkanlıklarını değiştirmeleri de kolay olmuyor.

    Tavşanlar neden zıplar?

    Oyun, tüm hayvanların yaşamında önemli bir yer tutuyor. Özellikle de gelişme çağındaysalar. Tavşanların, çoğunlukla havada dönme hareketini de dahil ettikleri zıplama, onlara özgü bir neşe ve eğlence belirtisi. Tabii yırtıcı bir hayvanla karşılaştıklarında bu hareket kabiliyetlerini hızla kaçmak için bir avantaja çevirdikleri de oluyor.

    Uzaydan enerji elde edebilir miyiz?

    Temiz ve alternatif enerji üretimi çağımızda büyük bir zorunluluk haline geldi. Bu nedenle, enerjiyi elde etmenin birbirinden farklı yöntemlerini araştırmaktayız. Arayışımızda testleri geçen her bir yeni yöntem üzerinde bilimsel çalışmalar yapıyor, bunu pratik uygulamalarla hayata geçirmenin yollarını düşünüyoruz.

    Bazı bilim insanları, aradığımız enerjinin yıldızlarda olduğunu düşünüyor. Mars’a rüzgar türbini kurmayı önerenler de var. Bir diğer gözde fikirse Helyum-3 kullanarak nükleer fisyon yaratmak. Fisyon, atomun çekirdeğinin parçalanarak ikiye bölünmesi demek. Füzyon ise atom çekirdeklerinin birleştirilerek daha ağır bir çekirdek yaratılması anlamına geliyor. Nükleer füzyon, hidrojen izotoplarıyla (deteryum ve tritiyum) test edilmiş olan bir yöntem.

    Bunların reaksiyonları, enerjilerinin büyük kısmını radyoaktif nötronlar olarak dışarı salmalarıyla sonuçlanıyor. Dolayısıyla bu hem tehlikeli bir yöntem hem de enerji üretmek için pek kullanışlı değil. Helyum-3 ise daha güvenli bir enerji üretim yöntemi. Çünkü reaksiyon sırasında radyoaktif atık oluşmuyor. Helyum elementinin bir izotopu olan Helyum-3 iki foton ve bir nötrona sahip. Çok yüksek sıcaklık değerine kadar ısıtılıp deteryumla bir araya getirildiğinde oluşan reaksiyon sonucu muazzam miktarda enerji ortaya çıkarıyor.

    Sadece bir kilogram Helyum-3 ve 0,67 kilogram deteryumla 19 megawatt/yıl enerji üretilebilir. 25 ton ile bir ülkenin yıllık enerji ihtiyacı fazlasıyla karşılanabilir. Tek sorun, 25 ton Helyum-3’e sahip olmayışımız. Ama Ay’da bu miktarı bulma şansımız var. Bilim insanları, uydumuzdaki kayaların 1 milyon tondan fazla element içerdiğini söylüyorlar. Dolayısıyla Ay’dan Helyum-3 elde edebiliriz. Bir diğer fikir de güneş enerjisini stratosferin ötesinden depolamak. Çünkü burada, dünyaya ulaştığında olduğundan sekiz kat daha güçlü enerji yayıyor.

    Üstelik hava koşullarının yansıyan güneş ışınlarını azaltması gibi bir risk de yok. Tabii bunun için uzaya devasa güneş panelleri kurmamız gerek. Burada toplanan enerji, dünyaya ışınlar yoluyla iletilebilir. Bunun için mikrodalga ışınları algılayabilen özel bir anten kullanmak ve alınan ışınları elektriğe çeviren bir sisteme sahip olmak gerek. İletişim için kullandığımız uydular, telefon görüşmelerimiz için sinyal yollarken buna çok benzeyen bir yöntemle çalışıyor. Dolayısıyla bunun için gereken teknolojiye zaten sahibiz.

    Günümüzde bunun gerçekleştirilmesi için bazı çalışmalar yapılmakta. Japonya, Rusya, Amerika ve kimi Avrupa ülkeleri şimdiden alt yapı çalışmalarına başladılar.

    Dünyada her türlü doğal felaketten korunan bir yer var mı?

    Dünyadaki en güvenli yeri aramak için tüm doğal felaketleri hesaba katmak gerek ama bunu yapamayız. Diyelim ki deprem, kasırga, sel gibi felaketlerden etkilenmeyen bir yer bulduk. Yine de 50 yıl sonra gezegendeki değişimlerin burayı ne hale getireceğini hesaplamak mümkün değil. Örneğin küresel ısınma tüm dünya üzerinde etkili olan değişimlere sebep olmakta.

    Bir bölgede bazı doğal felaketler çok sık yaşanıyorsa, o bölgeye özgü bir sınıflandırma yapılabiliyor tabii. Amerika’da 2005 yılında yapılan bir araştırmada Honolulu’nun, ülkenin sık yaşadığı deprem, sel, kasırga gibi felaketler göz önüne alındığında en güvenli yer olduğu tespit edilmişti. Ama dünya üzerinde akla gelebilecek her türlü felaketten korunan bir yer yok. Dünya Risk Raporları, hangi ülkelerin bu tür felaketlere karşı hızlı aksiyon aldığını ya da hangi ülkelerde riskin daha büyük olduğunu gösteriyor. Raporlara göre Katar, Malta ve Suudi Arabistan’da doğal felaketler sırasında oluşabilecek riskler minimuma indirilmiş görünüyor.

    Daha hızlı yüzmemizi sağlayabilecek bir mayo yapılamıyor mu?

    Günümüzde olimpik yüzücülerin giydiği mayolar tüm vücudu kaplamaya başladı. Bunun bir sebebi var. Üreticiler, mayo yapımında kullanılan materyali ve mayonun tasarımını daha yüksek hız için gün geçtikçe geliştiriyorlar. Tabii bu şekilde elde edilebilecek hız ancak olimpik yüzücülerin işine yarayabilecek düzeyde. Çünkü onlar için saniyenin onda biri kadar hızlı olabilmek bile rakibini geride bırakmak demek. Örneğin, Michael Phelps, Pekin Olimpiyatlarında Milorad Cavic’i 0,01 saniye farkla geçmişti.

    Mayo üreticileri artık bilim insanlarıyla birlikte çalışıp bu ufak farkları ortaya çıkaracak malzemeler üretmeye adanmış durumdalar. Tüm vücudu saran yeni mayolar rüzgar tünellerinde uzun süreli testlere alınıyor, performansın artırılması için çeşitli aşamalardan geçiriliyor. Test edilen teknolojiler arasında su geçirmeyen ve insan cildi kadar yumuşak olan bir model var. Bu, vücuda tam uyum sağlayıp suda daha hızlı hareket edilebilmesini sağlıyor. Şu anda kullanılmaya devam edilen bu mayo teknolojisinin yanı sıra testlerine devam edilen modeller de var.

    Özellikle köpekbalığı derisinden üretilen ve yapısı sayesinde sürtünme direncini azaltan mayo son yıllarda çok ilgi çekmişti. Kumaşı, dikey reçine şeritleri üzerine köpek balığı derisi özelliklerini taşıyan dokuma oturtularak üretiliyor. Balığın derisi suda girdap ve spiraller oluşturduğu için yüzmeye karşı oluşan direnci azaltıyor. Buna ribblet etkisi denmekte.

    Mandrillerin yüzleri neden renklidir?

    Mandriller, köpeksi maymunlar familyasından geliyor. Güney Kamerun, Gabon, Ekvator Ginesi ve Kongo’da yaşıyorlar. Hem etçil hem de otçul olan bu türün erkeklerinin yüzleri daha renkli oluyor. Bunun sebebi ürettikleri testosteron. Dolayısıyla, bir erkek mandrilin yüzündeki renkler ne kadar göz alıcıysa genlerinin de o kadar kaliteli olduğu anlamına geliyor. Bu durum doğada büyük bir öneme sahip. Dişiler eşlerini seçerken dış görünüşe yansıyan belirtileri kullanarak karar veriyorlar.

    Mandriller, maymun türünün en büyük üyeleri. Erkekleri 65 santimetreye kadar uzayabiliyor. Genelde kalabalık gruplar halinde yaşamaktalar. Örneğin çok küçük bir bölgede yüzlercesinin bir arada yaşayabildiği biliniyor. Sürüdeki dominant erkeğin parlak mavi ve kızıl renkleri dişileri mıknatıs gibi çekmekte. Dişilerin yüzlerindeyse hormonal değişimlerine bağlı olarak renklenme görülebiliyor. Örneğin çiftleşmeye hazır olduklarında yüzlerinde koyu bir pembe tonu belirmeye başlıyor. Erkek adaylar da bunu fark edip üzerlerine düşeni yapmaya hazırlanıyorlar.

    Kahverengi ve beyaz şeker arasında ne fark var?

    Beyaz şekerin zararları gündeme geldikçe kahverengi şeker daha çok tercih edilmeye başlandı. Sağlıklı beslenmek isteyen ya da diyet yapanlar kahverengi şekeri kullanıyorlar. Çünkü diğerine oranla daha az işlem görmüş olduğu söyleniyor. Ama bu doğru değil.

    Aslında her iki şeker türü de üretimi esnasında aynı süreçten geçiyor. Kahverengi şekerin daha az işlem görmüş olması nedeniyle daha doğal olduğu bilgisi tamamen yanlış. Rafine işleminden geçen beyaz şekere belli bir miktar melas (koyu renkli bir şurup) katılıyor ve kahverengi şekere dönüşmesi sağlanıyor. Bu aşamaya dek her iki şeker de kimyasal anlamda aynı içerikte. Kahverengi şekerin tadı melastan ötürü değişiyor ve sanki daha az şekerliymiş gibi hissediliyor. Oysa aradaki fark gram başına sadece 0,23 kalori. Fakat kahverengi şekerin kristalleri daha küçük olduğu için aynı hacimdeki kahverengi şeker, beyaz olana oranla fazla kalori içerir. Ayrıca vücudumuz her iki şekeri de aynı işlemlerden geçiriyor. Yani beyazı mı yoksa kahverengi olanı mı tükettiğimize aldırmadan, aynı şekilde işliyor. Üstelik besin değerleri de aynı.

    Aslında beyaz ve kahverengi şeker arasında kimyasal açıdan tek bir fark var. Melasla kaplı şeker kristalleri, kahverengi şekerin daha fazla nem tutmasına sebep oluyor. Sonuçta biri diğerinden daha doğal ya da daha sağlıklı değil.

    Sesin nereden geldiğini nasıl anlıyoruz?

    Sadece iki kulağımız var ama sesler söz konusu olduğunda üç boyutlu algıya sahibiz. Çünkü beynimiz her iki kulaktan aldığı verileri son derece küçük detaylarına kadar ölçebiliyor. Örneğin sağ kulağımızın olduğu taraftan gelen bir ses, bu kulağa diğerine göre daha çabuk ulaşıyor ve daha fazla duyuluyor. Ses tam önümüzdeki bir noktadan geliyorsa her iki kulak da aynı oranda duyuyor ve beyne iletilen sinyaller bunun ya önümüzde ya da arkamızda gerçekleşen bir durum olduğunu söylüyor. Ama beynimiz saniyenin 100 binde birinde tüm bu farkları ölçüp işleyebildiği için sesin tam olarak hangi noktadan geldiğini de anlıyor.

    Kulağa gelen sinyaller, işitme sinirleri aracılığıyla beyin köküne ulaşıyor. Buradaki her bir hücre, zaman ve yön saptaması yaparak belirli aralıklara karşılık verecek durumda çalışmakta. Sesin hangi yöne ait olduğu bu birimde belirleniyor. Bunun için beynimizde zorlu bir hesaplama süreci gerçekleşiyor. Burada işlenen veri beynin ilgili birimlerine ulaştırıldığında sesin yönü ve şiddetinin algılanması sağlanıyor.

    Kafanızda pratik yaparak bir beceriyi geliştirebilir misiniz?


    Arizona Cardinals takımında iki defa oyun kurucu olarak Pro Bowl’da oynayan Carson Palmer birkaç yıl önce dirseğinden sakatlanınca bir haftalığına spora ara verdi. Fakat Palmer kafasının içinde sürekli pratik yapıyordu. “Orta sahanın hemen gerisinde duruyorsun, top elindeymişçesine oyunun ilerlediğini görüyorsun,” diyordu ESPN kanalına. Yaptığı işe yaramıştı da. Takip eden hafta sonu, Palmer kariyerinin en iyi oyununu çıkardı. Bilim insanları yüz yılı aşkın süredir zihinsel pratiğin nasıl işe yaradığını anlamaya çalışıyor.

    1930’larda araştırmacılar bir eylemi kafada canlandırdığınızda beyninizin kaslarınıza sinyal gönderdiğini kanıtladı. Bunlar kasların kasılmasını sağlayacak kadar güçlü olmayan, ancak vücudunuzu bir işi yapması için eğitebilen sinyallerdi. Zihinsel pratik, kafanızın içinde belirli bir beceriye yönelik bir kılavuz, bir plan oluşturabilir. Spor psikologları dart, jonglörlük ve step dansı gibi eylemlerde fiziksel ve zihinsel pratiği karşılaştıran yüzlerce araştırma yürüttüler. Genel olarak araştırmalar zihinsel antrenmanın işe yaradığını gösteriyor. Söz gelimi 2012 tarihli bir araştırmada 32 amatör golfçü ile elinde golf sopası tutup vuruşları zihninde canlandıran diğer 32 amatör karşılaştırıldı. Aynı eğitim programıyla iki grup da atışlarını iyileştirmeyi ve topu deliğe 10’ar santim yaklaştırmayı başardı. Görselleştirmenin gerçek eylem karşısında bazı üstünlükleri var. Örneğin her zaman, her yerde, hatta sakatlandığınızda bile yapabilirsiniz. Üstelik de güvenli. Bu da jimnastikçiler ya da cerrahlar gibi riskli eylem yapanlar için büyük bir artı.

    Dahası, fiziksel yorgunluk söz konusu olmayınca daha uzun süre pratik yapabiliyorsunuz. Ama bu, kolay olduğu anlamına gelmiyor. İrlanda’daki Limerick Üniversitesi’nde spor psikoloğu olan Tadhg MacIntyre, “Olimpiyat sporcularını laboratuvarımıza koyup iki saat boyunca antrenmanı kafalarında canlandırmalarını istedik,” diyor. “Alıştırma bittiğinde yorgunluktan tükenmişlerdi.”

    Fakat yöntem herkeste işe yaramıyor. “Eğer yeni başlıyorsanız etkisi olumsuz olabilir,” diye uyarıda bulunuyor MacIntyre. “Diyelim ki bir atışı görselleştiriyorsunuz ama daha tutuş şeklinin ve hareketin doğrusunu bilmiyorsunuz. Muhtemelen yanlış beceriyi zihinsel olarak pekiştireceksiniz ve becerinizde hep bir eksiklik olacak.”

    Evrim, “tavuk mu, yumurta mı?” bilmecesine bir cevap sunabilir mi?

    Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Şu ana dek cevabını bulamadığımız sorulardan biri bu. Tavuğun yumurtadan çıktığını söyleyenler de var, aksini de. Peki evrim bu konuda ne diyor?

    Evrimsel açıdan cevap bulmak için tavuğun en eski atasına kadar uzanmak zorundayız. Ve o zaman da şu sonuca ulaşıyoruz: En eski atanın mutlaka bir yumurtadan çıkmış olması gerek. Ama o yumurtanın ortaya çıkması için de yine bir tavuğa ihtiyaç var. Eğer 10 bin yıl öncesine gidip tavuğun, kendisinden daha farklı ve daha vahşi olan bir atasına ulaşırsak durum değişir. Tüm tavukların bu atadan geldiğini kabul edersek, işte o zaman yumurtanın önce gelmiş olduğunu, dolayısıyla tavuğun yumurtadan çıktığını söyleyebiliriz.

    Yeni bir lisan öğrendiğimizde beynimizde neler oluyor?

    Beynin belli birimleri fiziksel olarak büyüyor ve işlem kapasitesi artıyor. Buna, sol yarımküredeki Broca bölgesi de dahil. Beynin bu birimi konuşma ve dili algılama becerilerinden sorumlu. Çift lisan konuşabilen çocuklar büyüdüklerinde, her iki lisan da aynı birimde işlenecek duruma gelmiş oluyor. Ancak bir yetişkin ikinci bir lisan öğrendiğinde, anadilden sorumlu bölgenin yakınındaki başka bir birim devreye giriyor.

    Bazı insanlar, yeni bir lisan öğrenmek konusunda diğerlerinden daha iyiler. Çabuk öğrenebilenlerin beyninde hipokampus ve Broca bölgesinde değişim gerçekleşmekte. Bu değişim, yavaş öğrenenlerde motor korteks biriminde oluşuyor. Sonuç olarak genelleyecek olursak, yeni bir lisan öğrendiğimiz zaman beyin fonksiyonları gelişiyor, hafıza güçleniyor, yaratıcı ve esnek düşünebilme yetimizde artış oluyor.

    Kaybettiğimiz kilolar nereye gidiyor?

    Gıdalardan elde ettiğimiz enerjinin bir kısmı vücudumuzda gerçekleşen süreçlerde kullanılırken, geri kalanı karbonhidrat ve protein olarak depolanmakta. Bunun bir bölümü de yağa çevrilip korunuyor. Zayıfladığımızda bu yağlar yakılarak enerjiye dönüştürülüyor.

    En azından şimdiye dek böyle biliyorduk. Avustralya’da yapılan bir araştırmada, vücutta gerçekleşen biyomoleküler reaksiyonlar takip edilip yağların vücuttan atılma süreci yakından izlendi ve şaşırtıcı bir sonuç elde edildi: Vücut yağlarını enerjiye dönüştürmüyor, nefesle dışarıya salıyoruz. Eğer 10 kilogram yağ atmışsak, yani 10 kilo vermişsek bu, 8,4 kilogram karbondioksit ve beraberinde 1,6 kilogram su attığımız anlamına geliyor. Karbondioksiti solunum sistemi aracılığıyla, suyu ise çeşitli vücut sıvıları olarak dışarı atıyoruz.

    Fazla kilolara sebep olan karbonhidrat ve proteinler, trigliserid adı verilen bileşiğe çevrilerek yağ hücrelerindeki lipit damlacıklarında depolanıyor. Trigliserid; karbon, hidrojen ve oksijenden oluşmakta. Kilo kaybettiğimizde bu bileşiğin karbonlarını parçalamış oluyoruz. 10 kilogram yağ parçalamak (94 bin kalori) için 29 kilogram oksijene ihtiyaç var. Bunu da yine solunum sistemiyle elde ettiğimiz oksijen sayesinde gerçekleştiriyoruz.

    Yani nefes aldığımızda ciğerlerimize çektiğimiz oksijen, vücut yağlarını atmamıza yardımcı oluyor. Bu reaksiyon sırasında 28 kilogram karbondioksit, 11 kilogram su üretiliyor. Sonuçta verdiğimiz kiloların %84’ü havaya karışırken, geri kalan %16’sı su olarak vücuttan atılıyor. Fakat bu, sadece nefes alıp vererek zayıflayabileceğimiz anlamına gelmiyor. Süreç bu şekilde işlese de karbon zincirini kırabilmemiz için egzersiz yapmamız da gerek.

    Çünkü günde ortalama 17.280 kere nefes alıp veriyoruz. Her seferde sadece 10 miligram karbon atabiliriz. Sonuçta spor yapmadan da kilo kaybetmek mümkün ama istediğimiz sonuçları alabilecek kadar değil. Nefesle dışarı attığımız karbon atomlarıysa atmosfere dönerek, zaman içinde bitkiler tarafından kullanılabilecek duruma geliyor.

    Güneş yanığı cilde ne kadar zarar veriyor?

    Güneş ışınlarına aşırı derecede maruz kaldığımızda cildimizin kırmızıya dönmesiyle birlikte acı da hissetmeye başlarız. Bunun sebebi, bir grup damarın genişleyip çatlayarak kanı yüzeye boca etmesi. Aslında damarlarımız bunu bizi korumak için yapıyor. Çünkü güneşten yanan doku sadece temiz kanla iyileşiyor. Tabii güneş yanığının dereceleri var.

    Bazen sadece biraz kızarıp kısa süre içinde iyileşmek mümkün olurken, daha fazla yanık durumunda baş dönmesi, yorgunluk gibi bazı semptomların görüldüğü de oluyor. Güneş yanığı sebebiyle oluşan cilt hasarı ileri seviyedeyse habis olmayan tümörlere ve cilt kanserine de sebep olabilir. Bu, cildin aşırı zarar görmüş olması nedeniyle ortaya çıkan bir durum. Bu tür etkileri azaltmak ve sağlıklı güneşlenmek için 10:00 ve 14:00 arasında güneşe çıkmamakta fayda var. Tabii güneşlenme sürenizi 15’er dakikalık kısa periyotlarla sınırlayıp, gün içinde birkaç kez tekrarlayarak riski daha da azaltabilirsiniz. Uzun süre güneş altında uzanmak, cildin kendini korumasını zorlaştırıyor.

    İkizler gerçekten birbirlerinin yaşadıkları şeyleri hissedebiliyor mu?

    Tek yumurta ikizlerinin, birbirlerinden uzakta olsalar da diğerinin yaşadığı duygu yoğunluğu ya da yoğun acı gibi durumları hissettiklerini sık sık duyarız. Bu durum gerçekten yaşanıyorsa, ikizler, bizde olmayan bir duyuya sahip demektir.

    California Eyalet Üniversitesi’nden psikolog Nancy Segal konu hakkında araştırmalar yapan uzmanlardan biri. Segal’ın bir de ikizi var. Segal, ikizlerin, diğer kardeşlere oranla daha yakın olduklarını, daha az kavga ettiklerini ve daha fazla vakit geçirdiklerini söylüyor. Dolayısıyla birbirlerine çok bağlılar. Ama bu durum fazladan bir duyu yaratıp, birbirlerini uzaktan da algılayabilir duruma geldiklerini işaret etmiyor.

    Tek yumurta ikizlerinin bir diğer özelliği de tamı tamına aynı genleri paylaşıyor olmaları. Paylaşılan genler, her ikisinin de aynı sağlık sorunları karşısında benzer sonuçlar alabilecekleri anlamına geliyor. Örneğin, aynı gıdaları tüketiyorlarsa ve genetik olarak kalp krizi geçirme riskleri yüksekse, ikisinin de belli bir yaşta kriz geçirmeleri bir tesadüf ya da açıklanamayan bir durum olarak görülemez.

    Rakamlara bakıldığındaysa durum şöyle: Dünyadaki ikiz sayısı 100 milyon civarında. Bu rakam hem tek yumurta hem de çift yumurta ikizlerinin toplamı. Olağanüstü durumlarda birbirlerini sezdiklerini söyleyenlerin sayısıysa birkaç yüz kişiyi geçmedi. Demek oluyor ki ikizlerin %99’u için böyle bir durum söz konusu değil. Öyleyse geri kalan azınlık için ya farklı bir bağlantı var ya da bu aslında hepimizin zaman zaman yaşayabildiği bir durum. Araştırmalar, benzer hikayelerin, uzun zamandır evli olan çiftler ya da birbirine çok yakın olan kardeşler arasında da yaşandığını göstermekte. Bu tür durumların, iki insanın birbirini çok iyi tanımasından dolayı ortaya çıkabileceği söyleniyor.

    Uzaktan sezme adı verilen fenomenin araştırıldığı bir başka araştırmada, ikizlerin, diğer kardeşlere oranla daha iyi sonuçlar almadıkları da raporlandı. Dolayısıyla, aralarında diğer insanlarda olmayan özel bir iletişim bağı varmış gibi görünmüyor. Gerçek şu ki bu hikayeleri anlatanlar genelde ya genlerinden dolayı aynı sağlık sorunlarını yaşıyor ya da birbirlerine çok yakın oldukları için benzer alışkanlıklara sahipler. Bu da aynı koşullarda aynı şeyi yaşama ihtimallerini artırıyor.

    Çikolata neden hayvanlar için zararlıdır?

    Çikolatayı sevmeyen bir insana rastlamak zordur. Aynı durum hayvanlar için de geçerli. Ama onlar için öyle zararlı ki bu nedenle kesinlikle tüketmemeleri gerekiyor.

    Çikolata, teobromin adlı bir alkoloit içermekte. Bu tıpkı kafeine benzeyen bir kimyasal. Ufak dozlarda tüketseler bile hayvanlarda kusma ve ishale sebep olabiliyor. Biraz fazla tüketmeleri durumunda, damarları genişletip kan basıncını düşürdüğü için kalp yetmezliği ya da nöbet geçirme riski yaratıyor. Buna çikolata zehirlenmesi denmekte. Örneğin, köpekler çikolataya karşı çok daha hassas. Çünkü metabolizmaları bazı enzimlere bizim verdiğimiz tepkiyi veremiyor. Özellikle de acı çikolatadaki teobromin miktarı fazla olduğu için, verdiği zarar da artıyor.

    Köpekler çikolataya kısa sürede bağımlı hale geliyorlar. Ancak çikolatanın onları kör ettiği iddiası doğru değil.

    İçine su doldurulmuş naylon torba ile sinekleri kovabildiğimiz doğru mu?

    Son zamanlarda sıkça duyduğumuz şeylerden biri de bu. Çünkü bazı firmalar, bu yöntemin sinekleri kovduğunu söyleyerek, içine su doldurulmuş dikişli naylon torbalar satmaya başladı. Kimine göre, torba yüksek bir yere asıldığında sinekler suyu görüp ona doğru geliyor ve dışının kapalı olduğunu anlamadıkları için bu görüntüden ürküp kaçıyor. Bazılarıysa bu garip nesneye göz atmak için gelip kendi yansımalarını gördüklerinde korkup kaçtıklarını iddia etmekte. En popüler açıklamaysa şu; su dolu torba ışığı kırdığı için sinekleri rahatsız ediyor. Peki bunlar doğru mu?

    Işık kırılması tüm böcekleri rahatsız eden bir durum. Çünkü aynı anda farklı yönleri görmelerine neden oluyor. Böceklerin gözleri bizimkiler gibi değil. Örneğin karasineklerin her bir gözünde binlerce minik gözcük bulunmakta. Bu nedenle çevrelerini tıpkı bir mozaik gibi görüyorlar. Her bir gözcük, bu mozaiğin kendisine ayrılan bölümündeki ufak parçayı görebilir. Dolayısıyla yön algıları da farklı oluyor.

    Gündüz saatlerinde yönlerini güneş ışığının yansımasına göre, gece ise çevredeki diğer ışıkları baz alarak tayin ediyorlar. Işığın kırılması, yön algılarını yitirmelerine sebep olarak onları şaşırtıyor.

    Ancak su dolu naylon torbanın bu yüzden etkili olup sinekleri kaçırdığı iddiası doğru değil. Çünkü birkaç araştırmacı, birbirinden farklı deneylerle iddiayı test etti ve tüm deneylerde aynı sonuç alındı: Torba, sineklerin ilgisini çekerek çevredeki sinek sayısını artırıyor ve gelen sinekler besin arayışlarını bu çevrede sürdürmeye devam ediyorlar.

    Robotların kafasına insan beyni yerleştirsek ne olur?

    Yapay zeka çalışmalarının amacı insan gibi davranabilen robotlar üretmek. Bunun için senelerdir hummalı bir çalışma yürütülüyor olsa da henüz o düzeye erişemedik. Peki onları zeki robotlara dönüştürmekten vazgeçip, kafalarına insan beyni yerleştirebilir miyiz?

    İngiliz bilim-kurgu dizisi Doctor Who’yu izleyenler, dizide Cybermen adı verilen robotların, kafalarında insan beyniyle dolaşıp dünyayı ele geçirmeye çalıştıklarını hatırlayacaklardır. Canlı bir beynin, bir robotun kafasına yerleştirilmesi teknik olarak mümkün. Ancak bunu yapabiliyor olsak bile orada hayatta kalmasını sağlayamıyoruz. Diyelim ki beyni robotun kafasında canlı tutmayı başardık; beyindeki sinir hücrelerinden iletilen sinyallerin, robotun kollarına ya da bacaklarına ulaşıp hareket ettirmesini sağlayabiliriz. Örneğin insanlara takılan robot kol ve bacaklar bu şekilde çalışıyor.

    Ancak beyni robotun içinde canlı tutmak pek de kolay değil. Her şeyden önce, bir beynin işlevsel kalabilmesi için kan ve oksijen gibi bazı temel ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçları sağlayacak özel bir yapı içine alsak bile, bir beyni insan bedeninin dışında çok uzun bir süre boyunca canlı halde tutamıyoruz. Dolayısıyla robotun kafasına insan beyni yerleştirip, onu canlı ve işlevsel bir şekilde tutmaya çalışmak, yapay zeka geliştirmekten daha zor.

    Devekuşları neden kafalarını kuma gömdüklerinde saklandıklarını sanırlar?

    Devekuşlarının, korktukları zaman kaçmaktansa kafalarını kuma gömerek tehlikenin geçmesini bekledikleri söylenir. Oysa gerçek böyle değil.
    Her şeyden önce, kafasını kuma gömdüğü zaman nefes alamıyor oluşu, bunu tehlikeden saklanmak için yapmadığının açık bir göstergesi. Çünkü bu hareket, mevcut tehlikeyi, yani yakalanma riskini artırdığı gibi bir de nefessiz kalmasına sebep oluyor.

    Üstelik devekuşları dünyanın en hızlı koşan hayvanları arasında. Saatte 60 kilometre hızla koşabilen biri olsaydınız, kaçmak yerine kafanızı çevirip tehlikenin geçmesini ümit etmek gibi saçma bir şey yapmazdınız. O da yapmıyor. Hatta devekuşları öyle güçlü ki tek bir vuruşuyla aslan gibi heybetli bir hayvanı bile devirebilir. Dolayısıyla saklanmasına ya da saklanıyormuş gibi yapıp kendini aldatmasına gerek yok. Devekuşları, yumurtalarını tehlikelerden korumak için derin çukurlar açıyor, onları burada saklıyorlar. Anne ve baba, yumurtalar çatlayana dek sırayla bu çukurların üstüne oturuyor. Günde birkaç kez kafalarını çukurlara sokarak yumurtaları gagalarıyla nazikçe döndürmeleri de gerekiyor.

    Özellikle de çevrede tehlike arz eden bir durum varsa hemen yumurtaların üstüne çöküp, avcı tarafından görülme riskini azaltmak için boynunu yere dayayarak bekliyor. Bu pozisyondayken fark edilmesi gerçekten çok zor. Ama o esnada kafasını kuma gömmüş olmuyor. İşte bu görüntü ve zaman zaman yumurtaları kontrol etmek için onlara doğru uzanmaları birleştirilerek, kafalarını kuma gömerek saklanmaya çalıştıkları mitine dönüştürüldü.
    Kısa cevap Saklandıklarını sanmıyorlar. Hatta kafalarını kuma gömdükleri de söylenemez. Öyle görünüyor ama o sırada başka bir şey yapıyorlar.

    Yumurtaları neden oda sıcaklığında değil, buzdolabında saklıyoruz?

    ABD, Avustralya ve Japonya’da satın alınan yumurtaların buzdolabına konulmadan önce deterjanlı sıcak suyla iyice yıkanması önerilir. Çünkü kümes hayvanlarının yumurtalarında salmonella enterika adlı bir bakteri olması ihtimali var. Normalde çoğu yumurta enfekte değil. Ama hangisinde bakteri olup hangisinde olmadığını anlamak mümkün olmadığından, tüm yumurtaların yıkanıp saklanması riski azaltmış oluyor. Ancak bu öneride 2 büyük sorun var. Birincisi, yumurta buzdolabına konmadan önce yıkandıysa ömrü daha da kısalıyor.

    Yani bu şekilde korunacaksa bile kısa süre içinde tüketilmesi gerek. İkincisi de şu; bir yumurtada salmonella bakterisi varsa buzdolabına konulması bakteriyi öldürmüyor, yavaşlatarak durduruyor. Yumurtaları yıkamak, üstlerindeki koruyucu tabakaya zarar vermekte. Bu tabaka zarar görünce, yumurta mikroorganizmalara karşı savunmasız kalıyor. Dolayısıyla yıkandığı için oda sıcaklığında korunamıyor ve buzdolabında saklanması gerekiyor. Ancak yumurta, buzdolabına karton kaptan çıkartılmış ya da yıkanmış olarak konulursa birkaç günden fazla dayanmıyor.

    Oysa yumurtaları yıkamıyorsanız, buzdolabında saklamanıza da gerek yok. Yumurtalar oda sıcaklığında 2-3 hafta boyunca bozulmadan kalabilir. Bu üç ülkenin dışındaki ülkelerde genelde tavuklar aşılanıyor ve enfeksiyon bulaşma riski önlenmiş oluyor. Dolayısıyla yıkanmasına ya da buzdolabında saklanmasına gerek yok. Ama ben yumurtayı yıkamadan kullanamam diyenlerdenseniz ve mutlaka buzdolabında saklamak istiyorsanız, buzdolabına koymadan önce değil, kullanmadan hemen önce yıkamanız daha sağlıklı.


     

    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı