Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kafa karıştırmadan

ANAYASA Mahkemesi’nin iktidar partisini kapatmayıp parasal yaptırımla yetinmesine ilişkin kararının gerekçesi tartışılıp duruyor.

Kimi bu karar nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ni, "yetki gaspında" bulunmakla suçluyor... Kimi "Bu karardan sonra Meclis’in yasama alanı daraldı" diyor. Kimi Mahkeme’yi, "kendisini Anayasa’nın da üstünde görmekle" suçluyor.

Bunların hepsinin yanıtını yeri gelince vereceğiz. Biz bugün özellikle Anayasa Mahkemesi’nin Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) davasıyla ilgili kararının gerekçesine değinmek niyetindeyiz.

Arkadaşımız Oya Armutçu bu kararın gerekçesiyle Yüksek Mahkeme’nin bazı yeni içtihatlar ürettiğini bildirmiş. Onları tek tek saymış. Bu haberi bugünkü Hürriyet’te okuyabilirsiniz.

Onlardan özellikle biri dikkatimiz çekti. Armutçu’nun bildirdiğine göre, parti kapatma davalarında "bürokrat eylemlerinin partiyi bağlamayacağı" görüşü kabul edilmiş.

Gerçi biz gerekçeyi okuyunca bu kadar kategorik bir yaklaşım olmadığı sonucuna vardık, ama bir an için Armutçu’nun aktardığı değerlendirme üzerinden konuşalım:

Bürokrat eylemleri acaba "hiçbir zaman" mı partiyi bağlamaz?

Bir bürokrat anti-laik kararlar alıp uyguladığı halde siyasi iktidar onu cezalandırmıyorsa o gerçek görmezden mi gelinecektir?

Keza bir siyasi parti "kadrolaşma" yoluyla bürokrasiyi tamamen ele geçirmişse -örneğin tarikatçılarla doldurmuşsa- siz o çerçevede ortaya çıkan bir eylemin sadece o bürokratın marifeti olduğunu söyleyebilir misiniz? Örneğin bir ilköğretim okulunda alenen anti-laik bir uygulama varsa, bu sadece o okulun müdürünün eylemi gibi mi görülmek gerekir, yoksa ona bu cesareti veren bakanlığın mı sorumlu tutulması doğru olur?

Anayasa Mahkemesi kararında bazı kanıtların dikkate alınmadığı, çünkü "söz konusu eylemlerle parti üyeleri ya da organları arasında bir nedensellik ilişkisi kurulamadığı" belirtiliyor.

Nedensellik ilişkisi bulunmayan kanıttan biz de söz etmiyoruz. Ama nedensellik ilişkisinin kurulabileceği kanıtların da bu yaklaşım nedeniyle dışlanmış olabileceğini söylüyoruz. Bu birinci nokta.

İkincisi ve kanımızca daha önemlisi Yüksek Mahkeme’nin, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laik rejim için "açık ve yakın tehlike" oluşturup oluşturmadığı yolundaki görüşüyle ilgili:

Karar metninde, "siyasi parti kapatma davalarında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla Venedik Kriterleri’ni dikkate almak gerektiği" belirtildikten sonra, "bu nedenle ancak ’demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturan’ siyasi partinin kapatılabileceği" ifade ediliyor. AKP yönünden böyle bir durum olmadığı için de -deyim yerindeyse- "para cezasıyla" yetinildiği belirtiliyor.

Kararda özetle böyle deniyor ama Anayasa Mahkemesi üyelerinden 6’sı yani "çoğunluk" öyle düşünmediğini "karşı oy" gerekçesinde çok daha açık bir dille ortaya koyuyor. Örneğin, "Yasama Meclisi’nde sınırlı sayıda temsilcisi bulunan parti ile çoğunluğa sahip partinin demokratik yaşam için yaratacağı tehlikenin aynı olamayacağı açıktır" diyor ve böyle bir partinin rejimi "şiddete başvurmaya gerek olmaksızın" değiştirebileceğine dikkat çekiyor. Yanlış mı söylüyor?

 

 

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI