Kadınlar neden rahatsız ayakkabılar giyer

Aklın, ilginin ve bilginin sınırlarını zorlayan kitaplar okumayı sevdiğimi sanırım anlamışsınızdır. Bu tür kitaplardan biri Türkçe’ye çevrildi.

İsmi Kediler Neden Yüzmeyi Sevmez. David Feldman, yaygın olarak kullanılan başvuru kaynaklarında bulunmayan bir sürü ilginç soruya yanıt vermiş. Kendi adıma söyleyeyim, ne zamandır merak ettiğim bir konunun yanıtını Feldman’ın kitabında buldum. Kadınlar kendilerine eziyet edercesine o ince topluklu, yüksek ayakkabılarla niye gezerler ki diye içime dert olmuştu. Etmeme gerek yokmuş, çünkü kadınlar bu eziyete gönüllü olarak katlanıyorlarmış. Bakın Feldman ne diyor:

"Kadınlar sivri burunlu ve yüksek topuklu ayakkabılarla ayaklarına eziyet etmeye neden gönüllü oluyorlar? Yanıt kibir.

Ünlü bir psikolog olan Lawrence Langner, The Importance of Wearing Clothes (Giyinmenin Önemi) adlı kitabında tam da bu soru üstünde durmuştur. Basitçe belirtmek gerekirse, Langner ilkel kültürün, üreme organlarını sergilemekle kafayı bozduğu savını ileri sürer. Giysiler daha ’uygar’ bir kültürde bu ilkel güdünün yüceltilmesinin başlıca yollarından biri olmuş, üreme organlarının simgelerine dönüşmüştür. Giysiler üreme organlarından ne kadar uzak olursa, simgeleştirme de o kadar bilinçsizce olacaktır. Sözgelimi, eskiden erkeklerin pantolonlarının önüne konulan cepler her ne kadar üreme organını gizlemek amacıyla yapılmış olsa da, tam tersine bütün dikkati onun üstüne çekerdi. Langner’a göre, ayaklar üreme organlarının çok uzağında olduğundan onların yerine geçecek en kusursuz uzuvdur.

Langner ayakkabı tasarımlarının süregelen mantıksızlığını sergilemek için birçok örnek verir. Ortaçağda pontaine adı verilen uzun burunlu bir ayakkabı ya da çizme çok moda olmuş. Hortumsu burnuyla penise benzeyen bu ayakkabı, kimi kez ayaktan 30 santimetre daha uzun bile olurmuş. Dindar kimselerin öfkesini kabartsa da, modanın tepesine oturmuş. 14. yüzyılda pontaine’ler daha da çeşitlendirilmiş; kuş pençesi ya da kartal gagası biçimlerinde uzatıldıkça uzatılmış. Hatta kimisi penis biçiminde bile yapılmış. Papa V. Urban ve Fransa Kralı V. Charles, ayakkabıları kötüleyen bildiriler yayımlamışlarsa da, bu hevesin önüne geçmek mümkün olmamış.

Günümüzde, kimi kadınların büyük ayakları olduğu için duydukları güvensizliğe karşın parlak, uzun ve sivri uçlu yüksek topuklu ayakkabılar seksi, utanmaz, saldırgan ve kışkırtıcı olarak değerlendiriliyor. Langner’ın düşüncesine göre, yüksek topuklu bir ayakkabı ’... bir kadının boyunun uzamasına olanak veriyor ve onun kendini cinsel açıdan daha seksi ve çekici hissetmesine neden oluyor.’ Pornografik filmlerde kadın karakterlerin üstlerindeki her şeyi canları istediğinde çıkarmaları alışılmadık bir şey değildir- ama yüksek sivri topuklu ayakkabılarından bir manivela yardımıyla bile kurtulamazsınız. Ayak fetişisti olan küçük bir izleyici grubu olmasına rağmen, özellikle şehvet simgesi sayıldığından, bu ayakkabılar porno kraliçelerinin ayaklarından çıkmaz."

Bundan sonra yüksek topuk giyip etrafa tepeden bakan kadın gördüğümde acırsam ne olsun. İşkenceye gönüllü katlanıyorlarsa beter olsunlar.

Feldman’ın kitabında yine çok merak ettiğim bir konuya daha yanıt buldum. Söyleyin bakalım "Siyah üzümden beyaz şarap nasıl yapılır?" Yanıt basitmiş, doğruluğunu siz de test edebilirmişsiniz. Buzdolabına gidin ve bulduğunuz en koyu renk üzümü çıkarın. Ya da eğer çok istekliyseniz, hemen dost canlısı manavınıza koşun ve en koyu renk üzümlerinden birini işaret parmağınız arasında tutun. Ezin. Gömleğinizdeki yapışkan tortuyu temizledikten sonra dışarı çıkan sıvıya bakın. Ne kadar kolay, değil mi?

Neredeyse tüm üzüm sularının beyaz ya da sarımsı bir rengi varmış. Kırmızı şarabınızın bu kadar canlı ve koyu renkte olmasının tek nedeni rengini üzümün suyundan değil, meyvenin mayalanmış derisinden almasıymış. Deri kullanılmazsa beyaz şarap her renk üzümden yapılabilirmiş. Şampanya bile kısmen siyah üzümden yapılırmış.

Ve son konu... İnsan düşünürken niye yukarıya bakar? Yanıtı Felman’da. Feldman’ı okuyun, yıllardır içinize çöreklenmiş meraklarınızdan kurtulun!

(*) Kediler Neden Yüzmeyi Sevmez? Üçmaymun Yayınevi, David Feldman, 2006

Omen ’Şeytan ABD’nin içinde’ diyor

Üç film izledim geçen hafta. İlki romantik komedi. Düş Yakamızdan. Tam bir çerezlik. Matthew McConaughey ve Sarah Jessica Parker hayranları zaten kaçırmayacaklardır. Parker hemen hemen "Sex and The City"deki rolüne benzer bir rolde zaten. O yüzden meraklılarının sevecekleri kesin. Romantik komedi hayranları da klişe mlişe dinlemeyip bu filmi kaçırmayacaklardır. Ama diğerleri biraz düşünsünler . Filmin içinde (ilginç konusu hariç!) ne romantiklik var ne de komedi. Konu iyi işlenmemiş, çok sıradan, bir sabun kapuğu olarak arada derede kalmış. Konu mu? Tripp 35 yaşında, ailesi artık yakamızdan düş diyor. Ailesi Tripp’ten umut kesince onu ilişki uzmanı Paula’nın ellerine bırakıyor.

İkinci film gerilim. Firewall. Harrison Ford’u severim. Filmin ilk kırk dakikası da, dar bir mekanda geçmesine rağmen gerçekten iyi geriyor. Harrison Ford yaşlanmış ama hálá izleyiciyi alıp parmağının ucunda sürüklüyor. Filmin ikinci yarında konusuna hakim oluyorsunuz ama gördüklerinizden değil dinlediklerinizden. Öykü güzel ama filmde ciddi bir sinematografi sorunu var. Ayrıca filmin sonu da tam bir facia. Hatta tam bir komedi. Harrison Ford için üzüldüm. Bu saaten sonra başı sonu, ortası her şeyiyle mükemmel bir filmde oynamalıydı. Gidelim mi? Yine de başlardaki gerilim ve öykü için gidilebilir.

Son film Omen. 1976’daki orijinal Omen’in yeni versiyonu. 1976’dakini görmedim. Birlikte gittiğim arakadaşım izlemişti. Çıkınca dedi ki "Niye yenisini yapmışlar ki?" Onu bilemem ama Omen neredeyse Da Vinci’nin Şifresi kıvamında bir film olmuş. Çok sürükleyici, çok etkileyici, üstelik politik mesajı da çok güçlü bir film. Korku filmi sevmeseniz de mutlaka izlemelisiniz. Özellikle son sahneye dikkat! Bush’a her şeyi şeytan yaptırıyor olabilir mi? Omen’i hoşgören Amerikan yönetimi Kurtlar Vadisi’ne niye kızsın ki?

CUMA İTİRAFI

USLANMAZYUMURCAK; Cinsiyet: Erkek; Yaş: 40; İl: İzmir

Karşı apartmandaki bir daire sakini, bugün balkonuna şıkır şıkır kristal avize taktı. Akşam da ışığı yakıp altında bir güzel akşam yemeği yediler. Türklere özgü davranışlarda yeni bir çığır açıldığının müjdesidir!

Yorum: Bu itirafın çığır neresinde anlamadım. Bizim karşı komşunun balkonunda kristal avize yirmi yıldır durup duruyor. Her gece de altında mangal yakıyorlar. İtiraf seçerken biraz daha dikkatli ol Ersan ya.

CUMA ALINTISI

"Hayat bisiklet sürmek gibidir. Pedalları çevirmeyi sürdürdüğünüz sürece düşmezsiniz". (Claude Pepper).
Yazarın Tüm Yazıları