"Ayşe Aral" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Aral" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Aral

Kader mi? Keder mi? Yoksa hepsi aslında nasip, kısmet mi?

Küçükken birisinin başına bir şey geldi mi bir günahından dolayı ceza çektiğini düşünürdüm. Ailedeki büyükler hep derdi; “Cennet de cehennem de hep bu Dünya’da.”

Peki ya günahsızlar?

“Hangimizin günahı yok ki?” demeyin. Daha hiç günahı olmadan, hata bile yapamadan öbür Dünya’ya göçen minicik bebekler, çocuklar var.

Peki ya hayvanlar?

Düşündünüz mü hiç? Hayvanların, bitkilerin hatta doğanın hiç günahı olur mu? Ceza çekerler mi bir suçları günahları sebebiyle?

İşte o günahsızlardan biri…

Benim sevgili, minicik, can yoldaşım Buffy…

Babasının kaderiyle aynı oldu kaderi.

KANSER!!!

Bir an okuyunca, görünce, duyunca ne kadar irkiliyoruz, şaşırıyoruz, afallıyoruz değil mi? Kanser…

Günahlarının cezasını mı çekiyor? Yoksa imtihan mı ediliyor? Yoksa sadece kader mi?

Hayvanların da kaderi mi var yoksa? Peki ya alın yazıları?

Sanırım var.

Hatta eminim var.

Ama biz nedense onların da bir canı, ruhu olduğunu düşünmüyoruz bile. Öldü bile diyemiyoruz. Haberleri dinlerken aynen şöyle duyarız. “Sel felaketi sonrası 10 kişi can verdi, bir çok hayvan da telef oldu.”

Telef olmak?

Benim can yoldaşım, biricik arkadaşım Buffy, aynı babası gibi kanser.

Ve telef mi olacak şimdi?

Bizim duygularımız, insanlığımız ve ruhumuz mu yoksa telef olan?

Neler mi hissediyorum.

Kısa süre önce Buffy’nin babası, Ginger’ı kaybetmiştim. Hatırlayanlarınız vardır aranızda.

Şimdi de aynı duyguları hissediyorum. Hatta katlanarak artmış bir vaziyette. Ne mi hissediyorum? Sizce kelimeler ne kadar anlatabilir ki? Neleri anlatabilir?

Bu üzgün halimle daha fazla içimden geçenleri anlatamayabilirim.

Ginger’ı kaybettiğimde sizinle paylaştığım yazıyı aynen noktasına, virgülüne dokunmadan tekrar sizinle paylaşıyorum.

Aynı hisleri hatta milyon kere daha fazlasını hissediyorum şu an.

 
Melek Ginger, Nurseli, Begüm, İvanka, Ayşe…

 
Japon balığı kurbağa gözlerle şeşi beş bakarak, bir o gözü bir öbürünü kapayarak da yazı yazılırmış... Hatta yazarken ağlamaktan böğürülür, gözyaşları laptopa düşer, bazı harfler ıslandığından teklemeye başlar, ama yazı yazılırmış...

Beynin zonklayarak, için içini kemirerek, arada sağa doğru onun hep yattığı yere bakarak, "niye yok artık" diyerek, yazı yine yazılırmış… Bu yazı onu anlatacağından zaten yazmak gerekirmiş, hem paylaşmak hem de onu anmak adına yazılırmış yani... Herşeye rağmen ben de yazıyorum çokca zorlanmama rağmen…

Ginger melek oldu yaklaşık dört saat önce...

O da çok çabaladı biz de ama olmadı. Ecelle ve Allah'ın yazdığı yazıyla pazarlık olmuyor işte.

Canımız çok yandı bu gece, benim de, Begüm'ün de, Ivanka'nın da, Nurseli'nin de... Zaten günlerdir yanıyordu ya, o da ayrı. Şimdi belki aranızda şunu diyenler çıkabilir; "Babalar, analar, evlatlar gitti, ee senin acın alt tarafı bir köpek"... Bunu diyenlere de birkaç lafım olur da neyse...

Ginger ve oğlu Buffy ben eski evimdeyken benimle yaşıyorlardı. Ben yeni eve geçerken onları yanıma alamadım eski eşimde kaldılar, en azından bir süreliğine... Niyetim sonradan almaktı elbette, ama öyle şeyler yaşadım ki uzunca bir süre kendimi, evladımı, hayatımı düşünmeye daldım ve onlara zaman ayıramadım. Kendi önünü göremediğin günlerde başkalarını düşünemiyorsun işte.

Tam yeni ev, yeni hayat ve bazı şeyler belirginlik kazandığında kızıma; "Hadi beş on güne köpeklerimizi de yanımıza alalım" dediğimde, bir gün kızım ağlayarak beni aradı ve dedi ki; "Anne Ginger gelemez şimdi, çünkü çok hasta... Geçen gün ayağını yere basamamış veterinere götürdük, kanser olduğunu söylediler..."

O an bittim ben... Kendimi suçladım; "Aptal kadın, bak zaten yaşı var bir de yalnız kaldı ve terk edildi duygusuyla, kendi kendini hasta etti…" dedim.

Hemen Ginger'a bu teşhisi koyan veterinere gittim, bir girdim ki bizim oğlan bırakmış yaşamayı.

Nesi olduğunu sordum, "Kanser" dedi.

Nasıl bu teşhisi koyduklarını sordum, kan sayımına bakarak dediler.

"Peki, çare ne?" dediğimdeyse; "Bence uyutmak, iki gündür yürümüyor bile, çiş, kaka da yok" dedi.

Ginger'in yanına gittim, onu sevdim, "Ayağa kalkıyorsun oğlum" dedim. O sırada evi aradım ve Ivanka'yı çağırdım. Ginger Ivanka'nın eline geldiğinde sekiz aylıktı.

İki kadın Ginger'ı zar zor yürüyüşe çıkardık, onunla konuştuk. Bizim oğlan beş dakika'ya kalmadı hem çiş hem de kaka yaptı.

Veteriner kliniğine geri dönünce, yatacağı yeri gördük oğluşun, veteriner hekim de dedi ki; "Ben sabah akşam iğnelerini yapacağım ama en fazla , iki gün yaşar."

"Hayır, ben oğlumu yanıma alıyorum, madem bu kadar hasta bizimle kalsın, siz de gelip iğnelerini yapın." dedim.

Eve geldik paşa Ginger'la, hemen ona bir yatak yaptık. Başının altına kalp yastıklar koyduk, elimizden geldiğince şımartmaya başladık.

Bizimki de başladı mı canlanmaya...

Ben zaten beş hekimden aynı şeyi duymasam rahatlamam. Lalin adlı okurum da beni uyarınca, hemen aklıma yeryüzünün en deli, en özel kadını, Veteriner Hekim Nurseli'yi aramak geldi. (Ginger bir yaşındayken bir hastalık geçirmişti, yine Nurseli'yi aramıştık. Hatun kapıdan girince Ginger'ı direk dudaklarından öpmeye başlamış, ben de içimde “öh” demiştim, bu kadar da olmaz yani…)

Nurseli bu kadar çabuk, sadece bir kan tahlili sonucu kanser teşhisine şiddetle karşı çıktı.

"Yarın bu oğlanı sabah altı'da alıp fakülteye götürüyorum" dedi. On iki gibi geldiler, Ginger tamamıyla check up'tan geçmiş.

Sorun kanser değil kalp... Kalbin bir kısmında vuruş yok ve akciğerler su toplamış.

Nurseli Ginger'ı eve bırakıp gitti. Dönüşte elinde on kutu hap, beş iğne ve değişik mamalarla geldi.

Ben, Begüm ve Ivanka salak gözlerle baktık bu kadına, ne yapacak diye... Ne mi yaptı Nurseli? Sabah akşam eve geldi, Ginger'a ilaçlarını verdi. Yemek yemeyen oğlana gerekirse ağzına zorla tıkarak yemek yedirdi. Yanına yattı, ona enerjiler verdi, meditasyonlar yaptı. (Nurseli meme kanserini yenmiş, yerle bir etmiş bir kadındır ayrıca)

Sevildiğini de bildiğinden olsa gerek, başladı mı bizim Ginger hareketlenmeye, dolaşmaya, bahçeye tuvalete çıkmaya, hatta kedileri kovalamaya…

Bizler de Ginger'ı evin kralı ilan ettik mi... Tavuk kaynar, etler lime lime, suyu ayrı, içine ekmek çorba Ginger'a...

Dalak evin vazgeçilmezi oldu. Günlerce pişirdik, evde ne koku ama önemli değil ki, Ginger'a kan yapmasıydı en önemlisi…

Bizim koca oğlan iyice canlandı mı, sanki hiç hastalanmamış gibi... Eee sizler de enerjiler yolladınız, kendisine de anlattım. Hatta resmini çekerken başladı mı poz bile vermeye...

Diğer hekimin, "Hemen uyutmak lazım" demesinin üzerinden de yirmi gün geçti mi, başladık mı evde sevinç nidaları atmaya...

Elimizden köfteleri sucukları götürüp, her gün bir francala ekmek yemeye başladı mı koca danam...

Kan değerleri yükselip bizi mutlu etti mi... Hatta zamanında benim kullandığım kalp ilaçlarımı kullanıyor diye, "Sen de mi Brütüs Ginger?”dedim.

Sarılarak uyuduk mu? Begüm, ben, Nurseli, Ivanka evde halaylar çektik mi?

Her şey böyle güzel giderken, biz Ginger'a dair hayaller kurarken, bir anda tepe taklak olduk.

İki gün önce Ginger bir anda kötüleşti, yemeyi içmeyi bıraktı. Bakışları değişti, suratımıza bakmamaya başladı. Kafasını hep duvara yasladı. Biz adını söyleyince hafif göz kırpıp kafasını sanki "beni benimle bırakın" dercesine çevirmeye başladı.

En son Nurseli yine fakülteye götürdü ve dediler ki; "Kalbi çok zayıf, yaşı da on bir."

Tüm gün Ginger yerinden kalkmadı. Birkaç kere oğluşum kalkmaya çalıştı ama başaramayıp yere düştü. Altına çiş yapmaya başladı. Altına yapınca da kendine kızıp "ıhh.. ıhh.." diye sesler çıkarttı.

Kime danıştıysam, "Artık uyutun" dediler.

En uyutmamak taraftarı olan Nurseli'mize sordum, "Gelip bakiyim" dedi.

Geldi.

"Ginger komada… Yapılacak bir şey yok…" dedi.

Ben, Nurseli, kızım, Ivanka hepimiz aynı fikirdeydik. Allah'ın verdiği canı Allah alsın diye bekledik yirmi dört saat boyunca... Ama Ginger can vermedi, inledi, kasıldı ve çok acı çekti. Büyük konuşmuşum, kimseye ötenazi yapılmasın, Allah'çılık oynanmasın diye... O acıya karşı duramadım... Nurseli, ben, Begüm dualarımızı okuduk, Ivanka da kendi dualarını... Ginger'ımızı öptük, "Cennet'e, Allah'ın yanına gidiyorsun" dedik. "Işıklar seni sarsın" dedik, ağlayarak, debelenerek o iğneyi yaptık ve oğlumuz melek oldu. Acıları dindi, suratında bir gülümsemeyle huzur belirdi.

Haaa şimdi biz nasıl mıyız? Bombokkkk... Toparlanacağız inşallah…

Öleceğini bilerek yaşayan tek canlının insan olduğu söylenir. Ama bence hayvanlarımız da bizi terk edecekleri zamanın yaklaştığını hissediyorlar.

Her çocuğun muhakkak bir hayvan sahibi olması gerekiyor bence. Çocuklara küçüklükten hayvan sevgisinin aşılanmasının,onların hayvanlardan soğutulmamasının gerektiğini düşünüyorum.

Böylece çocuklar empati yapmayı, koşulsuz sevgiyi ve paylaşmayı da

daha iyi öğreneceklerdir. Hayvanlarla paylaşımı olmuş olan çocuklar,

olmayanlara göre insanları da daha çok severler. Ayrıca hayvanların,

çocukların fiziksel, sosyal, duygusal ve bilişsel fonksiyonlarının gelişmesinde büyük faydası olduğunu biliyorum.

Ginger adı bir simge... Çocuklarımıza hayvanları sevmeyi, onları korumayı, onların da yaşam haklarının olduğunu öğretelim. Onları sevmek için evinizde olmalarına da gerek yok, sokaktaki hayvanları taşlamayı değil, sevmeyi öğretin önce çocuklarınıza... Onlara artan yemeklerinizi koysunlar, su koysunlar... Evinde hayvanı olan bir çocuk, bu bir balık bile olabilir... Asla başka bir canlıya kötülük yapmayı düşünemez, hele hele eline bir silah alıp da adam öldüremez. Hayvan sevgisi böyle bir şey işte...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI