Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kaddafi’ye kardeş nasihatı

PSİKOLOJİDEKİ Pavlov şartlanmasından olacak, fotoğraf veya ekranda ne zaman Muammer Kaddafi’nin meymenetsiz suratını görsem bilinç kontrolümü o an kaybediyorum.

Otomatik refleks beyin irademe itaat etmiyor. Yukarıdaki İvan Pavlov’un zil çalınca ağzı sulanan deney köpeği gibi benim de aklıma derhal Necmettin Erbakan geliyor.
Çünkü hatırlayın, mazinin RP lideri Başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz, 1996 sonbaharında yaptığı ilk iş Libya’daki “kardeşini”(!) tavafa gitmek olmuştu.
Ve Berberî meczup orada kendisine resmen fırça attı ki, bizimkisi güzelce sineye çekti
Ya Rabbi şükür, Kaddafi  bu muameleyi yaptıkça Erbakan uğurlu ayağıyla çöle mucizevî rahmet götürdüğünü mü sandı ne, kılını hiç kıpırdatmadan Fizan Bedevisinin devetüyü çadırda ülkemize verip veriştirmesini ve de üstelik “nasihat”(!) buyurmasını şapur şupur yuttu.
Sonra yurda döndüğünde de “kardeşimle görüş teatisinde bulunduk” deyiverdi.

İMDİİ, düşünün ki bu rezil küstahlığa yeltenen “kardeş” öyle Nuh-u nebi zamanında falan değil, henüz yüzyıl önce Payitaht’tan yönetilen eski Trablusgarp eyaletimizin albayıdır.
Çarıklı olmasa bile İtalyan sömürge alayından yetişme bir “cellâbalı erkân-ı harp”tir.
“Yeşil Devrim” diye uydurduğu ideoloji baştan sona kadar bir hezeyan; yüz seksen derece zıtlarla dört bir yana savurduğu dış politika tam bir arapsaçı; “Cemahiriye” diye yutturduğu rejim ise sıfatların bütün anlamıyla despotik ve nespotik bir diktatoryadır.
Hadi, sabahtan akşama dek “kif” üfürdüğüne ve Bulgar hemşirenin “şefkatinden” ayrılmadığına dair rivayetleri es geçeyim, özel hayatıdır ve ne halt yerse yer!   
Her halükarda, böyle bir adamdan azarı kabullenmiş Erbakan imajını benim de hep Kaddafi’yle yan yana getirmemi o Pavlov şartlanması çerçevesinde yadırgamamak gerekiyor.

PEKİ, yukarıdaki Kaddafi ve kırk küsur yıllık iktidarı artık gidici mi?
Günlerdir Bingazi’den sızan katliam haberleri ve isyanın başkent Trablus’a sıçradığına da dair dünkü bilgiler göz önüne alınırsa ilk bakışta “evet” cevabı daha ağır basıyor.
Ancak dikkatinizi çekerim, “ilk bakışta” diye kasten vurguladım.
Çünkü “son bakışta” ne olabileceğini kestirebilmek bilinmezlik arz ediyor.

BİLİNMEZLİK arzediyor, zira her şeyden önce şunu saptayalım:
Arap Âlemi yanlış önyargıların aksine zaten yekpare bir bütün değildir.
Hele hele Libya toplumu “Yasemin Devrimi”ni başlatan cidden modernist veçheli bir Tunus’tan ve “Nil İhtilali”ni gerçekleştiren nispeten şehirli bir Mısır’dan çok farklıdır.
Bu ülke kabile ilişkilerinin henüz tam çözülmediği bir sosyolojik zemine oturmaktadır.
Kan ve aşiret bağları, hâlen yine arbede yaşanan Yemen’e ve kısmen de Cezayir’e benzer biçimde hem muhalifler, hem taraftarlar açısından çok ciddi faktörlerdir.
Artı, Trablusgarp diktatörünün kırk yıllık iktidar boyunca kendisine her bakımdan bağımlı ve sayısı hiç de yabana atılmayacak oranda ayrıcalıklı bir sınıf yarattığı da doğrudur.
Ordu ve milisler de söz konusu sınıfın silahlı gücüdür. Zaptiyesi ve muhafızlarıdır.
Nitekim Muammer’e varis ikinci mahdum Seyfülislam Kaddafi’nin “iç savaş olur” diye meydan okuması muzır familyanın öyle kolay pes etmeyeceğine dair ciddi bir delilidir.
İşte tüm bunlar hesaba katıldığında da, dün ben bu satırları yazarken despotun kaçtığı şayiaları yayılsa bile “Rehber” döneminin bittiğine dair hüküm vermek için vakit erkendir.

OLSUN, yine de bitti! Bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün Abbas yolcudur.
Eh sonra da bakarız, Erbakan 1996’da Kaddafi’den dinlediği “nasihatleri”(!) bu defa ona tekrarlamak için herhangi bir sürgün çadırındaki “kardeşini” ziyarete gidecek mi?

X