Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Kaçıramazlarsa öldürüyorlar

    Hürriyet Haber
    23.01.1999 - 00:00 | Son Güncelleme: 23.01.1999 - 00:01

    Bayan Hakiki, altmışbeş yaşında bir İranlıydı. Ülkesinden kaçmak zorunda kalmış; Türkiye'ye geçebilmek için bir çeteye binlerce dolar ödemişti. Zengin bir kadındı. İnsan tacirlerinin, ‘VİP servisi’ hizmetinden yararlanmıştı. Sınırda kullandığı sahte pasaport birinci sınıftı! Türkiye'ye adımını atınca özel bir araç onu almış, Ankara'ya kadar getirmişti. Bedelini ödeyince rahat bir yolculuk yapmıştı.

    Bir eve yerleştirildi. İlk fırsatta bir bankaya gidip yanındaki 80 bin doları güvenceye aldı. Gönül rahatlığı içinde hazırlıkları beklemeye başladı. Kanada'ya uçabilmesi için yeni bir pasaport düzenlenecekti. Şebeke, faaliyete geçti. Kanada'da, Bayan Hakiki yaşlarında bir İranlı'nın pasaportu ve ikamet belgesi bulundu. Satın alındı ya da çalındı! İstanbul'a gönderilen belgelerdeki fotoğraflar, özel laboratuvarda söküldü. Yerine Bayan Hakiki'nin yeni fotoğrafları yapıştırıldı ve müjde verildi. Hemen uçak biletini alan Bayan Hakiki, bankadaki parasını çekmek istedi. İşte o zaman şebeke elemanları ‘dostça’ uyardılar:

    - O kadar parayla Kanada'ya giremezsin. Paran bankada kalsın biz sana sonra göndeririz.

    O güne değin çok iyi davranmışlardı. Yaşlı kadın, sözlerinden şüphe bile etmedi. Bankadaki parasını çekebilmeleri için vekalet verdi. Sahte pasaportla Türkiye'den çıkışı sorun olmadı.

    Kanada'ya gittikten sonra Türkiye'yi aradı. 80 bin dolarını göndermelerini isteyecekti. Ama kimseyi bulamadı. Şebeke elemanları bankadaki parayı çekmiş, ortadan kaybolmuşlardı. Yaşlı kadın, yabancı bir ülkede beş parasız kalmıştı. Üzüntüden kalp krizi geçirdi, öldü...

    1995'deki bu olay, binlerce örnekten sadece biri. İnsan ticareti, Türkiye'de, kârlı bir sektör. Yıllık cirosunun 700 milyon dolar olduğu hesaplanan bu sektöre uluslararası çeteler hakim. En yaygını da İranlı çeteler. Çoğunun geçmişi, İslam devrimi sonrasında binlerce İranlı'nın Türkiye'ye kaçtığı yıllara dayanıyor. Hala faaliyetlerini sürdüren bu şebekelerin bir ayağı İran ya da Irak'da, bir ayağı da Avrupa ülkelerinde.

    BİNBİR YOLU VAR

    İnsan kaçırmanın binbir yolu var: Sınır kapısından kısa süreli vizeyle ya da sahte pasaportla çıkmak. TIR'ların gizli bölmelerinde saklanarak geçmek. Dağlardan yürüyerek, Doğubeyazıt ya da Yüksekova'ya ulaşmak. Her kaçış yolunun tarifesi farklı. Anlaşma, sınırı geçince bitiyor.

    Ücreti ödenirse, şebeke elemanları sınırın bu tarafında karşılıyor. Kaçaklar, Ankara ya da İstanbul'a götürülüyor, buradaki evlere, otellere yerleştiriliyorlar. Bekleme dönemi başlıyor. Durum uygun oldukça isteyen istediği ülkeye gönderiliyor. Sahte pasaportla ya da yine sınırdan kaçak yollarla...

    Bazen de Batı'ya açılan sınır kapılarında durum uygun olmuyor, kimseyi gönderemiyorlar. Barındıramayacakları kadar insan yığılıyor. O zaman polise ihbar ediyorlar! Türk polisi kaçakları yakalayınca şebeke rahatlıyor. Tabii ücretlerini önceden tahsil etmiş oluyorlar. Avrupa ülkelerine gitmek isteyenlerden 5-6 bin dolar, Kanada'yı tercih edenlerden 10-11 bin dolar...

    Bu şebekelerden birini yönetenler, İranlı iki kardeşti. Yıllar önce Türkiye vatandaşlığına geçmişler, büyük olan Rej Debbaghzade Akbari, İlyas Güven, küçük kardeşi Turej Debbaghzade Akbari ise Taner Güven adını almıştı. Ankara'da Tunalı Hilmi Caddesi üzerinde bir döviz bürosu açmışlardı. Kocaman ‘Taner Döviz’ tabelasını, iyi döşenmiş büroyu gören kaçak İranlılar, onlara güven duyuyordu. Büroda sık görülen polisler ile iki kardeşin dostluğu da kaçakları rahatlatan başka bir unsur oluyordu.

    O kadar güveniyorlardı ki, yanlarında getirdikleri paraları Güven kardeşlere teslim ediyorlardı. Karşılığında ise iki kardeş, belge niyetine, miktarı yazıp imzaladıkları küçük kağıt parçalarını veriyorlardı.

    1997 Martı'nda olan oldu. Güven kardeşler bir gece ortadan kayboldular. Nereye gittiklerini kimse bilmiyordu! Binlerce dolar kaptıran kaçaklar, 89/7-8 numaradaki büronun kapısında günlerce bekleştiler. Kimileri geceleri kapının önünde yattı. Ama iki kardeşten bir daha haber alınamadı.

    Geride kulaktan kulağa aktarılan söylentiler kaldı. Şebeke, 10 yıldır binlerce İranlıyı Batı'ya kaçırmış, büyük paralar kazanmıştı! İnsanların paralarını dolandırmakla kalmamış; genç ve güzel kaçak kadınları da kandırıp birlikte olmuşlardı...

    ÖLÜ TAKLİDİYLE KURTULDU

    Türkiye'den gizlice çıkarak Avrupa'ya ulaşmaya çalışan mültecilerin işi zor. Çoğu, yol, iz bilmedikleri için ‘insan tacirleri’nin eline düşüyor. Onlar da bu insanları çürük teknelere ya da TIR'ların arkasına, tankerlerin içine tıkıştırıp sınırdan kaçırmaya çalışıyor. Sanki ölüm peşlerinden koşuyor! Umuda doğru çırptıkları kanatları kırılıyor bazen. Batan teknelerde boğulan hamile kadınlar, kuytu köşelerde öldürülenler o kadar çok ki...

    1989 baharıydı. Jandarma, Meriç kıyısında bir ceset buldu. Akşama doğru da katiller yakalandı. Fazla uzaklaşamamışlardı. Suçlarını kabul ettiler. Cinayeti anlattılar: ‘‘İki İranlıyla Yunanistan'a geçirmek için anlaştık. Parayı peşin aldık. Meriç'ten botla geçerken pasaportlarını ve paralarını istedik. Karşıya geçince vereceğimizi söyledik. Pasaport ve paralarını alınca küreklerle kafalarına vurduk. Öldüklerine emin olunca ikisini de suya atıp kaçtık.’’

    İki kişiyi öldürdüklerini söylüyorlardı. Ama ortada bir ceset vardı. Jandarma öbür cesedi bulamadı. Çünkü genç olanı, ölü taklidi yapmıştı. Katiller uzaklaşana kadar beklemiş, sonra kaçmıştı. Genç adam, uzun bir zaman sonra Ankara'da ortaya çıktı. Avrupa'ya gitmek için umudunu kesmemişti. Bu kez resmi yolları denedi. Uzun süreceğini anlayınca vazgeçti. İstanbul'a döndü, rastladığı ‘insan tacirleri’ ilkinden insaflı çıktı. Sınırın öbür tarafına gerçekten geçirdiler onu...

    İLTİCAYA KİLO ENGELİ

    Batı'ya gidebilmenin yasal yolları da mevcut. Türkiye'ye girip 10 gün içinde polise başvuranlar, ardından BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne başvurup sığınma talebinde bulunabiliyor. Mülteci statüsü verilenlere bazen iki yılı bulabilen bekleme döneminde asgari ücret düzeyinde para yardımı yapılıyor. Ve onu kabul edecek üçüncü bir ülke aranıyor.

    İşte bu aşamada sayısız engel çıkıyor. Sağlık, bu engellerden sadece biri. Mülteciler, dişlerinden tırnaklarına kadar sıkı muayeneden geçiriliyor. Kimi zaman şişmanlık, kimi zaman böbrek yetmezliği, Batı'nın reddetme gerekçesi oluyor.

    İranlı bir mülteci ve eşini, Batılı bir ülke kabul etmişti. Son olarak sağlık muayenesine gittiler. Döndüklerinde yüzlerinden felaket okunuyordu.

    - Ne oldu, bir sorun mu çıktı?

    - Evet, ‘Sende fazla yük var’ diyorlar.

    - Eee ne olacak sen de eşyalarının bir kısmını bırak öyle git.

    - Bırakamam efendi. Fazla yük karımda.

    O zaman anlaşıldı ki, eşinin şişmanlığı problem olmuştu. Adama, ‘‘Karın uçakta bir koltuğa sığmaz. Nasıl götürelim?’’ denmişti! Benzer sorunlar, en çok Kuzey Irak'tan gelenlerde yaşanıyordu. Körfez Savaşı sonrası bölgede ortaya çıkan otorite boşluğu, sağlık alanında felakete neden olmuştu. Ne doğru düzgün hastane, ne ilaç, ne de doktor bulunabiliyordu. Böyle olunca ciddi sağlık problemi yaşayan insanların tek çaresi Avrupa'ya gitmekti. Batı ise çoğu zaman onları reddediyordu.

    Kuzey Iraklı bir aile, aynı düş kırıklığını yaşadı. Oğullarının böbrekleri çalışmıyordu. Kuzey Irak'ta tedavi imkanı bulunamamıştı. Altı yaşındaki çocuk, bir yaşında gibi duruyordu. Küçücük kalmıştı. Onları alacak ülke bulunamadı. Hep aynı gerekçe öne sürülüyordu. ‘‘Bizde zaten çok böbrek hastası var, kendi hastalarımızı tedavide bile zorlanıyoruz.’’ Adamın 10 gün içinde polise başvurmaması da sorun çıkardı.

    İşler bekledikleri gibi gitmeyince karı kocanın huzuru kaçtı. Sık sık tartışmaya, kavga etmeye başladılar. Her kavga, adamın karısını dövmesiyle noktalanıyordu. Sonunda adam, ayrılmak için bir gerekçe buldu: ‘‘Ben Gürcistan'a gidiyorum. Oraya girip çıkmak kolaymış. Oradan Türkiye'ye yeniden girer, polise başvuru meselesini böylece hallederim.’’

    Gidiş o gidiş. Bir daha dönmedi. Kadın, oğluyla bir başına kalakaldı...

    Mülteciliğin tanımı ve Türkiye

    Mülteci sorununda Türkiye'nin konumu ilginç. Bir yandan Doğu'dan gelen binlerce insan Türkiye'ye sığınıyor; bir yandan da Türkiye'den binlerce insan Avrupa'ya kaçıyor. Geçen yıl Avrupa ülkelerine sığınanların geldikleri ülkeler sıralamasında Türkiye birinci sıradaydı. Doğu'dan Batı'ya doğru büyük bir ‘nüfus aktarımı’ sözkonusu.

    Bu insanların hepsi gerçekten mülteci mi? Ekonomik nedenlerle refah ülkelerine göçetmek isteyenler, mültecilerin arasından nasıl ayıklanacak? Bu yanıtı zor bir soru. Sadece mülteciliğin tanımı belli: ‘‘Irkı, dini, milliyeti ya da siyasal görüşü nedeniyle zulüm görmekten haklı sebeplerle korkan, vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu korkudan dolayı sözkonusu ülkeye dönmek istemeyen ya da dönemeyen kişiler.’’ (1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme)

    Bu kapsama girmek için yalan söyleyen, sahte belge düzenleyenlerin sayısı asımsanacak düzeyde değil. Türkiye'ye kaçan insanların bir bölümü için de bu geçerli. Ancak çoğu kez gerçeğe ulaşabilmek çok zor. Sorunlardan biri de Türkiye'nin, Doğu ülkelerinden mülteci kabul etmemesi ve 1951 Sözleşmesine çekince koyan iki ülkeden biri olması. Türkiye, Doğu'dan gelenlere mültecilik statüsü tanımıyor; sadece üçüncü bir ülkeye gidene değin geçici ikamet izni veriyor. BM, çekincenin kaldırılmasını istiyor, Batı'ya ekonomik nedenlerle gitmek isteyenlerin böylece engelleneceğini savunuyor. Türkiye ise farklı görüşte. Hem göç dalgasının büyüyeceği, hem de bu yükümlülüğün altından kalkamayacağını öne sürüyor. Avrupa'nın barajı olmaya hiç niyeti yok...

    Bazen de Batı'ya açılan sınır kapılarında durum uygun olmuyor, kimseyi gönderemiyorlar. Barındıramayacakları kadar insan yığılıyor. O zaman polise ihbar ediyorlar! Türk polisi kaçakları yakalayınca şebeke rahatlıyor.



    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı