Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kaçıp giden şapka; idama kalkan parmak

Başbakan Tayyip Erdoğan, mealen, “askeri darbe endişesi” duyup duymadığına ilişkin olarak Pazar günü TRT’de yayınlanan programda kendisine sorulan bir soruya “Bu hissin içinde olmadım. Bundan önce de olduğu gibi de kalkıp bırakıp gitmem. Gereğini yaparım” dedikten birkaç saat sonra aynı konuda şunları söylemişti:

“Bu ülke demokrasiye yönelik müdahale ve tehditlerle karşı karşıya kaldı. Ve bazıları vicdanı hiç sızlamadan bu ülkeye bunlara teslim etti. Fötr şapkalarını alıp kaçanları bu ülkede çok gördük.”

Gönderme yaptığının Süleyman Demirel olduğunu cümle âlem biliyor. Nitekim Süleyman Demirel, vakit geçirmeden Radikal’de Murat Yetkin’e, Milliyet’te de Güneri Cıvaoğlu’na yetiştirdiği cevaplarda “demokrasi havariliği”nden vazgeçmiyor. “Şapkasını alıp gitmesi”ni, yani askeri müdahale karşısında eğilmesini parlamentoyu açık tutmak için yaptığı bir “feragat” halinde takdim ediyor.

Murat Yetkin’e “Başbakan’ın şapka diyerek beni kast ettiği şüphe götürmez. Bu göndermeyi yapan muhterem Başbakan dünkü güneşle bugünkü çamaşırı kurutmaya çalışıyor. Şapka, 63 yıllık çok partili hayatımızdaki buhranlar birine tekabül eder; o da 12 Mart 1971 muhtırasıdır… Muhtıra diyor ki, hükümet istifa etsin, parlamentodan tarafsız isimlerle hükümet kurulsun… O günkü koşullar içinde yapılacak şey, en zararla bu işi bitirmekti. Biz zarar gördük, ama milleti kurumlarla karşı karşıya getirmedik, parlamentoyu kurtardık. Zamanın getirdiği şartlar başkadır. Bizim yaptığımız dışında bir şeyi o koşullarda kimse yapamazdı…” diyor.

Güneri Cıvaoğlu’na da benzer sözlerle meramını anlatmış: “’Şapkayı alıp gitmek’ sözü 12 Mart 1971 muhtırasıyla siyasete girdi. Haksızlık ediliyor. O gün tek hedefimiz parlamentoyu açık tutmaktı, bunu da sağladık. Bu nedenledir ki 2 yıl sonra ben gene Başbakan oldum… Erdoğan bu konuları ayrıntı bilmeden konuşuyor…”

Biz biliyoruz. Tüm ayrıntılarıyla. O dönemi yaşadık. 12 Mart 1971 muhtırasının sillesini ağır sonuçlarıyla biz yaşadık. Ayrıntılarını biliyoruz.

Ayrıntı olmayan, “işin esasını” da hiç unutmadık. Süleyman Demirel’in kurtardığı, açık tuttuğu o parlamento, Cumhuriyet tarihimizin en büyük cinayetlerinden birine imza attı: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf İnan’ın askeri mahkemeden, sıkıyönetim mahkemesinden çıkan idam kararlarını onayladı.

25 yaşında tek bir kişinin kanına girmemiş, canını almamış üç insanın vicdansızca ipe gönderilmesini önlemek için, ülke içinde-dışında müthiş bir kampanya yürütülmüştü. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkında verilen idam kararının infazı ancak parlamento onayı ile mümkündü. Ve parlamentoda çoğunluğu elinde bulunduran Süleyman Demirel’in partisinden kalkan parmaklarla daha 25 yaşında, üç fidan gibi insan darağacına gönderildiler.

***               ***           ***

Süleyman Demirel, “parlamentoyu açık tutması” sayesinde 2 yıl sonra tekrar Başbakan olduğunu hatırlatırken, “Muhtırayı verenlerden Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Gürler’i tüm tehdit ve baskılara rağmen parlamento cumhurbaşkanı seçmedi” diye “demokrasi namına” bir övünç payı çıkartıyor.

Doğru. Faruk Gürler’i “tüm baskı ve tehditlere rağmen” o parlamento cumhurbaşkanı seçmezken, bu, Süleyman Demirel kumandasındaki büyük ölçüde Adalet Partisi’nin direnci sayesinde ve Bülent Ecevit’i destekleyen CHP’lilerin o dirence katılmalarıyla mümkün olmuştu.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararları TBMM onayı için geldiğinde, İsmet İnönü dahil tüm CHP’liler buna karşıydılar. Süleyman Demirel, bir yıl sonra Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçtirilmesi konusunda “tüm baskı ve tehditlere rağmen” karşı koymayı bilirken, niçin benzeri bir direnç ortaya koymadı?

Bunun cevabını kendi akıl yürütmesiyle, daha önce yaptığı gibi, “zamanın getirdiği şartlar başkadır” sözleriyle kestirip atarak kolaylıkla verebilir. Yani 1972 yılında “zamanın şartları” 25 yaşında üç gencecik insanın ipe gönderilmesini önleyemez ama 1973 yılında öyle “zamanın şartları söz konusudur ki, “tüm baskı ve tehditlere rağmen” Faruk Gürler’i cumhurbaşkanı seçtirmez ve sanki bir “demokrasi efsanesi” oluşturmuş gibi bugün şişinirsiniz.

Süleyman Demirel işte budur. Türkiye’nin demokrasi serüvenine muazzam tahribat yapmış bir tarihi şahsiyet. Yaklaşık yarım yüzyıldır siyaset sahnesinde. Şapkasını kaç kez alıp, sonra başbakanlığa geri döndüğünün sayısını unuttuk. Cumhurbaşkanlığı da yaptı. Cumhurbaşkanlığı sırasında “son askeri müdahale”ye, 28 Şubat Postmodern Darbesi’ne riyaset etti.

28 Şubat Süreci’nde perde arkasından oynadığı role ilişkin yandaş çevrelerinin gerekçesi aynıydı: Parlamentoyu açık tutmak. O açık parlamento ise milletvekili pazarlarının, askeri baskı altında entrikalarla hükümetlerin bozulup yapıldığı bir siyaset agorası idi.Daha önce “açık kalması” için üzerinde titrediği parlamento da, onun orkestra şefliğinde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını ipe göndermek gibi bir “tarihi işlev” görmüştü.

Askeri müdahaleler karşısında “şapkasını alıp gitmek”şöhretinin sahibi Süleyman Demirel’in açık tuttuğu parlamento dönemleri yaptığı anayasa değişiklikleriyle, MGK’ya verilen rol ile Türkiye’de 27 Mayıs’la birlikte önü açılan “askeri vesayet rejimi”nin yerleşmesine ve kurumsallaşmasına zemin oluşturmuştur.

Türkiye’de bugün halâ “askeri vesayet rejimi”nden kurtulmak için çırpınıyor. Türkiye’de halâ çok güçlü tortuları bulunan “askeri vesayet rejimi”nin yerleşmesinde –paradoksal biçimde- “arslan payı” Süleyman Demirel damgası taşıyan dönemlere aittir.

***              ***           ***

Süleyman Demirel’in “tarihi değerlendirme” anlamında haklı olduğu bir yön var. 12 Mart 1971 muhtırasından söz ederken “Ondan 11 yıl önce 27 Mayıs 1960’da Türk Silahlı Kuvvetleri tabanından gelen bir hareketle, seçilmiş Meclis, seçilmiş hükümet ortadan kaldırılmıştır. Anayasa çiğneniyor bahanesiyle Anayasa ortadan kaldırılmıştır. Yeniden seçim olup 1965’te biz yüzde 53 oyla iktidara geldiğimizde zor bir dönemdi; devletle toplum arasında ayrılık fazlaydı. 1969’da yeniden iktidar olduk, ona rağmen muhtıra geldi” diyor.

Doğru söylüyor. Aynen dediği gibi oldu. O da 12 Mart 1971’den başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, bu kez, “tavanı”ndan gelen hareketlere ilişkin “teslimiyetçi” politikayı benimsedi.

Başka türlü yapabilir miydi? Başka türlü davranabilir miydi?

Bilmiyoruz. Gerçekleşmemiş bir tarih üzerinde konuşulmaz. Anlamsız olur. Ancak, eğer Süleyman Demirel, “şapkasını alıp gitmek” yerine “direnseydi” Türkiye’nin ve demokrasinin kaderi mutlaka bugünkünden farklı olurdu. Tarih başka türlü yazılmış olurdu.

Demokrasiyi ilkesel olarak savunan bir liderin Türkiye’ye katkısı bambaşka olurdu. Süleyman Demirel, o kişi değildi, hiç olmadı.

Burada sözü, Berat Özipek’in dünkü Star’de “Özal Olsa Ne Yapardı?” başlıklı yazısının son bölümüne bırakalım:

“Ak Parti bugün Türkiye’deki siyasi mücadelede demokrat güçlerin destekleyebileceği tek büyük aktör. Özal ANAP’ı da öyleydi. O zamanlar ideal bir demokrasi adına anti-Özal koalisyonuna katılan çevreler, alternatifin Demirel olduğu vahim gerçeğini ihmal etmişlerdir.

Ak Parti’nin alternatifleri de CHP ve MHP.

Ama alternatiflerini göz önüne almak, hükümetin demokrasi standardına teslim olmayı gerektirmez. Hukuk ve adalet mücadelesi de hükümetlerin ve liderlerin iradesine bırakılamaz. Bizim aşağıdan güçlü bir basınçla, daha ileri bir noktadan, tökezlediklerinde onları destekleyerek, yanlış yaptıklarında yüksek sesle uyararak çıtayı yukarı itmemiz gerek”…

X