Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kaçak gelin..

Eski kocamla çok tartışırdık. Aynı “War of The Roses” filmindeki Kathleen ve Michael gibiydik biz.

Allah acıdı da sonumuz onlar gibi bitmedi.…… (Gerçi bizim evde o büyüklükte bir avize yoktu. Eğer olmuş olsaydı, muhtemelen buna benzer bir durum da rahatlıkla yaşanılabilirdi.)
 
Her tartışma sonrası ikimizden biri pılını pırtını alıp bir otele yerleşirdi. Yirmi dört saati geçmezdi pişmanlık duyup, eve geri dönmemiz.

Tahmin ettiğiniz gibi genelde ben olurdum alıp başını giden. (Aklıma gelmişken, İstanbul’da hangi otelde kalınmalı, hangisinde ne yenmeli gibi sorularınız olursa rahatlıkla cevaplayabilirim.)

Yine bir tartışma sonrası, sabaha karşı saat 04:00 sularında bavulumu hazırlarken, bir anda aklıma bir değişiklik yapmak geldi. Yeterince gezmiştim ben bu şehirdeki otelleri. “Tamamdır” dedim, “Bu sefer rotam Londra. Vizem de  var nasıl olsa.”

 07:30 Londra uçağına atıverdim kendimi, bir baktım yanımdaki koltukta da Arto oturmakta. Sohbet, muhabbet, üç beş çimdik vardık Heathrow’a…

Aklıma geldi ki, telefon şarjım uymayacak yine bunların prizlerine.

Bir dükkana girdim, alayım diye… Tam o sırada çaldı benim telefon. Arayan kocam.

“Ayşe nerdesin, hangi oteldesin? Saçmalama bin bir taksiye geri gel eve.”

“Yok, valla gelemem hemen. Hele taksiyle hiç mümkün değil. Çünkü ben İngiltere’deyim.”

 Benim koca inanmadı tabii ki.

“Ya kızım bak tepem gittikçe atıyor haberin ola! Söyle çabuk hangi oteldesin?”

Baktım inandıramıyorum, kasiyere durumu ucundan anlattım, yardım istedim.

“Pilis tell may hazbınt det vi ar in Landın…”

Benim koca haliyle girdi şoka.

“Ayşe bu sefer kesin bittin sen! Sabah ilk uçakla hemen geri dönüyorsun!”

“Dur ya, bari gelmişken üç beş gün kalayım şurada….”

“Ayşeeeeeeeeee!........”

“Tamam tamam. Sabah gelirim geri. Bağırıp durma..”

İkinci telefon annemden geldi. En tehlikelisi de zaten oydu. Hadi öbürü elin adamı iki gün sonra unutur, delidir der geçer. Ama “Bayan Rotenmayır” annem aslaaaaa!.. Tüm hayatım boyunca,  yediğim bu haltın hesabını benden sorar..

“Ayşecim, ne haber napıyorsun?”

“İyiyim anne, Londra’dayım.”

“Ay ne güzel bir şey değil mi şu ‘gogle earth’, ben de dün gece Amerika’da dolaştım birazcık. İnsan bir anlığına kendini gerçekten orada hissediyor.”

“Ih yok öyle değil anne. Gerçekten buradayım ben. Bu sabah geldim yine kavga ettik de…”

“Ayşe sen artık iyice kafayı yedin! Hayatında bir kere de normal ol be kızım. Bıktım usandım seni takip etmekten. Ben mi dedim sana git evlen on dokuzunda? Evlenicem dedin, İngiltere’den okuldan kaçtın geldin. Şimdi de kocanla kavga edince İngiltere’ye mi gittin? Yok ben senle artık baş edemiyorum. Şimdi babana da söylicem. Paran pulun var mı yanında? Nerede kalıcan? Kocanın haberi var mı?....”

İşte o an aklıma geldi. Param sadece cebimdeki ikiyüz dolar. Kartlarımın provizyon verme ihtimalleri ise neredeyse sıfır.

Gerçi nasıl olsa sadece yirmi dört saat kalıcam. Bu para taksiye, yemeğe yeter. Bir de kartlardan biri bir kıyak yapıp oteli hallederse iş tamam.

Refah günlerimde kapısından içeri girdiğim otelime bu sefer çulsuz bir giriş yaptım. Odamı hallettim, sıra geldi ödemeye. Yok maalesef yok. Hiçbir kart provizyon vermiyor. Rezalet!

“Nakit ödeyin isterseniz” diyorlar. “Oldu” diyorum, “Çıkar odada aç bilaç otururum, sabaha da Heathrow’a yürüyerek giderim.”

Elimde bavullar kaldım mı yağmurlu Londra sokaklarında…

Yapılacak tek şey var, o da “Bayan Rotenmayer’e başvurmak.

Aradım annemi anlattım halimi. On beş dakika kadar yedi bitirdi beni, sonrasında da bir adres verdi, bir arkadaşının moteli varmış “Git oraya” dedi. “Ben arkadaşımla konuşup halledicem. Aslında seni sokakta bırakmak vardı ya… Belki biraz yola gelirdin.”

Gittim otele, bana hemen bir oda verdiler elime de bir zarf, “Bu para sizinmiş buyurun. Oda parası almayacağız sizden, uçak saatinizi de söylerseniz ona göre otelin arabasını sizin için ayarlayacağız.”

Var mı böyle bir şey ya? Dört ayak üstüne falan değil kırk ayak üstüne düşmüştüm resmen.

Şıkıdım şıkıdım giyindim, odasında kalamadığım otelin lokantasına gittim. Piyanonun yanındaki bir masaya oturdum, kendime  bir bardak şarap söyledim. Tam o sırada bir çift yan masama geldi oturdu, kafamı çevirdim gelen çifte  baktım ve şok! Adam, Roger Moore! Yani James Bond…. Üç beş dakika sohbet ettik, dördüncü kadehte keyfim iyice yerine gelmişti. “İyi ki yaptım bu deliliği” dedim ve kocamı aradım.

“Ay kocacım beni sakın merak etme, keyfim de pek yerinde. Bir kere de seninle gelelim Londra’ya olur mu?”

NOT: Bu yazıyı yazarken resmen o günü dolu dolu  tekrar yaşadım. Yirmili yaşların kıymetini bilmek lazım. Ne kadar istese de, bir daha asla bir yirmilik kadar gözünü karartamıyor insan..

DİP NOT: Çok önemli bir sanatçıyı toprağa verdik bugün. Babamın amcamın çok eski bir dostu olan sevgili Aykut Oray'I... Geçtiğimiz hafta Kurtalan Ekspres'in lokomotifi Bahadır Akkuzu'yu...Bir süre önce de Vedat abi'yi... (Okyar)

İki tanesini ani kaybettik, diğerinin ise hasta olduğunu biliyorduk. Durdum düşündüm bugün hangisi daha dayanılması güç bir durum diye? Ölümün acısız olanı yok elbette. Ama eğer babamı üç ay hastanede yatmadan “küt" diye aniden kaybetseydim, toparlanmakta acaba daha mı çok zorlanırdım?  Yada öleceğim tarihi bilebilseydim ve şekline müdahale edebilseydim, aniden mi gitmeyi seçerdim? Yoksa bir süre hastalık yaşayıp evladımı, anamı, babamı alıştırarak mı terk-i diyar ederdim? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, yazarmısınız bana ?

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI