Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Kâbus 16'sındayken başladı

    İsmail TİPİ
    20 Ekim 1997 - 00:00Son Güncelleme : 20 Ekim 1997 - 00:01

    Haymanalı Selbiye Yıldırım'ın kaderi, henüz 16'sında çeşme başında değişti. Beş çocuk babası ve şimdi Ankara'da Refah Partisi'nin aktif yöneticilerinden olan Vahittin Yüksel'in kendisini kaçırmasıyla hayata küstü. Silah zoruyla kendini kaçıran adamın elinde yıllarca acı çekti. Sevmediği adamdan hamile kaldı. Bebeği doğar doğmaz Vahittin Yüksel tarafından bir İtalyan'a, kullanılmış bir otomobil fiyatına satılınca, yeni acılar başladı Selbiye için... Doğumdan sonra sadece iki dakika kucaklayıp, iki dakika sütünü verdiği oğlunu 20 yıl boyunca bir daha görmedi. Selbiye tam 20 yıl sonra Hürriyet'in yardımıyla oğluna kavuştu. Acılı anne, Silvano adı konan ve Katolik dinine göre yetiştirilen oğlunun boynunda kollarını kenetlerken hıçkırıklara boğuldu, kendinden geçip bayıldı. İşte Selbiye'nin gerçek bir zalimlik örneği olan hikayesi...

    Kaçırıldı, tecavüze uğradı, çocuğu doğar doğmaz satıldı... Selbiye yıllar sonra oğlunu buldu ama artık çok geçti...

    ''ŞU hayatta neler oluyor...'' Haymanalı Selbiye Yıldırım'ın acılarla dolu hayat hikayesini öğrendiğimde aklıma ilk gelen Rafet el Roman'ın bu şarkısı oldu. Sevmediği, ömürboyu tiksineceği bir adam tarafından kaçırılan, daha sonra zorla gurbete götürülen, hamile kalıp, karnında taşıdığı bebeği, daha doğar doğmaz bir İtalyan aileye, külüstür bir otomobil fiyatına, 2 bin 500 marka satılan Selbiye'nin hikayesi göz yaşartıyor.

    Bu satırları yazarken bile ürperdiğim hikaye, genç kızlık hayalleri kabusa dönüşen, tam 20 yıl doğduğu an kaybettiği evladının hasretiyle yanıp tutuşan, bir zalimin elinde acı üzerine acı çeken talihsiz bir kadının gerçek yaşam öyküsü.

    Haymanalı Selbiye, 1960 doğumlu.

    Genç kadın sadece ''O adam'' ya da ''P...k'' diye bahsettiği, gerçek adını zorunlu olmadıkça ağzına almadığı, halen Refah Partisi'nin Ankara İl Meclis Başkan Yardımcısı olan Vahittin Yüksel'in dikkatini ilk kez 13 yaşında iken çekti. O dönemde beş çocuk babası olan Vahittin Yüksel'den aradan yıllar geçmesine rağmen nefretle sözeden Selbiye film gibi öyküsünü şöyle anlatmaya başladı:

    EVİN GÖZBEBEĞİ

    ''Sekiz kardeştik, evin tek kızıydım. Anam, bana gözü gibi bakıyordu. Köyde komşumuz olan o adam, beni 13'ümde gözüne kestirmiş, peşime düşmüştü. Evli ve beş çocuk sahibiydi. Aramızda 17 yaş farkı vardı. Nikahlı karısından olan büyük kızı arkadaşımdı, aynı yaştaydık. Buna rağmen beni istiyordu. Çocuk aklım ile buna karşı çıkıyordum, ailem de beni ona vermeyeceklerini söylüyordu. Köyde hemen hemen yalnızdık, herkes gibi kalabalık akrabalarımız yoktu. Çocukluktan genç kızlığa adım atarken, o kişi tarafından hep rahatsız ediliyordum. Unutması için beni Ankara'ya dayımın yanına gönderdiler. Ailem, haberim olmadan beni amcamın askerde olan oğluna sözlemiş. 16 yaşıma yeni girmiştim. Bir süre sonra Ankara'ya dayımın yanına annem de geldi, birlikte köye dönecektik. Yolda, beni amca oğluna verdiklerini anlattı. İnanmak istemedim, ağladım, karşı çıktım, kardeşim saydığım adamın koynuna asla giremeyeceğimi söyledim.''

    Vahittin Yüksel o sıralar İsviçre'de çalışıyor. Selbiye'nin sözlüsü, yani amcaoğlu Zeki askerde olmasına rağmen köyde düğün yapılıyor. Zeki'ye izin verilmediği için düğününe gelemiyor. Selbiye şöyle devam ediyor: ''Babamın asıl amacı, evli ve beş çocuk babası olan, o çirkin emelli adamın benden umudunu kesmesiydi. Düğün sonrası amca evine gelin gittim, artık orada yaşıyordum. Askerden izin alıp gelemeyen amcaoğlumla nikahımız da kıyılmamıştı. Düğünün üzerinden 20 gün geçmişti. Kız arkadaşlarımla birlikte su almak için köyün başındaki çeşmeye gittim. Çeşme başında sıra beklerken kaderimin bana oynayacağı kötü oyundan habersizdim''.

    DAĞA KALDIRMA

    Selbiye, çeşme başında kova ve omuzluğuyla su sırası beklerken, yanlarına tozu dumana katan bir araba gelir. Çeşme başında duran arabadan üç kişi iner. Bunlardan biri Vahittin Yüksel'dir. Selbiye, üzerine çöken toz bulutu içinde irkilir. Hava o gün çok soğuktur ancak köyün güzeli, kara saçlı Selbiye'yi asıl titreten silahın namlusu olur. Vahittin, Selbiye'nin şakağına silah dayayıp zorla arabaya atarak köyü eteklerinde barındıran dağa kaçırır. Kaçırıldığı günden bu yana gözyaşları hiç dinmeyen genç kız ile daha çocuk yaşta kendine göz koyan erkekle dağın böğründeki mağaralarda birkaç gün geçirir. Vahittin kaçırdığı kızı daha sonra Konya'ya götürür. Oradaki akrabası, evli ve beş çocuk babası erkeği, henüz çocuk sayılacak yaştaki kızla birlikte görünce eve almak istemez. Vahittin'in kapı ağzındaki yalvarışları onları ikna eder. Aslında pek istenmeden bir hafta burada yaşarlar. Daha sonra Kulu'ya geçerek, askerlik arkadaşının yanında kalırlar. Vahittin sürekli adres değiştirip izlerini kaybettirmektedir.

    KARISI EVİ YAKTI

    Haber köyde yayılır. ''Selbiye'yi kaçırdılar'' sözleriyle köy çalkalır. Genelde sessiz ve içine kapanık bir yer olan Haymana'nın Yenice köyü bir anda hareketlenir. Bire bin eklenir. Kimi masum genç kıza acırken, kimileri dünyadan bi haber genç kıza, çirkin damgayı layık görür. Vahittin'in eşi, beş çocuk annesi Havva Yüksel aldığı haberle fenalıklar geçirir. Dövünüp ağlar, lanetler eder, hırsını alamayıp oturdukları evi yakar ve koca ocağını terk ederek anasının evine döner. Gerisini yine Selbiye'den dinleyelim:

    ''Kaçırılma olayım benden sonra en çok ailemi perişan etti. Yuvamız matem evine döndü. Kaçırıldığımı öğrenen anne ve babam mahvolmuşlar. Jandarma tüm aramalara rağmen bizi bulamamış. O adam, kaçırdığı günden beri beni İsviçre'ye götüreceğini söylüyordu. Çok yalvardım, beni bırakmasını, anama geri göndermesini dilendim. Beni hiç dinlemedi. Sevdiği için kaçırdığını söylemesine rağmen beni hep dövdü. Silah zoruyla, benden sonra ailemi de tek tek öldüreceği tehdidiyle, başımın altına koyduğu bıçakla korkutarak döve döve bana sahip oldu. Teni tenime değdiğinde boğulacak gibi oldum. Tiksindim, kustum. Kendisine karşı olan bu tiksinti ve nefretim ömür boyu sürecek. Bana zorla sahip olurken, tenime değen her yerini, her milimetrekareyi koparmak, parçalamak istedim. Yüreğim yandı. Tüm hayallerim, yaşam sevincim, mutluluğum kül oldu. Kaçırıldıktan bir ay sonra, beni çeşme başında kaçıranlar arasında olan Kazım adlı kişi ile birlikte İstanbul'a geldik. İstanbul'da bir gün bana pasaport çıkarttığını söyledi. Yaşım küçüktü. İlgili yerlere para yedirmiş, rüşvet vermiş anamın babamın imzasını taklit ettirip pasaport almış.''

    UMUT IŞIĞI

    Selbiye önceleri sadece adını duyduğu İstanbul'a ''Heram'' adını verdiği çarşafla örtülü geldiğini belirtiyor: ''Aynen kör tavuk gibiydim. Beni bir arkadaşının evine getirmişti. Sadece birkaç gün kaldık İstanbul'da. Herkes eğlenirken, ben yine acı çekiyordum. Tiksindiğim, sevmeyip nefret ettiğim erkeğin elinde acılar içinde kıvranıyordum. Vahittin'in arkadaşında konuk olduğumuz ev sahibi, 'Günahtır bu kıza bırak gitsin. Sonunuz olmaz. Sürekli de ağlıyor. Arada büyük yaş farkı var. O daha çocuk, yolla ailesine' diyordu. Evde gösterilen bu tavıra umutlanıp sevinmiştim. Arkadaşını kıramaz diye düşünüyordum. O ise, 'Beş yıldır peşindeyim o benim olacak. Kimseye vermem' diyor, başka şey demiyordu. Ev sahibine dilim döndükçe yalvarıyordum, beni kurtarın diye. O ise her seferinde ağzım burnum kanayıncaya kadar dövüyordu. Saçlarımdan sürükleyerek kendimden geçene kadar dövüyor, zorla sahip oluyordu...''

    Selbiye, İstanbul'dan ayrılıp, İtalya üzerinden İsviçre'ye gideceğini öğrendiğinde, kader yolu bataklığının kendine daha insafsız olacağını sezinledi. Önce genç kızlık hayallerini yıkan, kanına giren, anasından, baba ocağından koparan kendi deyimiyle ''O insafsız, kara vicdanlı'' adam şimdi yurdundan da uzaklaştırıyordu. Bilmediği, tanımadığı yabana sürükleniyordu. Selbiye, kötü kaderin ördüğü ağların pençesine yakalandığını biliyor ancak, onun küçük yüreği, gaddar bir zalimi durdurmaya, çelimsiz bilekleri karşı koymaya yetmiyordu.

    Senaryo değil gerçek

    Selbiye Yıldırım, silah zoruyla kendini kaçırıp sahip olan adamın peşinden sürükleniyordu. Bilmediği yerlere, tanımadığı insanların arasına gidiyordu. Ne yapacaktı yabanda? Ana baba, kardeş ve memleket hasretine nasıl dayanacaktı? Kim sahip çıkacaktı ona? Kaderin belirlediği hayat çizgisinde yuvarlanan Selbiye, İstanbul'da bindiği kara trenle hem de sevmediği, nefret ve tiksinti duyduğu bir adamın yanında düştü yollara.

    Genç kadın, kaderin vuracağı yeni bir darbeden habersizdi henüz. Her kadın için en büyük tutku olan analığı tadamadan evladından olacağını, çocuğunun daha doğduğu an bir İtalyan aileye satılacağını bilmiyordu. Dünyanın, insanların ne kadar kötü ve acımasız olabileceğini daha kestiremiyordu o yaşlarda. Acıyı tatmış, tehdit ve silahla istemediği bir adamın olmuştu. Ancak çocuğunu satmayı, yavrusunun kendi dil ve dininden olmayan bir ailenin elinde büyüyeceğini, yavrusunu bir daha koklayamayacağını aklının ucundan dahi geçirmemişti. Bu tip olaylar sadece kitaplarda, senaryosu Yeşilçam'da yazılmış filmlerde mi yaşanırdı acaba? Hayır. Selbiye bizzat yaşıyordu.

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı