Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Jilet olmayı bekleyen gemiler kültür merkezine dönüştürülüyor

İstanbul gemilerinin adlarına baktığınızda, Türkiye’nin yakın tarihini görürsünüz. Kıbrıs Savaşı, 12 Eylül, Özal dönemi...

Teğmen -rütbe 12 Eylül döneminde eklendi-, Ali İhsan Kalmaz, Turan Emeksiz ve İnkıláp... Bunlar, 27 Mayıs askeri yönetimi tarafından adlandırılmış İstanbul şehir hattı gemileri. İlk üçü ile aynı tip olmasına rağmen, her nasılsa Kanlıca gemisi atlanmış, İstanbul sularında onyıllarca bir semt adıyla dolaşmış. Çok güzel bulduğum Fenerbahçe ve Dolmabahçe gemileri, Gazi koşusunu kazanan İngiliz taylarıysa; bu üç gemi sadık, vefakár ve dürüst çeki atlarıdır.

Yağan kardan, yağmurdan kurtulmak için aceleyle kendimi içeriye attığımda, neredeyse her seferinde yaşadığım oturacak mekan seçimi kararsızlığımı, makine dairesinden yukarı yükselen güven verici şıkırtılı homurtu, sıcak hava ve anımsadıkça hálá burnumun direğini sızlatan makine-insan karışımı koku giderirdi.

İSKELEDE HEP ESKİ GEMİLERİ BEKLEDİM

Sıkış tıkış olmasın diye rahat oturma çabası, ama sonuçta omuz omuza dayanışarak oturma hali; kavuniçi kalın eski vinyleks koltuk döşemesi sonrakilerden sağlamdı. Lodosta iyiydi, kaymazdı; İDO’ya öneririm. Çay, gazetelerin kıraati ve gümbürtülü çarpma ardından bir an önce iskeleye çıkış çabası...

Camialtı Tersanesi’nde üretilen yerli gemiler aynı etkiyi bende hiç yaratamadı. İskelede hep eski gemileri bekledim. Yeniler, İskoçya’da şimdi kapatılmış olan Glasgow’daki Gowan tersanesinde yapılmış eski gemilerin güzelliğine sahip değildi zaten. Neden bilmem ama bir şeyleri eksikti. Geçenlerde, İDO ve İstanbul gemileri ile ilgili tartışmalar sürerken topa hiç girmedim. Yerli gemilerin çoğunun neden çok çirkin ve dayanıksız olduklarının hiç gündeme gelmemesi, tüm gemilerin sanki İstanbul’un siluetine aynı güzelliği katıyorlarmış gibi bir sepete konması yanlıştı.

Yıllar önce bir kış sabahı Bab-ı Áli yokuşunun ucundaki Güneş Gazetesi’ne gitmek için Kadıköy’den vapura ayağımı attığımda, bileğimi büyük olasılıkla Turan Emeksiz’de kırdım. Ya da bugün bir gazetenin sahibi, o gün genç bir gazeteci olan meslektaşım ile Kanlıca’nın üst kıç güvertesinde çok seyahat ettim. İstanbul klasikleri: Sevgiliyle el ele oturma, üst güvertede soğuk rüzgara göğüs gererek düş kırıklıklarını dışarı atma, simitle martı besleme...

Ve şimdi, bu gemiler Haliç’te bağlı bulundukları yerlerde sökülüp, parçalanmayı beklemiyorlar. Evet, şaşırmayın, beklemiyorlar!

Türkiye tarihi açısından önem taşıyan birçok gemi, kırpılıp kırpılıp jilet yapıldı. En acı örneği Yavuz’dur. Yavuz’un tik ağacı güverte kaplamasından yapılmış bir kağıt açacağı babamın evinde dolabın üstünde durur. Yavuz’un yok edilmesi, tarihsizliğin ve geleneksizliğin sonucudur. Aynı kaderi paylaşan binalar, araçlar, gemiler çoktur, onu da bilirim ama gemiler canlıdır; ağlar, ağlatır.

VE HAYAL EDİLEN PROJE GERÇEKLEŞİYOR

Neyse ki, Cumhuriyet dediğimiz büyük başlangıca eşlik eden büyük kırılmanın zihinlerde yarattığı kabızlık yavaş yavaş iyileşiyor. Eski olan her şey kötü değildi; yeni olan her şey de iyi değildir. İstanbul Turizm Atölyesi bu gerçeğin altını çalışmaları ile çiziyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı bir birim olan Turizm Atölyesi, Mimar Tülin Ersöz’ün önderliğinde projeler üretiyor. Ersöz, İstanbul Turizm Atölyesi’nin amacını, ‘Yerel kalkınma odaklı bir turizm gelişimi sağlamak, kentin binlerce yıllık kültür mirasına sahip çıkmak ve bu birikimi dünya vatandaşlarıyla paylaşacak bir köprü kurmak’ olarak tanımlıyor.

Bu hedefe ulaşmak için sürdürülmekte olan heyecan verici birçok proje var ama bu köşeyi en çok ilgilendireni, sevgili gemilerimin sanat gemilerine dönüştürülmesi.

Teğmen Ali İhsan Kalmaz, Turan Emeksiz ve İnkıláp’ın Tuzla’da elden geçirilmesine yakında başlanıyor. Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatroları’nın oyunlarının sahneleneceği, resimlerin, heykellerin sergileneceği, sanatsal, kültürel söyleşilerin, yapılacağı kültür-sanat-tiyatro gemilerine dönüştürülmekte olan bu gemilerin İstanbulluları sanat ile buluşturması, daha önceden buluşanları da yakınlaştırması hedefleniyor.

Bu gemilerin kadın emeğinin değerlendirilmesi için kullanılması da amaçlanıyor. Proje maliyeti yaklaşık 1 milyon doları buluyor. Belediye için büyük, tarihin kaybolmaması için küçük bir harcama.

Ekonomik ömürlerini tamamlamış, çelik kaplamalarının önemli bölümü deniz koşullarına dayanamayacak denli eskimiş bu gemileri İstanbul semtlerinde nice maceralar, yeni hayatlar ve yaratacakları hatıralar bekliyor. İstanbul’un yakın tarihini geleceğe taşıyacak bu projeyi gerçekleştiren İstanbul Turizm Atölyesi’nin ellerine sağlık.

Sörfçümüz Ertuğrul İçingir’den olimpiyat madalyası bekliyoruz

Denizle ilişkili olimpik sporlarda Türkiye başarılı değildir. Bu durum sırtımızı denize dönmüş olmamızın işareti ve sonucudur.

Ancak yelken ve nispeten yeni bir olimpik spor olan rüzgar sörfünde durum yavaş yavaş iyiye gidiyor. Bu iyiye gidişin işaretlerinden biri de başarının ancak deneyimle kazanılabileceği olimpik sörfte en başarılı sporcumuzun, Ertuğrul İçingir’in yükselen grafiği.

Ertuğrul İçingir geçen yıl yapılan Atina Olimpiyatları’nda 11’inci oldu. Hatalı başlangıç nedeniyle cezalandırılan ve bu nedenle geriye düşen İçingir, ‘Deneyimsizlikten hata yaptım, moralim bozuldu ve gerilere düştüm.‘ derken iddialı: ‘Pekin’de hedefim madalya.’

İÇİNGİR ANTRENÖR İSTİYOR

Sörf, başarılı sporcuların çok güçlü bir fiziksel eğitim programını teknik eğitim ve deneyimle harmanladığı bir spor. Sörfün üzerinde durmayı başardıktan sonra, sert rüzgarda yelkeni zapt etmek, hafif rüzgarda pompalayarak kendi rüzgarını yaratıp hızlanmak gerekiyor. Tüm bunları yaparken de, üstün yelken bilgisi ile yarış parkurunu en etkin biçimde tamamlayan, çevresini kolaçan ederek, anında taktik geliştirip öne geçenler madalyayı kapıyor.

Hafta içinde Ertuğrul İçingir ile bir araya geldiğimizde, kendine güvenen ve güçlü bir sporcunun yanı sıra, koyduğu hedefe nasıl gidileceğini öğrenmiş bir hayat taktisyeni ile de karşı karşıya olduğumu hissettim. Bugüne dek sekiz kez Türkiye şampiyonu olan İçingir, ‘Bu sporun antrenörü Türkiye’de yok. Yelken Federasyonu’ndan büyük destek görmeme rağmen antrenörsüz çalışmanın sıkıntısını çekiyorum. Sörf, performansı üst düzeyde olan sporcuların bir arada çalışması ile ilerletilir. Bu nedenle de ya ben yurtdışına gidiyorum, ya da davet ettiğim üst düzey sporcular geliyor’ diyor.

Danone’nin desteği olmasa, İçingir’in profesyonel destek görmesi mümkün değildi. Bu yaz yarışma programına İsrailli sörfçü ve antrenör Mike Gebhart ile hazırlanan İçingir, kurduğu ilişkiler ve başarıları nedeniyle bundan sonraki olimpiyatlarda kullanılacak malzemeleri denemesi için önde gelen diğer sporcular ile birlikte Hawaii’ye gitti.

Önünde uzun bir Avustralya ve Yeni Zelanda çalışma programı olan İçingir, bu yılki Türkiye ve Avrupa Şampiyonaları’nda birinciliği hedefliyor. Ama bizim beklediğimiz bir olimpiyat madalyası...
X