Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Jigolo Mahmut

Bugün sizlerle daha önce yazdığım bir yazı dizisini tekrar paylaşacağım. Nedenini daha sonra açıklarım. Ancak hem daha önce okumamış olanlar okusun, hem de unutanlar hatırlasın istedim. Şimdi sizleri Jigolo Mahmut ile baş başa bırakıyorum.

BİR NİŞANTAŞI MASALI

Ben o sizin bildiğiniz kadınlardan değilim. Yanlış anlamayın, yani şu Nişantaşı kadınlarından değilim.


Hani her sabah şıkıdım şıkıdım davete gider gibi giyinip, tüm gün vitrin bakınan ve illa öğlende bir kafede kadın kadına salata ve soda muhabbeti yapanlardan...
 
Geçen gün zorunlu olarak yolum Nişantaşı'na düştü. Nedeni, pil kontrolü zamanım gelmişti. Aslında sinir oluyorum bu duruma, hem giderken panik yapıyorum "ya bir şeyim varsa" diye, hem de  çipli bir kadın olduğum, kalp atışlarımın bir makina tarafından idare edildiği her seferinde suratıma vuruluyor diye. Allah'tan pamuk kalpli doktorum Kamil bey huyumu suyumu bildiğinden sağolsun bu durumu benim için elinden geldiğince çekilir hale getirmekte. Neyse gittim kontrole, maşallah bir şeyciğim de yokmuş. Doktorumla vedalaştım, neşeyle kendimi Nişantaşı sokaklarına attım. Hadi dedim sen de NİŞANTAŞI KADINI ol bakalım bir günlüğüne...

Jigolo Mahmut
 
Nişantaşı olmuş Londra, New York... Şöyle bir vitrinlere bakınayım dedim, Türkçe isimli mağaza adı neredeyse kalmamış. Tüm gavur (ecnebi) modacılar her yeri istila etmiş. Araba parasına gömlek, etek satan vitrinlere biraz bakındıktan sonra tikky bir kafede biraz oturayım dedim.
 
Oturup kendime bir mojito söyledim. İçkimi beklerken şöyle bir etrafı süzeyim dedim de aman Allah'ım sanki herkes düğünden çıkmış gelmişcesine çok şıklar. Ayrıca kadınların hepsi taş, adamlar da valla ne yalan söyleyeyim jilet gibilerdi. Allah'tan üstüm başım fena değildi de aralarında pek sırıtmadım. Suratıma bakıp fıs fıs konuşan kadınlar da oldu. Artık bilmiyorum tanıdıklarından mı yoksa dayanılmaz cazibemi kıskandıklarından mı beni çekiştirdiler, bilemeyeceğim o kadarını...
 
Mojitomdan bir hüp çekmiştim ki, gözüm önümdeki masada oturan iki adama takıldı, daha doğrusu bir tanesine. Allah özenmiş de yaratmış sayın dostlar. Düşünsenize Brad Pitt'in gözleri, Richard Gere'in dudakları, Clooney'nin saçları, Ashton Kutcher'ın burnu, ay en fenası da Lost'un Sawyer'ının vücudu, hepsi bu adamda toplanmış. Bir süre gizli gözlerle adamı süzdüm durdum. Bir yandan da kendi kendime diyordum ki; "Kızım salak mısın, etraf çıtır kaynıyor, en sakat yaştasın, 39 olmuşsun, ne çıtırsın ne de kart. Görmüyor musun bu tip adamlar hep çıtırlarla... Sen sadece seyret Ayşe... Farzet ki, deniz kıyısında oturmuşsun, içkini yudumlayarak denizi seyrediyorsun. Hah işte, sana manzara olsun bir nevi..."
 
O sırada bir anda bana bir üşüme geldi. Bir baktım tepemde yanan soba sönmüş. Tam garsona bunu söyleyip bir de şal isteyecektim ki, bir an omuzlarıma bir şal konuverdi. Kafamı şöyle bir havaya kaldırınca bir de ne göreyim? Evet aynen düşündüğünüz gibi bu adamın şefkat dolu gözlerini...
 
“Deminden beri size bakıyordum, pek hafif giyinmişsiniz. Ayakkabılarınızın da burnu açık ama haklısınız tabi ki... Şu havalar bir sıcak, bir soğuk yanıltıyor insanı...”
 
"Igıhıh..." gibi bir ses çıkardım önce, şoktayım haliyle. "Evet" dedim, "Haklısınız, insan bilemiyor ne giyeceğini. Halbuki sabah evden çıkarken pek de güzeldi hava. Şal için çok teşekkür ederim, çok naziksiniz."
 
Tam o sırada yanımdaki masa boşaldı. Yanımdaki muhteşem adam arkadaşına seslendi, "Gel buraya geçelim, biz de üşümeyelim."
 
Yüzüme yeryüzünün en salak gülüşünü yerleştirip gülümseyiverdim ve yan masama kurulurlarken, mojitomu fondipledim. Şoktaydım haliyle...
 
Ve sohbet başladı. Bu arada mekandaki tüm hatunlar bana pis pis bakıyorlardı. Haklıydılar, ses etmedim.
 
Adı Franco'ymuş... Babası Türk, annesi İtalyan'mış ve estetik cerrahıymış (düşünsenize, demek ömrümün son yıllarına dek hep genç kalacağım). 46 yaşındaymış ve bekarmış. Yılın yarısını İtalya'da, yarısını Türkiye'de geçirirmiş. Özellikle yazları hep buradaymış. Teknesiyle tüm güneyi gezermiş (burada topluca "oha" diyoruz). Ha bir de kızı varmış boşandığı eşinden ve benim kızımla aynı yaştaymış (burada da "yok artık" diyoruz).
 
Sonra ben bir ara kendimden bahsettim. Yaşımı duyunca inanamadı. "Suratında estetik de yok, olsa anlardım" dedi. "Sanırım sen doğuştan estetikli yaratılmışsın. Söylemeden edemeyeceğim, gözlerine hayran kaldım."
 
Tam yere düşüyordum ki ne iş yaptığımı sordu ve “İnanmıyorum, şaka mı? Ben de nereden tanıyorum diye düşünüyordum. Senin yazılarının hastasıyım ben” demez mi? Bir an kendi kendime dedim ki, "Herhalde pil kontrolü sırasında öldün ve Cennet'e düştün Ayşe."
 
Tam diyecektim ki, “Ya seni nasıl kapmadılar? Hem yılın yarısını Türkiye'de de geçiriyorsun.  Nasıl keşfetmediler seni?"  Sonra, "Saçmalama Ayşe" dedim.
 
Birden garson elinde koca bir buz kovası içinde bir şampanyayı getirip masama koydu; "Buyrun, Franco beyden size" diyerek...
 
Teşekkür ederim diyip telefonumun çalması için dua etmeye başladım. Artık resmen tıkanmaya başlamıştım. Yoksa bu bir kamera şakası mıydı? Birazdan günün en salak hatunu mu seçilecektim? (burada isteyenler "hadi len" diyebilir)
 
İki bardak şampanyayı devirdikten sonra bir an kendime kızdım, “Yuh sana... Kazık kadar kızın var senin, burada resmen flört ediyorsun. Hele annen duysa, resmen topa koyar seni!”  Sonra üçüncü kadehimi yudumlarken bu düşüncemden vazgeçtim. "Ama Ayşe aşk böyle bir şey işte. Hem onlar da senin mutlu olmanı istemezler mi hep" diye.
 
Bu sırada yan masada  Franco İtalyanca bir şarkı söylemeye başladı, "Bellisimo, te amo..."  Artık bir serenatım bile vardı, Allah'tan da kalbimde pil... Yoksa normal bir kadın kalbi tüm bunları yaşarken bir hayli zorlanırdı. Bir an saate baktım, on olmuş. Daha eve gidip yazı yazmam gerek ama nasıl ayrılacağım Franco'dan, bu moddan? Nasıl gerçek hayat moduna geçebilirim diye savaş verdim kendimle.
 
Ama yapacak bir şey yok. Durumu kendisine anlattım, izin istedim. "Peki güzel gözlüm" dedi. "Seni yarın arayacağım. Yarın akşam işin yoksa seni tekneme davet etmek istiyorum. Sana ellerimle fettucini alfredo yapacağım."
 
Aşk ve şampanya sarhoşu ben "tamam" dedim. Elimi öptü ve ciao ciao yaptık.
 
Arabamı beklerken mutluluktan uçuyordum. Eee işte bazen sen farkında bile olmadan aşk gelip seni buluyordu. Zaten çoktan haketmemiş miydim?
 
Birden bir adamın “Hanımefendi pardon, bir şey söylemeliyim size” demesiyle irkildim. Bir baktım ki bizim şampanyacı garson.
 
“Efendim? Buyrun...”
 
“Ne olur hanımefendi yanlış anlamayın, yalnız kalmanızı bekledim söylemek için. Deminden beri yanınızda oturan, size adım Franco diyen adam bizim meşhur jigolo Mahmut. Kerata zararsızdır ama orta yaş hanım düşkünüdür. Bir iki ay takılır hanımlarla, "Ya sevgilim bugün cüzdanım evde kalmış" der, üç beş yemek ısmarlatır, doğumgünüm, şu günüm diye hediyeler aldırır. Aman ha yani, sakın inanmayınız.”
 
O andan sonraki hislerimi sizinle paylaşmayacağım, siz anladınız. Neyse eve gitmem lazım. Ama buna da şükür! Bir hıyar sayesinde bugünkü yazı konum oldu.


……..

Geçen hafta bir yazı yazmıştım, "Nişantaşı Masalı" diye. Başı harika başlayan sonu hüsranla biten üç beş saatlik aşk macerama dair...


Neyse okumayanlar için yazımın sonuna linkini ekleyeceğim.

Gelelim sadede.

Günlerdir facebookuma adamın birinden mesajlar gelmekte...

Twitterıma dadanamıyor tabii, ne de olsa orası bir nevi canlı yayın tadında.

Eşim dostum da çoktur orada bana sarkanı yaşatmazlar fazla.
Bu adam pek de uyanık.

Bana yolladığı mesajları hep aynı hesaptan yollamıyor, sürekli isim değişiyor.

Blokluyorum blokluyorum yine bir yerden pırt karşıma çıkıyor...

Aynı adam olduğunu nereden mi biliyorum?

Eh kadınlık sırrım olsun o da.

Ya da açıklayayım benim çömez günlerimde olduğu gibi bu herifte, "de"leri "da"ları bitişik yazıyor...

(Yeri gelmişken bu konuya da açıklık getireyim. Dahi anlamına gelen "de"nin ayrı yazıldığını ilkokul birden beri bilirim. Bilmediğim ise yazıların gazeteye yollandığı zaman editli olması gerektiğiymiş...)
Neyse yine dönelim ana konuya...

Bana gelen mesajlarda hep bana duyduğu aşktan, Japon balığı gözlerimin ve ayak parmaklarımın güzelliğinden bahsediyor bu bey....

Hadi gözü anladım da ayak parmaklarımı nereden gördü onu ayamadım.

Çünkü tarifi bire bir doğru; benim parmak boylarım farklıdır herkesten, büyükten küçüğe doğru değil küçükten büyüğe doğrudur uzunlukları...
Çok şaşırdığımdan google dahi yazdım “Ayşe Aral ayak parmak”

Netice beklediğim gibi. Daha ayaklarım düşmemiş google'a.

İşte o zaman gerçekle yüzleştim bu adam beni tanıyor.
Eski kocam mı sırnaşıyor diyeceğim, yok mümkün değil, onun bu kadar romantik şeyler yazabilmesi için sayısız fırın ekmek yemesi gerek...
Hal böyle olunca iş başa düştü, kendi kendimin "Yetiş Ayşe"si olmaya karar verdim.

Adamın kim olduğunu öğrenebilmek için başladım dedektifliğe....

Adamın attığı mesajlara başladım cevap vermeye...
“Aşkım günaydın; dünyanın en güzel gözlü, en güzel ayak parmaklı odunun meşesi kadının Ayşe'si Ayşe'm bu sabah nasıl?”
“Iıııh şimdi uyandım, ay çok şekersin, artık seni bloklamayacağım ve cevap yazacağım, bana o kadar güzel şeyler yazıyorsun ki sana bir şans tanımaya karar verdim...”
“Aşkım benim; beni o kadar mutlu ettin ki, inan pişman olmayacaksın, ay yeni mi kalkmış benim kızıl saçlım, şimdi çipil çipildir o gözler”....
“İhihihihi, evet galiba birazcık öylee....(Ah salak ben senin kim olduğunu bir bulayım da göreceksin sen çipili”....
Bir süre böyle mesajlaşmaya devam ettik, yavaş yavaş kendini ele vermeye başladı, samimiyetime inandı.

Ben de pek gururlandım kendimle; anneyim ya, bugün bana yarın kızıma ve başka kızlara da dadanabilir bu sapık. Bu nedenle kendisini bulup acil imha edeceğim diye...

Ve şok şok....Dün akşam Eurovision'u seyrederken bana bir mesaj daha attı, bu seferki sesli mesaj sesini kayda almış, bana Bellisimo diye İtalyanca şarkı söylüyor....

İşte o an dank etti, bu salak bana geçen hafta dadanan jigolo Mahmut'tan başkası değildi...

Ah dedim, Mahmut sen öldün. Hemen mesaj atıp telefonunu istedim.

"Canım ya çok romantiksin, seni arayıp  konuşmak istiyorum, of çok etkiliyorsun beni...”
Numaraya hemen geldi tabii ve aradım.
“Alo aşkım; güzel parmaklım, ay ben senin alo diyen o buğulu sesini yerim”....

“Ulan Mahmut ben sana bir şey yediricem ama o bir dayak olacak, sapık mısın nesin Franco'dan bozma, Kıvanç Tatlıtuğ çakması. Ulan ben seni yazıp tüm Türkiye'ye rezil etmem mi şimdi, adresini buldurmam mı, evinin önüne adamlarımı yollayıp seni yaka paça al aşağı ettirmem mi? Doğduğuna doğacağına pişmanlık duydurmam mı?”

(Biraz fazla oldu galiba kendimi bir an hanımağa sandım sanırım)”Ha ha ha söyle Mahmut yapmam mı?”.......

“Abla, ablam dur ne olursun;dur bir dinle beni,ben ettim sen eyleme ablam ne olursun,ben garibanın tekiyim ablam,sen benim bacımsın ablam.”
“Ne garibanı salak, tekinsiz herifin tekisin, benim gibi orta yaş hatunların üzerinden geçinmeye çalışıyorsun, cibiliyetsiz dangalak, bak şimdi aldırıyorum seni”...
Ve birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamaz mı? ”Ablam ablam “diye...
“Tamam dedim, kes zırlamayı, seni bu sefer affediyorum. Ama bak bilesin artık seni takipteyim. Sırf senin yüzünden Nişantaşı kadını olacağım haftanın yedi günü artık oralardayım. Gezilmedik bar cafe bırakmayacağım. Hele seni otuz üstü bir kadının yanında muhabette yakalayayım, işte o zaman hapı yutarsın, anladın mı Mahmut?
“Tamam ablam bak sözüm söz, bu yoldan vazgeçeceğim, ama keşke bir işim olsa.Abla ya Salı günleri Yetiş Ayşe de okuyorum,insanlar sana siivilerini yolluyor iş bulasın diye,ben de yollayayım mı ablam be?”
“Bak şimdi, ulen ne yazacak özgeçmişinde? Avladığın kadın adları mı, neyse yolla bakalım, anlaşıldı işimiz var seninle”......

BU MACERANIN İLK YAZISI

Jigolo Mahmut

Jigolo Mahmut’tan mektup var

Sevgili Ayşe Ablam, sana bu satırları beni eşek gibi çalıştırıp, her işe koşturdukları, neredeyse uyku bile uyumama izin verilmeyen otelden yazıyorum.

Ablam ya, bir gecelik kaçamağın yükü bu kadar mı ağır olmalıydı? Şimdi diyeceksin ki “eh be oğlum ben seni kaç kere uyardım.” Haklısın ablam, ne desen haklısın valla ama benimki bir cahillikti işte. Ha hele şu borçlarımı kapayıp şu otelden bir çıkayım ne iş olsa yapacağım, gerekirse limon satacağım ama kadına kıza sarkmayacağım, hele bir de şöyle helal süt emmiş bir hanım bulursam kendime, evlenip karışacağım aileye.
Ablam sana biraz oteldeki hayatımdan bahsedeyim. Sabahın körü kalkıyorum, saat beş gibi. Bu otelde bir bölüm var adı “havskepping”mi öyle bir şey işte, bunun başında da cadı mı cadı, uyuz mu uyuz Emel diye bir kadın var. Kadın bana gıcık, ilk günden beri taktı bana. Her gün koca iki katın tüm temizliğini bana yaptırıyor, bazen diyorum ki içimden “eh Emel sen bana dışarıda bir cafede falan rast gelecektin ki bak o zaman ben sana gösterirdim.” Kızma ablam şaka dedim, dilim dışarıda suyum çıkana kadar, önce iki katı temizliyorum, ondan sonra direk mutfağa, mutfakta da canım çıkıyor. Ben askerde  bile bu kadar soğan soymadım, patates doğramadım.
Bir şef var adam Türk değil, adı Cek mi ne, “go  on, go on!” bana tek dediği bu. Her gün 50 kilo patates, 50 kilo soğan ayıkladıktan sonra, önüme ye diye bir lapa koyuyorlar, her gün lapa yemekten, bağırsaklarım iflas etti be ablam. Neyse yemekten sonra elime bir çim makinesi tutuşturuyorlar. Asım Bey var bahçıvanbaşı “ hadi yallah git, ne kadar yabani ot varsa önce el ile, tek tek kopar, sonra da çimleri buda, hele çimlerde bir santim boy farkı göreyim, seni öğütür sonra da gübre diye çimlere atarım diyor abla ya.
Valla kafayı yiyeceğim ablam, hele bunların hepsi bir günlüğüne de olsa bana hizmet edenlerden olunca ağrıma gidiyor be abla. Kral gibi geldiğim şu otelde şimdiki halime bak ya.
Burada başıma gelen en iyi şey, zorunlu olarak sigarayı bırakmam oldu.
Maaş falan da vermiyorlar tabi, hepsini borcuma kesiyorlar, hay içine edeyim, cebimde bir sigara param bile yok anlayacağın.
Bir başka sorunum da, beni maymun ediyor bu, otelin basın bilmem nesi şefi Süleyman Bey. Arada beni çağırtıyor yanına “gel bakayım Mahmut, seninle resim çektirmek isteyen misafirlerimiz var.” Her gün 100 poz onunla bununla, neymiş Ayşe Aral’ın yazılarındaki meşhur çakma Jogolo Francoymuşum. Nasıl bir talep var anlatamam, bir yandan da seviniyorum bu duruma, bakarsın bir gün biri görür keşfeder, hani bir dizi mizi, gel oyna der diye. Gerçi o hayal de boş, hiçbir yere gidemem ki borcumu ödemeden, bu da en az bir iki sene sürer.
Abla moralim nasıl bozuk bilemezsin. Yine kızacaksın belki ama benim son bir ümidim var, o da bizim otelde 15 gündür kalan Bayan Anjila. Ne olur saçını başını yolmadan bir dinle. Bu kadın altmışlarında,  İngiliz bir dul, kocası geçen sene vefat etmiş, adamın bir serveti varmış, öyle böyle değil, hepsi de bu kadına kalmış. Bir de kadın saraylı mıymış neymiş, öyle bir laflar dönüyor otelde, “düşük mü düşüş mü” öyle çağırıyorlar bunu.
Ne zaman odasına bir şey istese, özellikle beni istiyormuş; kavundan karpuza, şampanyadan, yemeğe, gazeteye, dergiye kadar her şeyini ben götürüyorum. Gündüzleri havuzda güneşleniyor, beni görünce hemen çağırıyor “sırtıma krem sür, ayağım ağrıyor biraz ovala, bikinimin iplerini sırtımdan doğru bağla, falan ”
 Nasıl anlaşıyoruz dersen, hani ben İngiltere’de de bir sene işçi olarak çalışmıştım ya, işte oradan kalan çat pat İngilizcemle.
İşte ablam böyle, mektupla bu kadar oluyor işte, sen de hiç ziyaretime gelmiyorsun ki, şöyle oturup dertleşemiyoruz hiç. Hem gelirsen biraz havam da olur, sahipsiz olmadığımı anlarlar.
Bak ben enişteyle sana, bir hafta sonu için otelin en güzel kraliçe dairesini ayırtayım, benden olsun, 10bin dolar nasıl olsa ödeyeceğim bir üç beş bin de senin için çalışır yine öderim. Olan oldu nasıl olsa, üç beş fazla da ablama helal olsun.
Hem Angilayla da tanışırsın, bak ben onunla ciddi bir ilişkiye girersem hem senin de sırtın yere gelmez, valla sana da bakarım ben, sana bir de “düşük mü  ne o isimden satın alırım, tüm köşe yazarlarına hava basarsın. Ablam ben uzadım ellerinden öperim, Panter Emel bas bas bağırıyor, hürmetler güzel ablam.
Franco Mahmut
 
BENDEN DE MAHMUT’A MEKTUP VAR
Oğlum Mahmut, mektubunun ilk satırlarını okurken bir an içim cız etti, hatta otel personeline bir ziyarette bulunmam gerektiğine karar verdim. Neticede tüm mokluk senden kaynaklansa da, kimsenin seni bu kadar ağır çalıştırmaya hakkı yok ama işte senin jigololuk yaptığını, hayatını kolay yoldan kazanmaya çalıştığını bildiklerinden sana böyle bir cephe almış olmaları  da normal, o da ayrı.
Mektubunu okumaya devam ettikçe evet saçımı başımı yolasım geldi yine, ey Mahmut sen hiç mi akıllanmayacaksın? Yine nereden çıktı bu altmış yaşındaki kadın, ne yapsam ne etsem seni bu yoldan döndüremeyeceğim ben.
Oğlum düpedüz yine jigolo moduna girmişsin sen. Bir de helal süt emmiş kadın bulup evlenecekmişsin. Sana kız verecek babayı bulursan evlenirsin. Allah bilir bu Angela da çakmadır, Türkiye’ye erkek avına gelmiştir. O dediğin de “düşük, düşis” falan değil “düşes”, madem bu kadın düşes, ne işi var ikinci sınıf otelde? Çırağan Mırağan dururken gelip Taksim’in arka sokağındaki 4 yıldızlı otele (Mahmut ilk yazıda senin otele kıyak geçip beş yıldızlı saray yavrusu yazmıştım rezil olmayasın diye) neden yerleşsin? Bir de neymiş, bu kadınla ciddi ilişkiye girerse bana da bakarmış, deli etme adamı, sen kendine bak bana yeter. Bana düşeslik satın alacakmışsın o parayla alınmaz safım benim.
 Hey Allahım, valla şimdi telefonu elime alıp arayacağım otel müdürünü göreceksin gününü. Senin aklın hala yaşlı kadınlarda olduğuna göre seni yeterince yormuyorlar demek ki. Ek iş olarak havuz, sauna, jimnastik salonu temizliğini de ekleteyim ister misin?
Seni Allaha havale etmesine çok az kalmış olan ablan
Gerçek ve önemli bir dip not: Dün çok önemli bir telefon aldım, özellikle Bebek, Nişantaşı, Etiler civarında gezen, kadınlara kendini “Adım Franco, estetik cerrahım, annem İtalyan, babam Türk” diye tanıtan bir adam türemiş.
Bu bilgi kulağıma tek bir yerden de gelmedi, yani durum vahim ve bu şahıs kadınları rahatsız etmekteymiş. Bir takım bayanlar da “aa Ayşe’nin anlattığı jigolo bana da musallat oldu” demekteymişler ki bu kesinlikle mümkün değil, neden olmadığını sanırım anladınız.
Gelelim bu adama.
Bak arkadaş, gerekirse emniyete senin hakkında suç duyurusunda bulunulmasını sağlarım, hiç ummadığın bir an bakarsın emniyet güçleri yakana yapışmışlar. İyisi mi sen vazgeç bu hokkabazlıktan, buradan uyarıyorum seni, oldu mu?
Fotoğrafını da ele geçirdim, onu da unutmadan söyleyeyim.
NOT: Bu yazınını önceki yazısı
16 Haziran 2010 çarşamba, Yetiş Abla beni ettim, sen eyleme Abla

……..

……..


Not: Haftaya yeni bir yazı dizisine başlıyorum, hem kısmetse hem de yerse.
Durun bakalım o cesareti kendimde bulacak mıyım?

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI