GeriSeyahat Jambo Zanzibar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Jambo Zanzibar

Jambo Zanzibar

Tanzanya’nın baharat adası Zanzibar, zengin doğası, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki başkentiyle her yıl 150 bin turist çekiyor. İlk yurtdışı seyahatinde Zanzibar’a giden 16 yaşındaki okurumuz Derin Kubilay yazdı.

Çocukluğumdan beri hep yurtdışına çıkmak istemişimdir. Dünyayı görmek… Avrupa’daki ışıltılı şehirlerden Güney Amerika’ya uzanan yemyeşil ormanlara, her yeri gezmek, en büyük hayallerimden biriydi. İlkokuldayken kuzenim Eyfel Kulesi’nin yanından çekilen fotoğraflarını gösterir, ortaokuldayken en yakın arkadaşım Venedik’in müthiş manzaralarını anlatırdı. Şimdi lisedeyim ve tanıdığım birçok kişi harika yerler görüyor. Geriye çok güzel fotoğraflar, mükemmel anılarla dönüyor. Ya ben! İlk yurtdışı seyahatimi düşündüğümde aklıma hep Eyfel Kulesi, Kolezyum veya Big Ben ile çekileceğim fotoğraflar, gezeceğim müzeler ve yürüyeceğim yabancı sokaklar gelirdi. Ama bilin bakalım bu hayallerimden hangisi gerçekleşiyor?

BABAMIN SÜRPRİZİ

Hikâyem yılbaşından bir hafta önce, buz gibi sıradan bir İstanbul gününde başladı. Ailemle, babamın çocukluk arkadaşına misafirliğe gitmiştik. Özgür Abi tanıdığım en ilginç insanlardan biridir. 40 yaşında, 40 yer görmüş adam… Bize, ucu bucağı gözükmeyen dağlardan, sonsuzluğa uzanan okyanuslardan, balta girmemiş yeşilin en güzel tonu ormanlardan ve ıssız çöllerden bahsetti. O anlattıkça ben bizimkilere imalı bakışlar atıyordum. Acaba ben de bir gün okyanuslarda yüzüp içinde vahşi hayvanların dolaştığı ormanlarda yürüyebilecek miyim, diye tüm hafta düşündüm.
Yılbaşı gecesi babam bir sürpriz yaptı, 16 yıldır beklediğim sözler döküldü ağzından: Çocuklar, Afrika’ya gidiyoruz!
İlk yurtdışı seyahatim Afrika’da Tanzanya ve Zanzibar’a olacaktı! Gerçi konu babam olunca “Ay’a gidiyoruz” dese şaşırmazdım.
 
KAR GİBİ KUM

Zanzibar, dünya üzerinde köleliğin ve köle pazarların kaldırıldığı son yermiş. Bundan bir asır öncesine kadar hâlâ Stonetown sokaklarında kadın ve çocuklar köle pazarlarında satılırmış. İlginç bir yere benziyor doğrusu… Neyse, hazırlıklar tamamlandı ve macera başladı. 8 saatlik uçak yolculuğunun sonunda Tanzanya topraklarına ayak bastım. Etrafıma baktığımda ilk gördüğüm, şaşkın bakışlarıyla bizi süzen zencilerdi. Onlar bana ne kadar farklı geliyorsa, ben de bir o kadar onlara farklı görünüyordum. Zanzibar Adası’na kısa bir uçuşla vardık ve kendimizi otele attık. Hiç vakit kaybetmeden sahile indik. Gördüğüm manzara karşısında bakakaldım. Mavinin turkuvazından lacivertine her tonuna boyanmış okyanus, karla örtülmüş bir sahil havasında bembeyaz kumlar, sahilin hemen arkasında kalan gür ağaçlı yemyeşil küçük bir ormancık, denizde nazlı nazlı salınan güzelim yelkenler ve kumda rengârenk takılarından elbisesine her türlü hediyelik eşyayı satan zenciler… O sıcacık suda yüzüp, güneşin tadını çıkarmak… Kulağında müziğin, elinde ananas suyun ve gözünde güneş gözlükleriyle manzaraya karşı uzanmak… Hele akşama doğru o güneş batışı… Son derece huzurlu ve muhteşem bir manzara… Afrika güneşi bulutların ardından çıkmış, harika bir turuncu rengiyle parıldıyordu. Önünden siyah bir kuş sürüsü geçiyor ve deniz tüm gün dalgalarla mücadele verdikten sonra, kusursuz bir örtü şeklinde önümüzde uzanıyordu. Kumsalda gençler maç yaparken küçük beyaz elbiseli zenci kızlar oyun olarak ipe naylon bağlayıp uçurtma gibi uçuruyor, iki sevgili manzaranın tadını çıkararak kumsalda yürüyordu. Ve güneş ateş kırmızısına bürünerek bir Afrika gününe daha veda ediyordu.

/images/100/0x0/55ea3ee6f018fbb8f873b4c8

KIŞKIRTAN DOLUNAY

Stonetown; farklı baharat kokularıyla donatılmış daracık sokakları, balkonlarından pembe begonvilleri sarkan taş evleri, yollarında başında sepetle dolaşan kadınları, ellerinde çiçek ve meyve satan neşeli kız çocukları, her köşe başında ressamları, maskelerle dolup taşan dükkânları, balık pazarları, karşı karşıya durmuş kilise ve camisiyle, şarkı söyleyerek dolaşan insanlarıyla kir pas içerisinde fakat ruhu olan bir şehir. Sokaklarında geçmişin izlerini taşıyor…
Ve üzülerek son gecemize geliyoruz. Katıldığımız dolunay partisi maceramıza noktayı koyuyor. Bu parti, sadece dolunayda yapılıyor. Gece tam bir curcuna! Rengârenk kıyafetleriyle dans edenler, şarkı söyleyenler, barda bardaklara vurarak, masada alkışla ritim tutanlar. Garsonlar ayaklarıyla yere vurarak ritme katılıyor, önümüzde küçücük çocuklar parendeler atıyor ve yanlarında kızlar oradan oraya uçarcasına dans ediyor. Öyle bir enerji var ki, onların akışına kapılmamak mümkün değil. Bir kere katıldın mı, kendini ya şarkıcıyla şarkı söylerken ya da pistte çılgınlar gibi dans ederken buluyorsun. Gecenin sonundaki havai fişek gösterisi ayrı bir tat katıyor partiye. Ve böylece son gecemizi de harika bir şekilde sonlandırıyoruz.

DENİZ NEREYE GİTTİ

Kaçınılmaz sabaha uyanıyoruz: Cennete veda edeceğimiz güne… Ama Afrika bizi son bir sürprizle daha şaşırtıyor; sahile iniyoruz ve o da ne! Deniz yok! Büyük bir gelgit olmuş. Deniz o kadar uzağa çekilmiş ki, geriye kalan büyük bir kum yığını, yosunlar, karaya oturmuş tekneler ve ürkmüş yengeçler… Deniz öğleye doğru geri geliyor ve Hint Okyanusu’nun sonsuz güzelliğinde bir kez daha kayboluyoruz. Okyanusun içindeyken o an İstanbul’da kışın, soğuğun, karın olduğu gerçeği bana o kadar yabancı geliyor ki… Sudan çıkıyorum ve kıyıya oturup etrafımdaki manzarayı zihnime kaydediyorum. Sanki masal kitaplarından fırlamış gibi… Kıyıya coşkuyla çarpan dalgalar, biraz ileride denizde neşeyle zıplayan yunuslar, yanımdan kahkalarla gülerek koşan çocuklar, etrafımı saran palmiyeler ve kulağımdaki müzik… Hepsi bir uyum içerisinde… Cenneti bırakmak istemiyorum… Önümde uzanan 8 saatlik geri dönüş yolculuğu, beni bekleyen bir yığın ödev, kalın kazaklar ve erken uyanacağım günler gözümde çok büyüyor. Ama her gidişin bir dönüşü vardır ve ben de sonunda evime dönüyorum.
Zanzibar’ı düşündüğümde; her yere bisikletle ya da yürüyerek giden, şarkı söyleyip dans eden, bizi hep gülümseyerek ‘jambo’ (swahili dilinde merhaba) ile karşılayan kara yüzler aklıma geliyor. O yoksulluğun içinde, tüm zor şartlarına rağmen hayata gülümsemeyi başarabilmişler. Mutlu olmak için son model bilgisayar, TV, cep telefonuna ihtiyaç duymuyorlar. Canlarını sıkan bir şey olduğunda, diyecekleri tek şey var: Hakuna Matata! Boş veeerrr gitsin…

Haylaz Colobus

Jozani Ormanı, upuzun palmiye ağaçları, kuş cıvıltıları ve egzotik kokularıyla bizi fethediyor. Hele tam tepemizden atlayan maymunlar, bizi çok eğlendiriyor. Kırmızı Colobus’ların soyu tükenme tehdidi altında. Bir anne maymun yavrusunu kucağında taşırken, iki maymun elimizdeki yemeklere atılıyor. Küçük bir haylaz elimdeki meyveyi bir hamlede kapıyor.

Balıkları kim boyamış

İkinci günümde çok ilginç bir deneyim yaşıyorum: Hint Okyanusu’na şnorkelle dalmak… Gördüklerimden büyülenmek… Bin bir farklı renkte ve türde canlılar… Bunlara balık demek haksızlık. Daha önce yediğim, gördüğüm hiçbir balık gibi tekdüze görünmüyorlar. Sanki ressam elinden çıkmış, boyanmışçasına güzeller. Kırmızı, zarif bir balık salına salına önümden geçiyor. Hemen altımdan yeşil pullu, irice bir balık, mavi, sarı çizgili iki balığın ardından yüzüyor.
Küçük, pembemsi renkte bir balık grubu altımdaki mercanlarda gözden kaybolurken, yolunu kaybetmiş siyah benekli beyaz bir balık burnuma çarpıyor. Kocaman kırmızı bir denizyıldızının daha üstünden geçtikten sonra biraz daha yüzüyorum ve ilginç bir olaya tanıklık ediyorum: Yüzlerce balık suyun içinde heykel gibi duruyor. Yanlarına gidiyorum ama hâlâ hareketsizler. Ürkütücü bir manzara. Korkudan taş kesilmiş gibi duran balıkların gizemini biraz sonra gelen kocaman bir baracuda (büyük, yırtıcı balık türü) açıklıyor. Hiç zorlanmadan ağzını açıp 10 balığı aynı anda mideye indirişini seyrediyorum. Ve sonunda yüzeye çıkıyorum…

False