Ege Haberleri

EGE

    İzmirli, bu festival sana fazla mı geliyor yoksa?

    Hürriyet Haber
    07 Temmuz 2015 - 01:08Son Güncelleme : 05 Temmuz 2015 - 17:51

    29. Uluslararası İzmir Festivali, 26 mayıs’ta başlayan 38 günlük maratonun ardından, geçtiğimiz perşembe akşamı, “Cenevre Büyük Tiyatrosu Balesi”nin gösterisi ile “sırlandı...” “Sanatın gizemini saklayan çerağ”, kısmetse 30. yılda “uyandırılacak...” Bu çerağ, Hippokrates’in, aforizmalar’ının girişine yerleştirdiği “Ex Oriente Lux (Işık doğudan yükselir) söylemindeki “ışık” mıdır gerçekten? Tartışılır... İlk bölümde, koreograf Ken Ossola’nın Gabriel Fauré’nin (sıradan bir ölümden müşfik bir kurtuluşa uzanan görkemli ağıtı) Requiem’i üzerine yazdığı, “karanlık ve aydınlığı, ölüm ve yaşamı sorguladığı “Lux” (ışık) ve ışığın yükselişine vesile olan sahnedeki 19 dansçı, “modern dansın ilahları” betimlemesinin hak edilmiş rüzgarıyla, 35 dakika boyunca hayranlıkla izlendi ama repertuvar, aslında “türlü-çeşitli çaresizliğimize bir nazire” gibiydi.

    Ara verildiğinde, izleyenlerin hiç değilse bir kısmı, “Türkiye batılı bir ülke değildir; doğulu ülkelerin en batıda olanıdır” çıkarımını daha iyi anlamış, hatta “İzmir de batılı bir şehir değildir, doğulu şehirlerin en batıda olanıdır” tavına gelmiş olmalıydılar... Neden mi? Mesela Festival, İKSEV’in performansıyla, “Avrupa İçin Festivaller, Festivaller İçin Avrupa” (EFFE) Projesinde, “Türkiye Festival Merkezi” seçilmiş bu kentin Belediye Başkanı olmadan açıldı; Başkan olmadan kapandı... Kendileri 11 (yazıyla on bir) gösterinin bir tanesine dahi gelmediler. Üzülmeyin kendisine “oy verdiği ve ışık taşıdığı söylenen, aydınlık geçinen seçmen de” koltukları doldurmadı zaten. Koltuk deyince... Perşembe gecesi itibariyle, binlerce yıllık Efes’in koltuk sayısından hâlâ çok uzaktık. Haliyle, geçmişi 1870’lere, “Théâtre de Neuve”e kadar uzanan, dünyanın en iyi koreografları ve dansçılarıyla çalışmış-çalışan, köklü ve her anlamda yetkin bu topluluğun sahne alabileceği, “Kültürpark Açıkhava Tiyatrosu”ndan başka bir mekanımız yoktu… Nüfusu 28.000 kişiden ibaret olan Bregenz’de (Avusturya), festival zamanı gölün üstüne sahne kuruyor adamlar... Bitmedi; “boş koltuklar” insan anatomisine ve ergonomiye aykırı idi. Bale gösterisinde patlamış mısır satılıyordu. Hemen önümüzdeki hanım, en ön sırada, “akıllı ve kocaman” telefonuyla, (yasak olmasına rağmen) sürekli kayıt yapıyor, fotoğraf çekiyordu. Bembeyaz ekran geçişlerinde, gözünüzün içinde flaşlar patlamış gibi oluyordu. Gösteriye konsantre olamıyordunuz bir türlü. “Önce seyirci yetiştirmemiz gerekiyordu; acı ama, sanatçı sonraki işti...”

    Programa göre, 23 alt bölümden oluşan ve toplam 63 dakika süreceği “vaat edilen” İkinci bölüm, tükenmeyen barok bir sermaye, kısaca Georg Friedrich Händel’in müziği üstünde yükselecekti... Öyle de oldu. Üstelik, koreograf Andonis Foniadakis’in, “vitüözlüğe olan sevgisinin esere cömertçe yansıdığı, dansçılarından ruhanî bir etki çekip çıkarmada özel bir yeteneğe sahip bulunduğu” da müjdelenmişti. Ama kimse, “Glory” (şan, şöhret, görkem...) için ayrılan dakikalarda soluğumuzun kesileceğini söylememişti. Ben izlerken yoruldum... “Cüretkâr, yaratıcı, dramatik ve insan vücudunun doruklardaki estetiğini –kendi deyişleriyle- simbiyoz bir yorum”la paylaştılar; sanatlarının görkemini esirgemeden; (bizler gibi) şan, şöhret beklemeden... Gönülden yükselen alkışlarla uğurladık onları...

    Şurası muhakkak ki, doğu’yu tanımlayabilmek için mutlaka bir batı’ya ihtiyaç var; aksi de doğru elbette! Doğu, batı’ya göre “öteki”dir... Batı da doğu’ya göre şüphesiz. Ötekileştirmenin yerden yere vurulduğu çağımızda, herkes çaktırmadan kendi “öteki”sini yaratıyor ve varlığını “öteki” sayesinde sürdürüyor. İzmir de böyle yapıyor maalesef... Hani (azcık aşırmayla) Orson Welles’in dediği gibi midir, bütün mukayese? “Ben doğuda olmanın ne olduğunu biliyorum; fakat sen batıda olmanın ne olduğunu bilmiyorsun...” Oysa, sûfî yaşam terbiyesinin en zarif tanımlarından birinde Hallâc-ı Mansûr şöyle der: “Bir şey; ancak, anlamı kendinden daha ince olan bir şeyle açıklanabilir” “İzmir ne kadar batıdadır?” diye sorarken, “İzmir Festivali”ni, anlamı kendinden daha ince olan bir şeyle açıklamayı teklif ediyorum. Sadece teklif ediyorum! Aramızda, festivalin “30. Yılı”nı iple çekenler olsa da, sormadan edemeyeceğim: “Attı mıydı kül değil, mangal deviren İzmirli, bu festival sana fazla mı geliyor yoksa?”

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı