« Hürriyet.com.tr

İsyanın başkenti: Bangkok

Bangkok’a gittiğimde, muhalefeti temsil eden “Kırmızı Gömlekliler” askerle kıyasıya çatışıyordu. Onun için kentin merkezine giremedim ama kıyısından, köşesinden görülebilecek her yeri gördüm. Yemeklerinin tadına baktım. Acı çorbalarını içip ter içinde kaldım. Bangkok, cehennem benzeri sıcağı ve hiç yürümeyen trafiği haricinde insanı sarmalayan, güler yüzlü bir kent.

Mehmet YAŞİN
X
Chiang Mai’nin nispeten serin havasında bunaldığıma göre Bangkok’ta ne yapacaktım? Başkente doğru giden uçakta, başımı pencereye yaslamış, kara kara bunu düşünüyordum. Alışırsın demişlerdi ama sıcağa alışılmadığını çok iyi biliyordum. İki yıl yaşadığım Florida’nın nemli sıcağına da, 20 gün yaşadığım dünyanın en çorak çölü Atacama’nın sıcağına da, Singapur’un, Somali’nin, Adana’nın, Alanya’nın sıcağına da hiç alışamamıştım.
Uçaktan inince beklediğim oldu. Rutubetle daha da azgınlaşmış sıcak, bütün vücudumla sarmaş dolaş oldu. Bedenimdeki tüm gözeneklerden ter fışkırdığını hissedebiliyordum. Şehir merkezine doğru yola çıktım. Sıcaktan sonraki ikinci şok trafik oldu. “Arapsaçı gibi” benzetmesi bile yetersiz olabilirdi. Araçlar adım adım olsa da yürümüyor, öylece duruyorlardı. Tek olumlu yan kimsenin kornoya basmamasıydı. Herkes kaderine razı, bekliyorlardı.

Sıcak ve trafiğe bir de “Kırmızı Gömlekli” muhaliflerin isyanını eklemek lazımdı. Bangkok’a vardığımda isyan doruğa tırmanmış, asker, işgal edilen kent merkezini ele geçirebilmek için tavrını sertleştirmiş, çatışmalar iyiden iyiye kanlanmıştı. Bu nedenle birçok yol kapanmış, şehrin merkezine girilmesi yasaklanmıştı. Gözlerimdeki endişeyi gören rehberim, sakin bir sesle: “Mai pen rai-tasa etmeyin” dedi. Bu sözü, Tayland’daki gezim boyunca sık sık duyacaktım.

Çao Phraya’ya nehrinin kıyısındaki otelimde odaya çıktığımda, kendimi cennetin ortasına düşmüş zannettim. Vücut ısımı normale düşürdükten sonra pencereden kenti seyrettim; Nehirde ince uzun yolcu tekneleri çamur renkli suları yararak ilerliyor, koca mavnalar yükleriyle ağır ağır ilerliyor, turist tekneleri kıyı kıyı gidiyor, otel tekneleri iki yaka arasında müşteri taşıyordu. Görüntüye bakılırsa, nehrin kent ulaşımında önemli bir yeri vardı. Nehrin iki yakasında ise cam, çelik, beton karışımı gökdelenler yükseliyordu.

ÇOCUK FAHİŞELER

Bangkok gezisi, gece, turistik bir teknede, yemekli bir gezi ile başladı. Hava cehennem gibi sıcaktı. Tekne, erkek yolcularla tıklım tıklım doluydu. Önce, açık büfenin önünde uzun kuyraklar oluştu. Ardından süper mini etekli iki kadın şarkıcı sahneye çıktı. Teknede yer alan yolcuların ülkelerinden şarkılar söylendi. Şarkılara bakılırsa çoğunluk Hintli, İranlı ve Rus’tu. İranlı erkekler piste fırladı. Gerdan kırıp, kalça kıvırarak şarkılara eşlik ettiler.
Kim ne derse desin Tayland Uzakdoğu’nun seks cennetiydi. Hindiçini Yarımadası’nın dört bir yanından gelen çocuk fahişeler, barlarda, gece kulüplerinde akla gelebilecek veya gelemeyecek her türlü hizmeti veriyorlardı. Gece kulüplerinin kapılarındaki çığırtkanlar, içerideki kızların marifetlerini sayarak müşterileri içeriye çekmeye çalışıyorlardı. Ne askeri yönetim, ne Kraliyet ne de sivil yönetimler bu iğrenç ticaretin önüne geçememişlerdi. Dünyanın her bir yanından akın akın müşteri akıyordu. Buraya gelmek için İstanbul’dan bindiğim uçak da, birbirni tanıyan erkek gruplarıyla doluydu. Belli ki, şirketler başarılı bayilerini Tayland gezisi ile ödüllendirmişlerdi. Ve hepsinin yüzünden bu gezinin seks dolu heyecanı okunuyordu. Teknedeki Hintliler de, İranlılar da, Ruslar da, yaşlı Amerikalı sapıklar da, Avrupalı azgınlar da hep küçük seks köleleri için gelmişlerdi.
1995 yılında yapılan bir araştırma işin dehşetini gösteriyordu. Rapora göre Bangkok’ta 75 bin genelev, 1,5 milyon kız ve erkek fahişe ve 1,5 milyon AİDS’li vardı. Aradan geçen 15 yılda, bu rakamlar sanırım daha da artmıştı.

KAYIKLARDA TİCARET

Rehberim kent merkezindeki isyanı göz önüne alarak, bana daha çok kent dışı gezilerden oluşan bir program hazırlamıştı. Önce kente bir saat uzaklıktaki Phetchaburi kasabasında bulunan yazlık saraya gittik. Bir tepenin zirvesinde kurulan sarayın bahçesinde gezerken, hırsız maymunlara çantamı kaptırmamak için epey gayret sarf ettim. Sonra deniz kıyısına gidip, balıkçı teknelerinin, balıkçı tezgahlarının arasında dolaştım. Bir lokantaya yöneldim. Girişteki tezgahlardan irice bir yengeç, istakoz büyüklüğünde bir karides, büyükçe bir kalamar seçtim. Kadın bunları tartıp bir fiyat söyledi. Ben başka fiyat söyledim ve arada bir yerde buluştuk. Rüzgar alan bir masada, seçtiklerimi afiyetle yedim.

Bu gezide beni etkileyen en güzel görüntülerle ise Bangkok’a 100 km. uzaklıktaki Damnoen Saduak’ta karşılaştım. Burası Venedik benzeri bir kanallar bölgesiydi. 200 kanal birbirine bağlanıyor, bütün yaşam bu kanalların üstünde ve kıyısında sürüp gidiyordu. Önce bir köprüye çıkıp, suyun üstünde akıp giden yaşamı seyrettim; Hasır şapkalı yaşlı bir kadın, seyyar mutfağa çevirdiği kayığında yavaş yavaş kürek çekiyordu. Bir başkası kayığını manava çevirmişti. Her türlü sebzeyi, meyveyi bulmak mümkündü. Bir başkası ise kayığında orkideler satıyordu. Kimisi hediyelik eşya, kimi meyve suyu, kimi soğuk bira, kimi dondurma ile kayığını doldurmuştu. Yani kanallarda her türlü alışveriş, bu yüzen kayıklarda yapılıyordu. Seyrimi bitirdikten sonra, uzun şaftlı bir motoru kiralayıp, bu kanalların arasında dolaşıp durdum. Kıran kırana pazarlık yapıp, birçok lüzumsuz eşya aldım. Saat ilerledikçe trafik de arttı. Öyle zamanlar oldu ki, kayıklar ve motorlar yürümez oldu. Kanallarda fotoğraf çekmekten ve terlemekten bitap düştüm.

TAPINAKLAR KENTİ

Bangkok yürüyerek gezilecek bir kent değildi. Yürümeyen trafik yüzünden, bir yerden bir yere arabayla gitmek de olanaksızdı. Çözümü “tuk tuk” denen üç tekerlekli motosiklet benzeri araçlarda buldum. Aslında bu araçlar, tüm Uzakdoğu’nun gözde ulaşım araçlarıydı. Tek dezavantaj ise eksoz kokusu ve sıcaktı.
Bangkok bir tapınaklar kentiydi. Kiraladığım tuk tuk ile en ünlülerini ziyaret etmeye çalıştım. Bunların arasında Wat Phra Kaew’de, yeşim taşından yapılmış 66 santimetre büyüklüğündeki “Zümrüt Buda” heykeli, Tayland halkının en sevgili Buda’sıydı. Çiçek biçiminde düzenlenmiş milyonlarca porselen parçasıyla dekore edilmiş olan Wat Arun insanı şaşırtıyordu. Wat Po’da ise 19. yüzyıldan kalma “uzanıp yatıvermiş” dev Buda heykeli, görenleri hayrete düşürüyordu.
Wat Traimit tapınağındaki 4,5 ton ağırlığındaki altın Buda heykeli ise göz kamaştırıyordu. Bu heykel, Bangkok limanının genişletilmesi çalışmaları sırasında, vinçten düşen dev bir beton bloğun içinden çıkmıştı.

ZAMANIN DURDUĞU YERLER

Kentin en renkli yerleri ise Küçük Hindistan ile Çin Mahallesi’ydi. Önce zamanın durduğu Küçük Hindistan’a gittim. İpek kumaş satıcıları, dövmeciler, vücutları boyayanlar, yiyecek satanlar, baharatçılar, sesler ve kokular... Kendimi Hindistan’ın herhangi bir kentinin, arka sokaklarında dolaşıyor sandım. Sonra dünyanın en büyük Çin Mahallesi’ne geçtim. Burası kentin en canlı, en kalabalık, en kokulu bölgesiydi. Binlerce dükkanda ne ararsanız bulabilirdiniz; Rengarenk fenerler, maskeler, boncuklar, kumaşlar, köpekbalığı yüzgeci dahil tüm deniz mahluklarının kurutulmuşunu satan dükkanlar, kuyumcular, sokak lokantaları, kuş kafesi satanlar, taklit tişörtler, çantalar, ayakkabılar, baharatçılar, şifalı bitki satanlar, vitrinlerinde kızarmış ördeklerin sallandığı lokantalar... Bu renkli ve kokulu karmaşanın içinden hiç çıkmak istemedim.
Bangkok’ta topu topu üç gün kaldım ama görülecek hemen her yeri gördüm. “Kırmızı Gömleklilerin” işgali altındaki merkeze ise yaklaşamadım. Ama otelimin penceresinden, oradan yükselen kara dumanlara bakarak, kanlı iktidar mücadelesinin sertleştiğini gözledim.

Bir daha ki Bangkok seferini, Kasım ile Şubat ayları arasında yapmanın daha doğru olacağını anladım. Çin düzlüklerinden kopup gelen serin rüzgarların koluna girip, her şeye rağmen gülümseyen bu ülkeyi bir baştan bir başa dolaşmanın daha keyifli olacağına karar verdim.
Dönüş uçağının koltuklarını dolduran “erkek” gurupları, gidiş yolundaki gibi heyecanlı değillerdi. Hepsinin omuzlarına bir yorgunluk oturmuştu. Rutubetli sıcak mı enerjilerini emip tüketmişti? Yoksa!..

TAYLAND’IN ACI AMA LEZZETLİ MUTFAĞI

Bangkok mutfağı çok çeşitli, çok acı ve çok lezzetli. Tayland’da her köşe başında, pazar yerlerinde, gece pazarlarında, arka sokaklarda seyyar lokantaları bulmak mümkün. Bu sokak lokantalarında Tayland mutfağının bütün yemeklerinin tadına bakabilirsiniz.
Tayland mutfağında baş köşesinde pirinç oturuyor. Ülkede 7-8 değişik tür pirinç üretiliyor. Sofraların değişmez yemeği ise buharda haşlanmış yağsız lapa. Buna yemek değil de ekmek demek daha doğru olur. Çünkü tüm yemekler bu lapaya katık ediliyor. Ayrıca tropik sebzeler, kök bitkiler ve meyveler mutfağın önemli malzemeleri. Deniz mahsulleri de Tayland mutfağının vazgeçilmezleri. Özellikle karidese her yemekte rastlamak mümkün. Tırnak büyüklüğündeki karidesten istakoz büyüklüğüne kadar her çeşidi, tezgahlarda çok ucuza satılıyor. Balığı ise kızgın soya yağında kızartıyorlar. Tayland mutfağında en sevmediğim yemek bu kızarmaktan sertleşmiş balıklar oldu. Tavuk ve domuz eti de çok tüketilen malzemeler arasında yer alıyor.
Tayland mutfağında tuz kullanılmıyor. Tuz yerine balık sosu veya soya sosu tercih ediliyor. Rafine şeker yerine ise bambu şekeri tüketiliyor. Mutfağın en önemli malzemesi ise havan. Malzemeler genellikle havanlarda ezilerek, tatları birbirine karıştırılıyor. Soslar ise Tayland yemeklerinin lezzet tamamlayıcıları. Soslar genellikle çok acı, acı ve az acı. Süs biberi dediğimiz kırmızı, küçük biberler bu mutfağın en çok tüketilen malzemesi. Bazı soslarda bu acı tat, ekşi ve tatlı malzemelerle dengeleniyor.
Tayland’da yemekler masanın ortasına konuyor. Tabaklara ise haşlanmış pirinç servis ediliyor. Herkes istediği yemekten tabağına alıp, pirincine katık ederek yiyor. Taylandlılar bıçak kullanmıyorlar. Sağ ellerine aldıkları kaşıkları, sol ellerindeki çatal yardımıyla doldurup, yemeğin tadını çıkartıyorlar. Yemekte genellikle su veya bira içiliyor.
Şef McDang adıyla ünlenmiş olan Sirichalerm Svasti, bu gezide beni aynı zamanda televizyon stüdyosu olan evine davet etti. Ülkenin en tanınmış aşçısı olan şef aynı zamanda kralın yeğeni. Kendisini Tayland yemeğinin tanıtılmasına, onu geliştirmeye adamış. Onun için dünyanın çeşitli yerlerinde konferanslar veriyor, yemek şovları düzenliyor. Şef McDang, bu davette bana ülkesinin yemek kültürünü uzun uzun anlattı ve mutfağa geçip beş çeşit yemek yaptı. İzlediğim kadarıyla Tayland yemekleri basit malzemelerle, çok çabuk hazırlanabiliyor ve çok lezzetli oluyordu.
Tayland gezisi boyunca damağımın çok şenlendiğini, bayram yerine döndüğünü, değişik tatlar karşısında şaşırdığını söyleyebilirim.

Kaynak: Mehmet YAŞİN

GezginGezgin
Rusya'da taksiye binerken bilinmesi gerekenler
GezginGezgin
Pablo Escobar’ın memleketinde çılgın bir Türk!
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Dünyanın en zor geçidi: Jianmen
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Sosyal medyada en popüler 7 yurt dışı tatil noktası
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Seyahatte farklı bir trend: Gönüllü Çalışma
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
En çok gidilmek istenen ülke belli oldu!