Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İşte makul işte mantık!

AŞAĞIDAKİ ortak paydalar, ortak tepkiler, ortak söylemler size garip gelmiyor mu?

Örneğin, acep nedendir ki Türkiye ve Ermenistan diplomatları 22 Nisan gecesi bir takvim mutabakatına varıp ilişkileri kademeli biçimde normalleştirmek kararı alınca, hem bizim, hem de oranın "ulusalcılar"ı aniden ateş püskürmeye başladılar?

Niçin, tamamen ters yönde fakat aynı sorun temelinde, birinciler ve ikinciler kendi hükümetlerine karşı "Karabağ’ı sattınız" (!) diye taarruza geçtiler?

Hatta, yukarıdaki "satış"ı (!) protesto etmek için, Ermeni şovenizminin temsilcisi durumundaki Taşnaksityun partisi önceki gün Erivan koalisyonundan çekilmedi mi?

***

ÖTE yandan, 24 Nisan 1915 "Tehciri"nin yıldönümünde ABD Cumhurbaşkanı Barack Hüseyin Obama, yakın tarihimizde yüzkarası olarak duran olayı "Büyük Felaket" diye sıfatlandırınca, iki tarafın "düşman kardeşleri" arasında yine ortaklık doğdu.

Türkiye’deki "ulusalcı-neo-İttihatçı" zevat "tamam, ’soykırım’ demedi ama ’Büyük Feláket’ dedi ki, aynı kapıya çıkar" diye ortalığı vaveylaya verdi.

Burada hemen parantez açayım, hayır asla "aynı kapıya" çıkmaz!

"Soykırım" ancak ve ancak hukuki bir terimdir! Bağlayıcı müeyyideleri vardır.

"Büyük felaket" ise esas olarak duygusal ve ahláki içerikli bir saptamadır.

Kaldı ki hatırlatayım, şimdiki Birleşik Amerika başkanı da bir "ilk" falan değildir!

Hasan Cemal’in listelediği gibi, daha öncekilerden Reagan 1981 yılında "soykırım", Bush ise 2003 senesinde yine "Büyük Felaket" ifadelerini kullanmışlardır ve de nokta!

***

TEKRAR yukarıdaki yıldönümü konuşmasına ve "zıtların birlikteliği"ne dönersem, bu defa da Ermeni cephesindeki "ulusalcı-neo-Taşnakçı" kesim aynı Obama’ya karşı, "vay kalleş, ’soykırım’ lafını telaffuz etmeyerek bizi tongaya düşürdü" diye kin kustu.

Yani işin açıkçası, hangi doğrultuda olursa olsun, yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal misali, m-a-k-u-l yaklaşımlar iki tarafın da "azılılar"ını tatmin etmedi. Etmeyecek de!

Ne var ki onlar derdine yansın, çünkü hayatın ve uluslararası ilişkilerin gerçeği o "makul"u bu hazretlere rağmen hükümran kılacak ve o hayatı da, o ilişkileri de ilerletecek.

***

ZATEN de öyle oluyor ve nitekim, Ankara ve Erivan’ın İsviçre’de yürütmüş olduğu yukarıdaki normalleşme müzakereleri, aslında Azerbaycan’la Ermenistan arasında mevcut Karabağ denkleminin çözüm arayışlarına da büyük ivme kazandırdı. Dinamizm şırıngaladı.

Azeri önderin kafasında Türkiye’ye karşı şantaj kozu olarak kullanmak projesi yatıyor olsa dahi, İlham Aliyev’in ani Rusya yolculuğu ve bunu "kucağa oturma jesti" addetmek isteyen Medvedev’in de ziyarete mal bulmuş Mağribi gibi atlaması, gökten zembille inmedi.

Bu sayede, yani Ankara-Erivan normalleşmesinin "Moskova basınçlı" yan etkisiyle, donmuş durumda olan o Karabağ sorununa çözüm arayışları tekrar hareketlendi.

Sırf konuyu halletmek amacıyla kurulmuş olmasına rağmen üzerine hanidir ölü toprağı serpilen ve o Rusya’ya büyük manevra marjı sağlayan "Minsk Grubu" birden silkindi.

Çok bileşikli "Grup"un yakında bir "Mutabakat Zaptı" sunması haniyse kesinleşti.

Artı, Aliyev’in Ermeni lider Serj Sarkisyan’la 7 Mayıs Prag zirvesinde buluşacak olmasının geri planında da, yine Ankara-Erivan yumuşaması belirleyici rol oynadı.

***

O halde tüm bunlara bakarak diyebiliriz ki, aynı "azılılık" derdinden muzdarip kendi şoven ve "ulusalcılar"ını ne denli kızdırırsa kızdırsın, Türkiye ve Ermenistan’ın "makul"de buluşması, diğer bölge sorunlarına "makul" çözümler aranmasına da ön ayak olmuş oldu.

Ve bu "makul" ne yerde, ne göktedir; rasyonel akılcılığın mantık ufkundadır!
X