Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İstanbul’da hafta sonu yapılacak o kadar çok şey var ki

İKİ haftadır İstanbul Tepebaşı’ndaki Pera Müzesi’ne, oradaki Frida-Diego sergisine gitmeye uğraşıyorum. Kısmetse yarın gideceğim.

Müzedeki bu sergiye gidememe nedenim birazı kişisel, birazı da İstanbul’daki sergi yoğunluğu. Bitmek üzere olan sergileri kaçırmamak için görece daha yeni başlamış olana gitmeyi erteledim iki haftadır.
Anlatmaya İstanbul Modern’le, daha doğrusu hemen onun yanındaki binayla başlayayım. Burada açılan ‘Body Worlds’ sergisini kaçırmamaya uğraşıyordum, gittim, gördüm ve serginin süresi bir kez daha uzatıldı. Serginin İstanbullulardan gördüğü ilgi muazzam. Görmediyseniz kaçırmayın bence.
İstanbul Modern’de, müzenin kendi koleksiyonu zaten çok güzel ama şimdi üç tane de çok özel sergi var burada.
Birincisi Kutluğ Ataman’ın ‘İçimdeki Düşman’ adını verdiği video enstalasyonları. Uzun zamandan beri gördüğüm en çarpıcı sergi bu.
İkincisi ‘Ermeni Mimarlar’ sergisi. Yaşadığımız şehirde hergün önünden geçtiğimiz güzel binaların tamamına yakınının bu mimarların elinden çıktığını öğrenmek önemli. Ve üçüncüsü fotoğraf sanatçısı Ani Çelik Arevyan’ın fotoğrafları.
İstanbul Modern’den Nişantaşı’na, Galeri Mac’e (Mim Kemal Öke Caddesi No 23) çıkmanızı öneririm, yakın zamanda kaybettiğimiz büyük ressamımız Ömer Uluç’a saygı niteliğindeki sergi kaçırılmamalı. (Galeri pazar hariç hergün açık.)
Tepebaşı’ndaki Pera Müzesi’ni de sakın ihmal etmeyin. Burada da iki çok önemli sergi var, müzenin kendi daimi kolleksiyonunun yanısıra./images/100/0x0/55ead360f018fbb8f899227f
Birinci sergi, benim de gideceğim Frida-Diego sergisi. Ünlü Meksikalı ressam Frida Kahlo ile onun bir dargın bir barışık deli dolu hayat arkadaşı Diego Riviera’nın eserlerinden bir seçki sizi bekliyor. Sadece sergi de değil, Meksika devrimi üzerine filmler, çocuklar için atölye çalışmaları, pek çok etkinlik daha var müzede.
Pera Müzesi’ndeki ikinci önemli sergi ‘Çarlık Rusya’sından Sahneler’ adını taşıyor. Bu da kaçırılmaması gereken bir sergi. Tabii müzenin kendi koleksiyonundan sergileri de kaçırmayın, tekrar tekrar görün derim ben.
Eğer çocuğunuz varsa, size Hasköy’deki Rahmi Koç Sanayi Müzesi’ni şiddetle tavsiye ederim. Burada yeni açılan uygulamalı matematik bölümünde çok eğlenecek, çok güzel vakit geçireceksiniz.
Bir başka önerim Boğaz’da, Emirgan’daki Sabancı Müzesi’nden. Burada da müzenin kendi çok zengin koleksiyonunun yanında şu sıralar Ağa Han Müzesi Hazineleri sergisi devam ediyor. Görmediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz.
Madem Boğaz’a kadar geldiniz, yolunuzu biraz daha uzatıp Büyükdere’ye Sadberk Hanım Müzesine gitmenizi de öneririm. Çünkü burada Ömer Koç’un özel kolleksiyonundan derlenmiş, Osmanlı hanedanı mensuplarının fotoğraflarından oluşan son derece ilginç bir sergi var, ‘Kamera ve Hanedan’ adını taşıyan.
Sayfada yerim bitti ama İstanbul’da anlatılacak müzeler, sergiler bitmedi. Son olarak Haliç kıyısındaki Santral İstanbul’a uzanalım, buradaki ‘İstanbul’ sergisini gezelim.
Belki dikkatinizi çekti, saydığım bütün sergiler ve müzeler özel müze ve sergilerdi. Devletin sanat kültür alanını neredeyse tamamen boşalttığı, o boşluğu da özel kişilerin ve sermayenin doldurduğu bir kente dönüştü İstanbul. Özellikle plastik sanatlar alanında bu böyle. Maalesef böyle.
İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması sayesinde adam gibi bir müze kazanacağımızı, yıllardır erişilemeyen Resim Heykel Müzesi eserlerini yeniden görebilir olacağımızı sanmıştım. Ne büyük hayaller kurmuşum meğer.

Mehter takımını Unkapanı’na da bekleriz!

TÜRKİYE bir popüler TV dizisi sayesinde Kanuni Sultan Süleyman’ı, Batılı çağdaşlarının adlandırmasıyla ‘Muhteşem Süleyman’ı hatırladı sanıyoruz. Oysa hatırladığımız falan da yok, hatırasına gereken saygıyı gösterdiğimiz de yok.
Olsaydı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Haliç’te Galata ve Atatürk köprülerinin arasına inşa etmekte olduğu ve metro geçişini sağlayacak köprünün boynuzlarına hep birlikte itiraz ederdik.
Baksanıza Başbakan Tayyip Erdoğan’a. Kars’taki bir türbe ve onun yanındaki camiye gösterdiği saygının birazını İstanbul’daki Süleymaniye Camisinden esirgiyor sanki. Oysa Kanuni’nin türbesi de bu caminin yanında.
Kanuni’ye saygısızlık yapılıyor diye protesto için TV binasına giden kalabalıklar ve o kalabalığın içindeki mehteran üyeleri neden Unkapanı’na gitmezler köprünün Süleymaniye’nin minareleriyle yarışan boynuzlarını protesto etmek, ‘ecdadımıza saygı’ beklemek için?
Veya dizi protestosunda önde geldiği söylenen İsmailağa Cemaati neden mahalleleri olan fatih Çarşamba’dan şöyle Şehzadebaşı’na kadar yürümez, yolda Belediye Sarayı’nın önünden Başkan Kadir Topbaş’a, ‘Yapmayın şu boynuzları’ diye seslenmez?
Bana öyle geliyor ki, ‘ecdada saygı’ falan işin bahanesi, esas yapılan yakın zaman önce yönetmen Emir Kusturica’ya, yazar V.S. Naipaul’a yapıldığı gibi bir linç uygulamak.
Her başarılı lincin ardından bir yenisine duyulan iştah da artıyor. Olan, bütün bu saydığım isimleri, heykelleri, dizileri eleştirenlere oluyor. Onların eleştirileri linç kalabalığının ayakları altında kalıyor.
Eminim bu eleştiricilerden bazıları önümüzdeki dönemde, ‘Ben bunu beğenmedim ama beğenmediğimi söyleyerek linççi kalabalıklara malzeme vermek istemiyorum’ diye de düşünecek.
Allah aşkınıza elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, bugünün dizi ve heykel, dünün yönetmen ve yazar linççilerinin daha önceki yıllarda düşünceyi linç etmeye çalışan Kemal Kerinçsiz ve arkadaşlarından ne farkı var?

X