"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

İstanbul’da 7.5 kilometre kare içinde yaşıyorum

EVET, sık sık gidip geliyorum.<br><br>Ama esas olarak artık Türkiye’de yaşamıyorum.

Bu da, insanın algısını ister istemez bir miktar değiştiriyor.


Bir şeyin içindeyken fark edemiyorsunuz, kanıksıyorsunuz.


Ben o durumda değilim.


Daha önce yaşadığım şehirdeki küçücük değişiklikleri bile fark ediyorum. Yeni dikilen binaları... Oradan buradan fışkıran yapıları... Artan kalabalığı... Kabalığı... Tanıdıklarım arasında yaşlananları... Kilo alanları... Mutlu olanları... Mutsuz olanları... Sıkışıp kalanları... Değişen insan davranışlarını... Toplumdaki eğilimleri... Trendleri...


Abarttığımı düşünebilirsiniz ama bu sefer İstanbul’u farklı gördüm.


İnsanlar artık gerçekten kendi gettolarında yaşıyor.


Nişantaşlılar, Bebekliler, Cihangirliler...


Herkes kendi cumhuriyetinde...


Nişantaşlılar
mesela, kendi kafelerindeler, kendi lokantalarına, kendi barlarına takılıyorlar, kendi kitapçılarından kitap alıyorlar, kendi gym’lerinde spor yapıyorlar. Giyim tarzları bile birbirine benziyor. Saç kesimleri, hatta kollarına taktıkları saatler ve çantalar...


Eminim,
Taksim’e dahi inmiyordur bir kısmı.


Aynı şehirde birbirinden tamamen farklı dünyalar söz konusu.


Her zaman öyleydi belki ama hiçbir zaman bu kadar keskin değildi.


Ve bu ayrı dünyalar, hiçbir şekilde birbirine karışmıyor, bir homojenlik yok.


Nişantaşı
’nda yaşayan bir arkadaşım “7.5 kilometre kare içinde yaşıyorum” dedi, “Nişantaşı, Bebek ve bazen Etiler. O kadar.

Başka bir yere gitmiyorum.”
Bir başka arkadaşım ise, “Kocam Fatih’te bir pideci keşfetmiş, ‘Atla gel’ dedi bana, gittim. Aman Allah’ım gitmez olaydım” dedi. “Kendimi başka bir suyun balığı gibi hissettim. Eteğim kısa kaldı, bakışlar hoşuma gitmedi, tuhaf ama bin yıldır yaşadığım şehirde kendimi güvende hissetmedim. Aldık pideleri apar topar Nişantaşı’na döndük” dedi.


O kadar çok böyle hikaye dinledim ki.


Tuhaf olanı, ben de öyle hissettim.


Ben insanları hiç bu sefer gördüğüm kadar sinirli, huzursuz ve tedirgin görmedim.


Sohbet ederken, telefonun şarjını çıkarana rastladım.


“Yok artık daha neler!”
dedim.


“Kızım, olan biteni şaka mı zannettin!”
dedi.


Güya, şarjını çıkarmazsan, kapalı da olsa cep telefonun dinlenebiliyormuş.


Tuhaf, sevimsiz bir ruh hali.


Bir süredir tırnaklarımı yemiyordum.


Hepsini yedim.


Acayip asabiydim.


Herkese, her şeye bağırmak istedim.


Patlamaya hazır bir düdüklü tencere misali.


Şimdi Dubai’deyim.


Yapay ama sakin bir dünyada...


Sinirim geçti ama içimdeki üzüntü ve çaresizlik hissi devam ediyor.

 

GÜLEN CEMAATİ BAŞI AÇIKLARA BURS VERİYOR MU?

 

“Türkan Saylan’la yaptığınız röportaji okurken, ben de türbanlılara burs verilmemesi kısmına takılmıştım. Peki ama tersinden düşünürsek olayı? Cemaatler, başı açıklara burs veriyorlar mı? Verseler bile, ‘Bir süre sonra başını kapatacaksın ama haaaa!’ şartları var mı? E, o zaman? Türkan Hanım ve ekibinin yaptığının ayrımcılık olduğunu düşünenler, meseleye tek taraflı bakıyorlar. Bu, ‘Birileri yapıyor diye biz de tersini yaparız’ olayı değil, birileri ayrımcılık yaparken, kenara köşeye itilenlere sahip çıkmak bence.” 
(Filiz.)


Siz de haklınız. Diyecek bir şey yok. Beni rahatsız eden, aynı ülkede, günden güne daha keskinleşen iki ayrı kutuba dönüşmemiz. Bir yanda zulüm gördüklerine ve inançlarını diledikleri gibi yaşayamadıklarına inanan “dinciler” var. Diğer yanda da Cumhuriyet’in bile tehdit altında olduğunu düşünen “ulusalcılar.” Biri siyah, biri beyaz. Bense üzgünüm ama “gri”yim. Iki tarafın da haklı ve haksız olduğunu düşündüğüm şeyleri var. Kendimi bir binanın giriş kapısında sıkışmışım gibi hissediyorum ne tam içeri girebilmişim, ne dışarıdayım. Tam ortada duruyorum, ama popom dışarıda! Eminim, benimle aynı hisleri paylaşan bir sürü insan vardır.

 

HAMİŞ:Sosyolojik yazarlar insanı gazete okumaktan soğuturlar! Her şeyi onlar bilir, her şeyi onlar açıklarya! Nuray Mert’in Pazartesi günkü yazısında yaptığı gibi. Pazar günü “Bizim gazetenin ekinin iki sayfası şöyle bir magazin haberine ayrılmıştı” demiş. Ayıp! O röportajı ben yaptığıma göre, adımı ver. Ayrıca o küçümsediğin magazin haberlerinde, hayat vardır. Orada kimse, neyi neden yaptığını düşünmez, açıklamaya çalışmaz, orada sadece yaşananlar vardır. Gazeteciler de bunu naklederler. Kaya ve Feraye röportajında yaptığım da buydu. Dokuz yıl önce “aşığı” olduğu adamın, “karısı” olmayı “başarı” olarak değerlendirip değerlendirmediği de Feraye’yi ilgilendirir...

 

X