« Hürriyet.com.tr

İspanya’da bir Endülüs masalı GRANADA

Granada’ya giderken önce bir zeytin ağacı denizinden geçiyorsunuz. Etrafta o kadar çok ağaç görüyorsunuz ki, dünyanın tüm zeytinyağlarının buradan üretildiğini sanıyorsunuz. Mağribi İspanya’nın bu önemli kenti, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki El Hambra Sarayı, cennet bahçeleri, Arapça konuşulan labirent sokaklarıyla ziyaretçilerini bir masal dünyasına taşıyor.

Mehmet YAŞİN
X
Endülüs kazan ben kepçe olmuştum sanki. Mağribi İspanya’nın yemyeşil topraklarında, duran zamanın tadını çıkarıyordum. Bazen hızlı tren, bazen kiralık otomobille dere tepe demeden bir masalın içinde dolaşıp duruyordum. Önce Madrid, sonra Ronda, şimdi de sırada Granada...

Granada’dan önce, bu kente giden yolun sunduğu görüntüler etkiliyordu insanı. O kadar çok zeytin ağacı görüyordunuz ki, dünyanın tüm zeytinyağının burada üretildiğini düşünüyordunuz ister istemez. Düzlükler, tepeler, uçurumlar, nereye bakarsanız bakın hep zeytin ağacı görüyordunuz. Hem de saatler boyu. Arada bir zeytin ağaçları görüntüden çekilip yerlerini uçsuz bucaksız, yemyeşil tarlalara bırakıyordu. Bu coğrafyada üzüm bağları pek görünmüyordu nedense. Üzüm salkımları Endülüs sıcağından mı kaçıp gitmişlerdi acaba?
Gitarcı Andres Segovia, “Tanrının, ruhuna müzik tohumunu attığı rüya kent” diye tanımlamış Granada’yı. Kim söylerse söylesin hemen inanmamak lazım böylesine süslü sözlere. Gidip, kendi gözlerinizle görmeniz, dinlemeniz, koklamanız lazım. Onun için İbn Nasr’ın kentine doğru yeşil bir yolculuk yapıyordum.
Önce Siera Nevada dağlarının karlı zirveleri göründü. Endülüs’ün sıcağından etkilenmeyen asırlık karlardı bunlar. Granada işte bu dağın eteklerine kurulmuştu. Aslında Granada’yı değil de, İslam dünyasının en muhteşem eseri El Hambra Sarayı’nı görmeye gidiyordum. Bir gün sürem vardı ve onu da saray gezmesine ayırmıştım.

TURİST SELİ

Sarayın bulunduğu Sabika Tepesi’ne vardığımda, bir araç seliyle karşılaştım. Otoparklar tıklım tıkış olmuştu. Rehber kitaplar, “bu sarayı günde 60-70 bin kişi ziyaret eder” derken pek abartmamışlardı anlaşılan.
Uzun kuyrukta sabırla bekleyip biletimi aldım. Gürültü bir kalabalığın peşinden saray kompleksinin kapısından içeri girdim. Gezi yazlık saraydan başladı. Sultanlar kavurucu yaz sıcağında, tepedeki bu yazlık sarayın esintili gölgeliklerine sığınırlarmış. Önce “Yüce Cennet Bahçeleri”ni aştım. Sonra budanarak duvar görüntüsü verilmiş şimşir ağaçlarının arasından yürüdüm. Yapımına 13. yüzyılda başlanan bahçenin ihtişamına bakıp, Mağribi sultanlarının oldukça incelmiş bir estetik anlayışına sahip olduklarına karar verdim.
Kalabalıkların itiş kakışları, öğrenci guruplarının çığlık sesleri, Japon turistlerin şemsiyeleri arasından sıyrılıp sarayı gezmeye çalıştım. Havuzlar, çiçekler, sulara yansıyan görüntüler, at nalı kemerler, oymalı tavan işlemeleri, renkli seramiklerle kaplanmış duvarlarla yazlık saray, bir masalın dekorunu andırıyordu.

MUHTEŞEM SARAY

Kalabalıkları yararak saraydan çıktım. Biletimin üstünde El Hambra’yı saat 13.00’te ziyaret edebileceğim yazıyordu. Ne bir dakika önce ne bir dakika sonra. Yine şimşir ağacından duvarların çevrelediği yolu aşıp, soluk soluğa ziyaretçi kuyruğundaki yerimi aldım.
Mekan, ışık, su ve süsleme gibi tüm mimari unsurların kullanıldığı bu saray oldukça etkileyiciydi. İnce mermer sütunlarla desteklenmiş revaklar, dantel inceliğindeki duvar işlemeleri, süslemede kullanılan seramikler, mozaikler, tavanlardaki muhteşem süslemeler... Alçı, kereste, beton, taş, seramik, tahta birlikteliğinin göz kamaştırıcı bir eseriydi bu saray. Ayaklarıma kara sular ininceye kadar gezdim.
Saraydan çıktıktan sonra karşı tepedeki Albaicin Mahallesi’ne gittim. Semtin labirenti andıran sokakları yokuş yukarı çıkıyordu. Çoğunluk Kuzey Afrikalıydı ve kulağıma hep Arapça konuşmalar geliyordu. Hediyelik eşya satan dükkanlar yan yana dizilmişler, turistlerin yolunu gözlüyorlardı. Küçük meydanlardaki kahvelerde Hippi kılıklı gençler, kulaklıklarından yayılan nağmelere takılıp, başka diyarlara gitmişlerdi. Aralarına oturup, gitarcı Segovia’nın tanımlamasında haklı olup olmadığını düşündüm. Bir yanıt bulamadım. Bir günlük gezide, Granada’nın ruhuyla ne kadar dostluk kurabilirdim ki!
Dönüş yolunda Endülüs’e tekrar gelmek gerektiğine karar verdim.

Zamansız kent CORDOBA

Uzaydan aldığı bilgilerle istenilen adresi bulan aletlere bayılıyorum. Otomobil kiralarken, GPS denen bu aletten de kiraladım. Cordoba’da (Kurtuba) kalacağım adresi yazdım. Alet yolu tarif etti, ben sürdüm. Kordoba’da, bir otomobilin zor geçebildiği labirent gibi sokaklarda döndüm dolaştım. Sonunda otelimi elimle koymuş gibi buldum.
/images/100/0x0/55ead884f018fbb8f89a6f36
Cordoba ismi bana nedense hep Binbir Gece Masalları’nı anımsatır. Mistik çağrışımlar yapar, Mağribi düşlere sürükler. Sıcak bir nisan günü, surların içindeki sokaklarda gezinirken, eski Cordoba’nın geçmişte kalmış bir kent olduğunu gördüm. 10.yüzyılda görüntü neyse bu yüzyılda görüntü oydu. Dar ötesi sokaklardaki eski gümüş işlikleri, yerlerini turistik eşya satan dükkanlara terk etmişlerdi sadece. Dövme demirden yapılmış balkon korkulukları, pancurlu, cumbalı pencereler, oymalı tahta kapılar, avlular, tek kişilik kaldırımlar 10 asır öncesini yansıyordu.

Cordoba’da tüm görülmesi gereken yerler, surların içinde kalmıştı. Bunlardan en önemlisi de, İspanya’da yapılmış en büyük ve en muhteşem camilerden biri olan Mezquita idi. Abd al Rahman’ın 780 yılında yaptırdığı bu camiye, bir portakal ağacı ormanından geçip giriliyordu. Girer girmez de insan kendini bir sütun ormanının içinde buluyordu. Kızıl tuğla renkli at nalı kemerler, granit, yeşim taşı ve mermerden yapılan 850 tane sütunu görünce, kendimi bir masalın içine düşmüş sandım. Sütunlar her açıdan bir başka güzelliklerini sergiliyordu. Kemeri Kuran’dan ayetlerle süslenmiş olan mihrap ise kelimenin tam anlamıyla insanın aklını durduruyordu. Sabır, emek ve sanat bir araya gelip, bu mermer mihraba bir çok kutsal anlam yüklemişlerdi. Bu sanat eseri cennetin baş köşesine yakışacak kadar eşsizdi.

Ne var ki, bu muhteşem mihrabın bir kusuru vardı. Bunu yapan usta, yönünü tam hesaplayamadığı için mihrap Mekke’ye doğru bakmıyordu. Tüm çabalara rağmen bu hata düzeltilememişti.
Mezquita’dan çıktıktan sonra, gördüklerimi hazmedebilmek için bir portakal ağacının gölgesine sığındım, gözlerimi kapattım. Sonra 14. yüzyıldan kalma Sinagogu gezdim. Hem cami hem de sinagog beni kutsal dünyanın içine çekmişti. Dar sokaklarda gerçek dünyanın peşine düştüm tekrar. Akdenizli sokaklarda yürüdüm, yoruldum, oturdum, tekrar yürüdüm, fotoğraf çektim, insanları seyrettim.
Caballa Rojo adlı restoranda yediğim, İspanyol ve Afrika karışımı yemeklerle güne noktayı koydum.

Kaynak: Mehmet YAŞİN

Hem renkli hem de orijinal