Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İşkenceye ve işkenceciye tolerans

TARTIŞMASI bir haftadan fazla zamandır devam ediyor, İstanbul emniyetinde terörle mücadele şubesinde önemli bir yetkilimiz, işkence suçlamalarıyla yargılanmış, mahkum olmuş ama sonra zaman aşımı sayesinde kurtulmuş bir kişi artık.

Benim gibi 1990’ların ve 2000’lerin ilk on yılında insan hakları konularıyla yakından ilgilenmiş bir eski gazete yöneticisiyseniz, bu haberi aldığınızda dudağınızın kenarına acı bir tebessümün yerleşmesi kaçınılmaz.
Türkiye, bir sürü şeyin yaşandığı ama temel insan hakları konularında gerçekte çok az şeyin değiştiği bir ülke maalesef.
Geçmişte işkence olaylarında şu yaşanırdı: İşkenceye uğrayan şikayetçi olur, polisler kendilerini ‘Biz ona bir şey yapmadık, o gitti kendini duvarlara vurdu, sırtına yaralar açtı vs’ diyerek savunurlar, ilin valisi polisler için soruşturma izni vermez, olay kapanırdı.
Geçmişin kaba istatistiği şuydu: 100 işkence şikayetinden sadece 15’i için soruşturma izni verilir, bu 15’in 7’si için dava açılır, hiçbirinden de kesinleşmiş mahkumiyet çıkmazdı.
İnsan hakları avukatlarının elde edebileceği en iyi sonuçlardan biri, bugün İstanbul’de Terörle Mücadele Şubesi’nin tepe noktalarına gelen Sedat Selim Ay’ın vakasında yaşananlardı: Yerel mahkemeden mahkumiyet çıkartmak, Yargıtay’ın ‘Bu ceza az’ diye mahkumiyeti bozması... Ama sonra yine Ay gibiler kazanırdı: Zaman aşımı işler, sanık kurtulurdu.
Tabii Sedat Selim Ay, kariyerinde nasıl olduysa hep en yüksek profilli işkence davalarına adı karışmış biri. En büyük örnek sendikacı Süleyman Yeter’in öldürülmesi.
Bu davalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmiş, Türkiye Sedat Selim Ay yüzünden mahkum olmuş, o mahkumiyetin parasal bedelini de vergilerimizle biz ödemişiz.
‘İşkenceye sıfır tolerans’ biteli çok oluyor, şikayetlerde ve mahkemelere yansıyan vakalarda ciddi artışlar var. Bunu biliyoruz.
Ama demek iş şimdi işkenceden tescilli memurların gözümüze sokulur gibi terfisine kadar geldi. On yıl sonra başa dönmek, çok fena bir duygu.

Türkiye’de sivil yok galiba

YOK, çünkü çoğumuz ‘sivil’ kelimesinden ‘asker olmayanı’ anlarız, bazılarımız ‘Üniforması olmayan’ anlar, çok ama çok azımız ‘devlet dışı’nı anlarız.
Meclis’teki Anayasa Uzlaşma Komisyonu bir konuda uzlaşmış. Basın özgürlüğünün tarif edildiği maddede, basının özgür olduğu AMA belli koşullarda bu özgürlüğün kısıtlanabileceği öngörülmüş.
Başka bir ülkenin ‘sivil’ vatandaşlarının bundan neredeyse 220 yıl önce kendi başlarına yaptıkları ‘sivil’ Anayasalarında kendileri gibi vatandaşlara uygun gördükleri bir özgürlüğü biz bugün, 2012 yılında kendi vatandaşımıza çok görüyoruz.
Hiç merak etmiyorum artık, mesela toplantı ve gösteri yürüyüşleri konusu da böyle olacak: Kamu güvenliği tehlikeye atılmadıkça toplantı ve gösteri yapmak için izin almak gerekmediği Anayasaya yazılacak.
Düşünceyi ifade özgürlüğü aynı şekilde: Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğe aykırı olmamak şartıyla düşünce hürdür, denilecek.
Ve bütün bunları böyle söyleyecek Anayasa da ‘yeni’ ve ‘sivil’ olacak
öyle mi?
Devlet olmak, kendini devletin yerine koymak, hiçbir zaman ‘sivil’ olamamak bizim genlerimize işlemiş bir şey.
Vesayetle mücadele edilecekse önce bu zihniyeti kafalarımızdan çıkarıp atmalıyız. Vatandaştan önce devleti düşünme zihniyetidir vesayeti yaratan, vatandaşa güvenmeyen, ona özgürlükleri çok gören, onu çocuk veya güdülmesi gereken koyun yerine koymaktır vesayet zaten.
Önce biz ‘sivil’ olmalıyız ki, yazdığımız Anayasa da ‘sivil’ olabilsin.

‘Sivil olamamak’ ve ‘Sivilliğe izin vermemek’: Alevilerin durumu

BENİM bildiğim, Alevi kesimler uzun yıllar kendi aralarında tartıştı: Biz Cem Evini ibadethanemiz olarak kabul ettirmeye mi çalışmalıyız, Diyanet’in bize eşit davranmasını sağlamaya mı?
Benim görebildiğim kadarıyla, bugün dahi, Alevilerin önemli bir bölümü ‘devlet dışı’ olmaktan yana değil. ‘Bizim sivil bir dinimiz olsun, varsın Sünniler de devlet dini olsunlar’ demiyorlar. ‘Biz de Sünniler gibi devlet dini olalım’ diyorlar, eşitliği bu biçimde arıyorlar.
Ama son on yıllarda, özellikle Almanya’daki Alevi derneklerinin sivil tutumlarıyla Türkiye’deki daha ‘sivil’ Alevi kesimler de cesaretlenmeye başladı. İşte onlardan biri, hukuk yolunu izleyerek Cem Evinin Alevilerin ibadethanesi olmasını talep etmiş sonunda.
Bu talebi yapanlar, Aleviler içinde onca baskıya, neredeyse aforoz tehdidine varan dışlamalara göğüs gererek mahkemeye gittiler. Ama bakın devletimizin mahkemesi de ‘Siz sivil olamazsınız, Türkiye’de din sivil bir alan değildir, devletin Diyanet’inin tekeline verilmiş bir alandır’ dedi, Cem Evinin ibadethane olmadığına hükmetti.
Elbette bu mahkeme kararının dayanağı Devrim Kanunları’ndan biri olan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’dur. Aynı kanun, sadece Alevilere değil, Avrupa’dan gelip Türkiye’ye yerleşen Hollandalı, Alman veya Ruslara da engel oluyor, onlara kendi sivil ibadethanelerini açmayı yasaklıyor. Bu haliyle de Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki en önemli sorun noktalarından birini oluşturuyor.
Hadi Avrupalıların dertlerini bir an için kenara bırakalım, bizim esas derdimize gelelim: Türkiye’de ‘sivil’ yani ‘devlet dışı’ din isteyen sayısı, böyle bir şeyin mümkün olabileceğini hayal edebilen sayısı o kadar az ki aslında...

X