"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

İsim Şehir Hayvan Bodrum

Geçtiğimiz cuma akşamı Bodrum Kalesi’ne, Yılmaz Özdil’in yazılarından uyarlanan, yönetmenliğini Metin Serezli’nin yaptığı İsim Şehir Hayvan oyununu izlemeye gittim.

Kapalı gişe. İğne atsan yere düşmez.

Köşe yazılarından uyarlama bir tiyatro oyunu.

Bir ilk. Müthiş fikir.

Seyrederken hep ne kadar zor bir şeyin ne kadar olağanüstü biçimde başarıldığını ve aynı zamanda Yılmaz Özdil yazılarının -ki bu bir marka gibi artık- ne kadar tiyatro sahnesi gibi olabildiğini düşündüm.

Her aklıma geldiğinde hem güldüğüm hem de sinirlerimin bozulduğu o metrobüs yazısını yaşamak, çok dokundu bana.

Çok dokunan bir sürü başka şeyin yanında, çok dokundu.

Okuduklarımın ete cana bürünmüş haliyle karşımda olması beni çok daha farklı etkiledi. Gülerken hep yutkundum.

Girişte Metin ve Nevra Serezli’yi gördüm.

Hayatım, itiraf etmeliyim, onlara bakarak azcık da imrenerek geçti. Ben, onları bir çift olarak ve bireysel olarak hep çok sevdim.

Bir tiyatrocu olmayı çok isterdim. İstemiştim.

Olmadı. Çok içimde kaldı.

Nevra Serezli ışıl ışıldı. Pırıl pırıl parlayan insanlar onlar. Onları her gördüğümde bunu düşünüyorum; pırıl pırıl kelimesini.

Metin Serezli’nin sesini duyduğum anda tüylerim diken diken oluyor.

Çocukluğum saklı onlarda.

Mesela, evliliğe/ilişkilere dair Nevra Serezli’nin yumuşacık nasihatleri vardır kulağımda küpe.

Bir de Nevra Serezli’nin (eğer yanlış hatırlamıyorsam), Çılgın Sonbahar oyunundaki o dans sahnesi, bunca sene gözümden hiç gitmedi.

İsim Şehir Hayvan’a döneyim.

Gencay Gürün oyun bitince sahneye geldi. Pembe bir takım giymişti.

Müthişti!

Ben de o yaşta böyle cesur, böyle ışıl ışıl, böyle pembe ve böyle dik durabilen bir kadın olayım istedim, bunu diledim. Halim vaktim her ne olursa olsun!

Yılmaz Özdil oradaydı. Herkese harbi gülümsüyordu. Herkese selam, herkese imza, herkese ihtimam gösteriyordu, herkese teşekkür ediyordu.

Cesur bir koca afacan çocuk mu demeli?

Oyuncular muhteşemdi.

Muh-te-şem!

Hani muhteşemlik sadece oyunculuklarında da değildi bu sefer.

Cesaretlerindeydi!

Evet bu oyunun sahnelenmesi, bu oyunda rol almak, içinde olmak, ucundan tutmak bir cesaret işi.

İdi. Oldu.

Bu cümleyi kurmak bana ağır geldi. Sanatın, eleştirinin, mizahın ve gerçeklerin cesaret işi olması ağır bir cümle değil de ne?

Tüm oyun boyunca beni en çok düşündüren bir bu oldu, bir de seyircinin yaşı...

Kaleyi kapalı gişe sallayan, herkesi ayakta avuçları patlayana kadar alkışlayan bu seyircinin yaş grubuna kalbim kırıldı.

Affedin beni. Gençliğime verin hatta!

Seyirci belli bir yaşın üstüydü. Sanırım benden genç nesil veya benim neslim çok azdı. Tamamen bir izlenim benimkisi, oturduğum yerden gördüğüm.

Ve ben, bu oyunu izleyen, oyunda anlatılan değerlere sahip çıkan, değerini bilen bu nesile kızdım ve kırıldım.

Çünkü;

Kendi değerlerini, sahip oldukları, ellerinde bulundurdukları hakların ne anlama geldiğini kendilerinden hemen sonra gelen nesile anlatamamışlar belli ki.

Kendileri hazıra konmuşlar ve hiç ileriye dönük bir yatırım yapmamışlar.

Gençlerine, Atatürk ilkeleri nedir, haklarımız, hukukumuz, adaletimiz nedir aktaramamışlar.

Oturup gençleri yermek, sövmek çok kolay bakın.

Ama o nesil, kendi içlerinde o çok önemsedikleri ve şimdi kaybetmekten hoşnut olmadıkları değerler adına korkarım hiçbir yatırım yapamamış.

Türkiye gençlerine, çocuklarına hiç yatırım yapmamış, işte buna ağlıyoruz şu anda bence.

İsterdim ki, kendilerinden sonraki nesillere de bu değerleri aktarabilmiş olsunlar. Benim yaş grubum, benden daha küçükler hatta, sadece gözlemlemek, tiyatro
izlemek, tiyatrosuna, oyuncularına, sanata, memleketinde olan bitene eleştirel bir gözle bakabilmek adına gelmiş olsun oraya...

İsterdim ki, oyundaki o Mustafa’nın Samsun’a çıkmak istediği sahnedeki otel işleten öğretmen, kızına bari tek bir şey anlatabilmiş olsun.

Yanımda oturan insan mesela... Bunu yapmış mı?

Ya da ne bileyim, bir şey yapmak için adım atmak isteyen Mustafa’yı durdurmak yerine, elinden tutabilsin korkusuzca. Dur, otur demesin. Durmayı, sinmeyi salık vermesin geleceğine. Önümde oturan seyirci bunu yapıyor mu acaba?

Yılmaz Özdil’in anlattığı, oyuncuların müthiş aktardığı o maymunlarla yapılan deney var ya... Gidin, izleyin, bir düşünün.

Sahnenin karşısında durup çuvaldızı ilk önce kendine batırmak ihtiyacıdır bizimkisi.

İsim Şehir Hayvan’dan bana ders ve yadigar budur.

Cesaret.
Yonca
düşünen insan”

Bir şey

Bir şey yap.
1 çocuk okut.
Geleceğin gelişsin.
Yonca
“TEGV”

X