Dünya Haberleri

DÜNYA

    Işıltılı yaşamın arka manzarası karanlık

    Doğan ULUÇ
    11.11.2009 - 02:21 | Son Güncelleme:

    New York’a ayak bastığım yıllarda görkemli kentin ışık, renk, yaşam ihtişamına alışmaklığım hayli zaman aldı. Bulutları delip geçen gökdelenler, ‘yayla gibi araba’ tanımlamasına giren kamyon boyu limuzinler, ünlü aktörlerin sahne aldığı tiyatrolar, dev alışveriş merkezleri, vitrinleri gecegündüz ışıltılı butikler, sıra sıra lüks oteller, gurmeleri heyecanlandıran etnik restoranlarıyla yerli ve yabancı turistlerin gözünde niye en popüler şehir olduğunu idrak etmem zor olmadı.

    Sonra bir meslektaşım, “Bir de ‘The Other America’yı (Öteki Amerika) okumanı tavsiye ederim” dedi. Bahsettiği Michael Harrington’ın 1962 yılında basılan kitabıydı. Milyonlarca satış yapan kitap refahın zirvesinde, bolluklar ülkesinde yoksulluğu ilmi araştırmalarla ortaya döküyordu. Nerede bu yoksulluk diye sorduğumda kentin eski sakinleri, lüks yapıların gölgesinden uzaklaşmamı önerdiler, bir dizi de adres verdiler.

    1970’li yıllarda New York’un zenci ve hispanik kökenli harlemlerinde değil geceleri, gündüzleri dahi gezilmesi cesaret işiydi. Açlıktan, esrardan gözü dönmüş koyu tenliler, 10 dolar için adam bıçaklamaya hazırdı. Kırık dökük binaların önünde eski model Cadillac’ların şasileri pas tutmuştu. Yoksul zenciler benzin alacak para bulamadıkları için arabaları durduğu yerde eskiyordu. Birbirinin kopyası hayat hikayelerini dinlerken her egzos patlayışında, uyuşturucu satıcılarının silahlı çatışması sanıp olduğum yerde büzülüyordum.

    Ama sefaletin en korkunç örneği ‘Chinatown’da idi. Manhattan’ın güney ucundaki mahallede, ucuz hediyelik eşya satılan iki dükkan arasında dört katlı binayı göçmen Çinliler mesken tutmuştu. Emekli bir Çinli garsonla buluşacağım binaya ilk adımda burnumu kokular dağlamaya başladı. Kızartma yağ, temizlenmemiş tuvalet kokuları arasında üçüncü kata çıktım. 60 yaşındaki Çinli, odasında bir ızgarada çorba için ördek ayaklarını haşlıyor, yanındaki tencerede iç çamaşırlarını kaynatıyordu.

    Anlattıkları şöyle: “New York’a geldiğimden beri 30 odalı bu binada kalıyorum. Üç çocuklu aileler kutu şeklinde tek odada yaşıyorlar. Katlarda tek tuvaleti 25 kişi kullanıyor. Göçmenlerin çoğu kaçak, boğaz tokluğuna çalışıyorlar. Ben oda kirası, yemek, sigara parası dışında kalan kazancım Wuhan eyaletinde bıraktığım eşime gönderiyorum. Amerika’ya gelmek için Çin mafyasına 25 bin dolar ödedim.” Durup soruyor: “Sıcak bir çay vereyim mi?” Gözlerim griye dönmüş çamaşır suyuna, çorba tenceresine gidiyor: “Sağol. Müslümanların oruç günü bugün” diyerek sıyrılıyorum çay ikramından. Daha fazla kalamayacağımı anlayıp veda ediyorum.

    Çinli gazetecilere kaçak Çinlilerin durumunu anlattığımda, “Macera peşinde onlar. Bizde böyle yoksulluk yok” diyorlar. Yeni Dünya göçmenlerin sefalet çizgileri etnik kökenlerine göre değişiyor. En kötü yaşam Çinlilerde. Meksika, Colombia, Haiti, Dominikliler arkadan geliyor.

    Avrupalılarda yoksulluk sorunu yok. Başlangıçta Türkler de sıkıntı içinde yaşıyorlar, İngilizce öğrenip çalışma izni alınca hayatları düzene giriyor. Manhattan’ın ünlü et lokantalarından biri ‘Spark.’ Mafya ‘Baba’sı Paul Castellano’nun 1985’te kapısında kurşunlandığı et lokantasında çalışan birkaç Türk garsonunun durumu çok iyi. Sparks patronunun bahşiş paralarını vermediği için garsonlarına ödeyeceği 3 milyon dolardan bizimkilere de pay düşecek. Rus milyarderlerinin bir öğle yemeğine binlerce dolar ödedikleri şöhretlerin restoranı ‘Nello’da da Türk garsonu çalışıyor. Hem de dolgun ücretle. Romen kökenli Nello Balan’ın eşi Türk idi.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı