« Hürriyet.com.tr

Işık ülkesinde doğayla bütünleştim

İzmirli Sevgi Ünal (36), Uluslararası İlişkiler eğitimi almış. Serbest çalışıyor. “Elimden gelen her işi yapıyorum: aşçılık, garsonluk, çocuk bakıcılığı” diyor. Üç yıldır Kitap-lık adlı edebiyat dergisinde yazıyor. Sivil toplum çalışmalarına katılıyor. 1990’lardan bu yana yurtiçi ve yurtdışına seyahat ediyor. Bu yıl yayımlanan üçüncü kitabı Tiltaneke’de, Lübnan seyahati ile Likya Yolu yürüyüşünü anlatıyor. Ünal, Kate Clow tarafından işaretlenen, rehber kitabı hazırlanan Fethiye Hisarönü ile Antalya Hisarçandır arasındaki 509 kilometrelik antik yolda 24 gün tek başına yürümüş. “Doğanın güzelliği bir yana, benim için limitlerimi belirlediğim, sürprizlerle dolu bir macera oldu” diyor.

Esra ERDOĞAN
X
Likya Yolu neden ilginizi çekti?
- Dağ yürüyüşçüsüyüm. 2000’de Likya Yolu’nun açıldığına dair bir gazete haberi görmem bu yolu yürümek için hayaller kurmaya başlamama yetti. O gazete kupürünü beş yıl cüzdanımda taşıdım ve uygun zamanın gelmesini bekledim. 2005’te fiziki ve moral koşullarımın hazır olduğunu hissedip yola çıkmaya karar verdim. Benim için sınırlarımı öğrenmek her zaman bir hayat biçimi olduğundan Likya Yolu’nda tek başıma yürümek önemli bir deneyim olacaktı. Fiziksel ve ruhsal olarak kapasitemi ölçebileceğim bir alan bulmak çok cazipti ve yola bu arzuyla çıktım. 2005 Mayısı’nda Likya Yolu’nun başlangıç tabelasının önündeydim.

Yürüyüşünüz nasıl geçti, ne kadar sürdü?
- İzmir’den otobüsle Fethiye’ye ulaştım. Bir sabah çok erken saatlerde yürümeye başladım. Bir sırt çantam, içinde asgari ihtiyaçlarım; fotoğraf makinesi, yedek giysi, kuru yemiş, süt, el feneri, yağmurluk, bir plaj hasırı vardı. Kamp malzemesi, teknolojik herhangi bir alet, cep telefonu yoktu yanımda. Amaç da buydu zaten, olabildiğince az donanımla, doğayla bütünleşmek ve limitlerimi öğrenmek üzere yola çıkmıştım. En önemli ihtiyacım suydu. Sürekli yanımda 2,5 litre su taşıdım. Kimi zaman kuyudan, kimi zaman arktan, kimi zaman köy çeşmesinden doldurarak su stoğumu yedekledim. Parkurun tamamı için öngörülen süre 30 gündü, ben 24 günde tamamladım. Ayak tabanlarım iflah olmaz derecede hasar gördüğü için Tahtalı Dağı’nı pas geçmek zorunda kaldım. Hapishanede falaka ile işkence görenlerin çektiği acının ne olduğunu öğrenmiş oldum. Zamanımı Ovidius’un Metamorphosis kitabını okuyarak, doğayı ve kendimi dinleyerek geçirdim. Nadiren karşılaştığım birkaç kişiyle sohbet ettiğim de oldu.
Işık ülkesinde doğayla bütünleştim

Nerelerde konakladınız?
- Çoğunlukla açıkhavada konakladım. Ağaç altlarına serdiğim plaj hasırında, kumsalda, bungalovda, evinin bir odasını yürüyüşçülere ayıran dağ köylüsünün evinde, misafir olarak davet edildiğim bir köy evinde kaldım. En mutlu olduğum yerler her zaman ağaç altlarıdır, Likya Yolu’nda altında uyuduğum bütün ağaçlar unutulmazdı.

KÖYLÜDEN EVLİLİK TEKLİFİ ALDIM

Seyahatiniz sırasında başınızdan geçen ilginç bir anınız oldu mu?

- En ilginç anım sanırım Karadere’deki bir köylüden hayatımın ilk evlenme teklifini almamdı. Tanıştıktan birkaç saat sonra evlilik teklif etmesi ne kadar yalnızlık çektiğini gösteriyordu. Gönlünü kırmadan reddettim. İşin ilginç diğer yönü de, teklifi Xanthos Antik Kenti’nde almış olmam. Xanthoslular esarete boyun eğmedikleri için ölümü göze alan bir ulus. Evlilik-esaret açısından bakılırsa oldukça ironikti benim gözümde. Hâlâ gülümseyerek anımsarım bu olayı.

Peki Likya Yolu’nda sizi en çok etkileyen şey neydi?
- En hoşuma giden şey, yolun bir dönüşüme ne kadar açık olduğuydu. Ovidius’un “Dönüşümler” kitabını yanıma almakla ne kadar isabetli bir seçim yaptığımı şimdi daha iyi anlıyorum. İşaretli bir yolda, her şey belli bir çizgide gider gibi görünüyor ama Likya benim için farklı açılımlara gebe, spontane kararlara açık, sürprizlerle dolu bir macera oldu. En çok bu ve limitlerimi belirlememe olanak sağlaması etkiledi beni. Doğanın güzelliği, tarihin cazibesi, ışığın o bölgedeki farklı yansımasını saymazsak tabii. Işık ülkesi Likya diye geçer pek çok yerde, doğruymuş.

CENNET KOYU’NDA GÜN BATARKEN ÇIPLAK YÜZDÜM

Yürüyüş parkurunda en çok nerede zorlandınız?
- Cennet Koyu, Likya Yolu’nun ekstra parkurudur. Alınca köyünden hemen sonra sağda bir patikadan iniliyor. Çok zorlu ve tehlikeli sayılabilecek bir yolu var, fakat koya inmeyi başaranlar kendilerini gerçekten cennete kabul edilmiş hissediyor. Ben iki denemeden sonra o yolu geçebildim. Ama değerdi. Cennet Koyu’nun ritüeli berrak sulara bir gün batımında çırılçıplak girmektir. Cennette olduğunu hissetmek isteyenlere mutlaka tavsiye ederim. Geçen yıl koya yasadışı inşaat yapmaya çalışanların yakalandığını okumuştum gazetede. Koyun bakirliğini bozacak her girişime karşıyım.

Bu yürüyüşe çıkacaklara neler önerirsiniz?
- Yola çıkmadan önce bir süre kondüsyon çalışmak gerekiyor. Parkurun bir bölümünü yürüyecekler zorlanmayabilir ancak tümünü tamamlayacaklar önceden fiziksel dayanıklılığı artırmalı. Moral açısından hazırlık hepsinden önemli. Benim 24 gün boyunca bir patikadan yuvarlanıp uçurumdan aşağı düşmememin, en ufak bir çizik dahi almadan yolu tamamlamamın tek sebebi maksimum konsantrasyon. Başıma kötü bir iş gelebileceğini bir kez bile düşünmedim, “yalnız gitme” deyip korkutanları dinlemedim. Önemli olan kendine ve yapabileceklerine inancın ve asla tereddüt etmemek. Yunan mitolojisinde en sevdiğim hikayedir Orpheus ile Euridike’nin başından geçenler. Tereddütün, kendine inançsızlığın, korkunun alt metnini çok iyi anlatır. Yola çıkacak olanlara okumalarını öneririm. Ancak hiç yürüyüş ya da dağ tecrübesi olmayanların rehber eşliğinde parkuru geçmelerinde yarar var. Yolda ise en önemli ayrıntı su. Mutlaka yanlarında su olsun.

Kaynak: Esra ERDOĞAN