Dünya Haberleri

DÜNYA

    IŞİD militanları nasıl bu kadar acımasız olabiliyor

    Hürriyet Haber
    02.09.2014 - 01:01 | Son Güncelleme: 01.09.2014 - 21:24

    IŞİD’in kafa kesme görüntülerini izlemek bile yeterince dehşet vericiyken, bu militanlar böylesine vahşice eylemleri nasıl gerçekleştiriyorlar? Belki daha da önemlisi kimdir bunlar?

    IŞİD militanları nasıl bu kadar acımasız olabiliyorSıradan insanın içinde hiç şiddet ve yıkıcılık potansiyeli var mıdır? Olmaz olur mu, vardır ama olağan koşullarda bu duyguyu yönetmeyi başarırız. Hayatları boyunca birisini dövmeye kalkışmamış ve de muhtemelen kalkışmayacak pek çok erkek boks maçı izler, dövüş filmi seyreder. Saldırganlık göstermek yerine saldırganlığı meşru biçimde icra eden Muhammed Ali ve Bruce Lee bu sayede idol olmuşlardır. Bu yüzden korku ve aksiyon filmleri seyredilir, cinayet romanları okunur.

    Peki, olağan olmayan koşullarda bu şiddet potansiyeli neye dönüşebilir? Bu soru özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası bilim dünyasının epeyce kafasını kurcalamıştır. Sıradan insanlar; çiftçiler, anneler, hekimler nasıl olur da toplama kamplarındaki devasa yıkıcılığın bir parçası olabilmişlerdir? “Okuyucu” (The Reader) filminde Kate Winslet’in canlandırdığı baş karakterin hikayesi de bu soruya işaret etmektedir. Bu konuda iki kült psikoloji deneyi bize ışık tutacak gibi görünüyor.

    IŞİD militanları nasıl bu kadar acımasız olabiliyor 45 YAŞINDAKİ ROCK ŞARKICISI ANNE, İKİ ÇOCUĞUNU BIRAKIP CİHATÇI OLDU

    Boyun eğerek ve denetilmeyerek canileşme
    Milgram Deneyi’nde katılımcılara bir öğrenme deneyinin parçası oldukları bilgisi verilir. Deneydeki diğer bir katılımcı sorulan soruyu bilemediğinde doktor önlüklü bir çalışmacının verdiği komutla artan düzeyde elektrik şoku vermekle görevlendirilirler. Katılımcıların bilmediği konu ise diğer katılımcının aslında çalışmacı ekibinden olduğu ve elektrik şoku almadığıdır. Sonuçta katılımcıların yüzde 97’si diğer katılımcının deneyin durdurulmasını net biçimde istediği hatta yalvardığı halde komutla elektrik vermeye devam etmiş, yüzde 60’ı da ölümcül olduğu belirtilen dozlara kadar elektrik vermişlerdir. Deney sırasında pek çok katılımcının belirgin stres bulguları göstermesine karşın komutlara uyduğu gözlenmiştir.

    Stanford Tutukevi Deneyi’nde ise katılımcılara kura ile gardiyan ve tutuklu rolleri verilmiş ve inşa edilen küçük bir tutukevine yerleştirilmişlerdir. Gardiyan rolü alan katılımcılar herhangi bir denetime tabi tutulmamışlardır. 14 gün sürmesi planlanan deney gardiyan rolü alan katılımcıların giderek artan biçimde sadistik eğilimler göstermesi nedeniyle tamamlanamamış ve altıncı günde sonlanmıştır.

    Sonuç olarak hepimizin içinde şiddet potansiyelinin olduğunu ve bunu yönetmeye çalıştığımızı, otorite figürünün komutu altında gönülsüz de olsa şiddetin bir parçası olabileceğimizi, otorite figürü ortada olmadığında ise yetki verildiğinde zamanla şiddet üretebileceğimizi çıkarsayabiliriz.

    IŞİD militanları nasıl bu kadar acımasız olabiliyor IŞİD YÜZLERCE SURİYELİ ASKERİ BÖYLE ÖLDÜRDÜ

    Peki kim bu IŞİD militanları?
    IŞİD militanları arasında pek çok Türkiye vatandaşı olduğunu duymaktayız. Peki kim bu insanlar? Aslında bu soru ABD’li gazeteci James Foley’in başının kesilerek öldürüldüğü videoyu seslendiren militanın İngiliz aksanı ile konuştuğunun anlaşılmasından beri İngiltere’nin de gündeminde.

    Öncelikle ABD ve Avrupa’dan da IŞİD’e pek çok militan katıldığının bilinmesine karşın bu kişilerin sosyodemografik yapılarının henüz sistematik biçimde incelenmediğini belirtmek gerekir. Yine de IŞİD bünyesinde savaşırken öldüğü bilinen ilk ABD vatandaşı olan Douglas McAuthur McCain’in öyküsüne (1) bakmak bize fikir verebilir. McCain 1981 yılında Illinois’de doğmuş. Lisede basketbol takımındaymış ve adeta takımın maskotuymuş, arkadaşları tarafından neşeli ve sıcakkanlı olarak bilinirmiş, Simpsonlar’ı izlemeyi severmiş ve Chicago Bulls taraftarıymış. Gelecek hayalleri arasında basketbolcu ya da rap’çi olmak varmış... Fakat ikisi de olmamış. Olamayacağını anlamasıyla da işler ters gitmeye başlamış. 2000 yılında daha sonraları kabaracak olan sabıka kaydı oluşmaya başlamış ve 2004 yılında İslam’ı seçmiş. Hollanda ordusunda da görev yapmış olan Yılmaz isimli bir Türkiye kökenli genç adamın öyküsü de IŞİD militanlarının hepsinin doğuştan cani olmadığını gösteriyor gibi.

    Müslüman ülkelerde veya Müslüman olmayan ülkelerde Müslüman olmak
    Önce çok ilgi çekici bir çalışmaya göz atalım. Fransız vatandaşlarının altıda biri IŞİD’i desteklemekte ve bu oran Gazze’dekinden bile daha yüksek. Fransız vatandaşlarından sadece göçmen ve Müslüman olanların IŞİD’i desteklediklerini varsayacak olursak Fransa ve Gazze’deki Müslümanlar arasında IŞİD’i destekleme açısından muazzam bir fark olabilir. Evet, Müslüman ülkelerde radikal İslamcı gruplarla ilgili endişeler giderek artmakta fakat bu durumda gurbette yaşayan Müslümanlarda bu durumun tam tersi olduğunu düşünebiliriz.

    Gurbette yaşayan Müslümanlar nasıl bu noktaya geldiler?
    Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini duymuşsunuzdur. Genellikle tabanında temel fizyolojik gereksinimler, yukarı doğru çıktıkça saygınlık gibi diğer gereksinimlerden oluşan bir üçgenle temsil edilir. Peki saygınlık gereksinimi gerçekten fizyolojik gereksinimlerin hiyerarşik olarak altında mıdır her zaman? Hayır, bazen saygınlık gereksinimi diğer hepsinden önemli olabiliyor.

    Müslüman coğrafyada baskın kültürel özellik kolektivizmdir (toplumculuk). Daha çok Batı kültüründe egemen olan bireycilik kişisel başarıyı olumlarken, kolektivist kültürler bireylerden başarıdan önce topluma uyumlu olmalarını beklerler. Böylece kolektivist kültürlerdeki bireylerde bu uyumluluğun bozulma riski ile ilişkili olan utanç duygusu çok baskın (“el âlem ne der”), özsaygı daha düşüktür. Bu kültürlerde tevazu sürekli olumlanır. Peki bu kültürlerde bireyler özgüven gereksinimini nasıl karşılayacaklar? Kolektivist kültürlerde genellikle olan bireyin grupla özdeşim kurması ve bu gereksinimini sosyal özsaygı üzerinden karşılamalarıdır. Yani bizimki gibi kültürlerde “Ben zekiyim” denmesi utanç kaynağıdır ama “Türk Milleti zekidir” denilmesi ile gururlanılabilir.

    Kolektivist kültürlerde özsaygı ait olunan grup üzerinden karşılanıyorken gurbetteki Müslümanlar yerleştikleri memleketlerin hakir görülen kesimleri olunca bu gereksinimlerini karşılamakta zorlandılar. Artık Türkçe’yi unutmuş bazı son kuşak Türkiyeli göçmenlerin bize de garip gelebilen faşizan sözlemlerini buradan okumak yararlı olabilir.

    Birçok kişi onlara kahraman gözüyle bakıyor
    Bu tür kitleleri kutsal bir amaç kolaylıkla harekete geçirebilir. Zaten kültürel olarak ait olduğu gruba bağlılıkları yüksektir ve kutsal bir amaç eksikliğini derinden hissettikleri özsaygı için derman olabilir. Tanımadığı insanların kafasını kesmeyi kim kutsar ki diye soranları Foley’in öldürüldüğü videoların altındaki yorumları okumaya davet ederim. Bu militanlara kahraman gözüyle bakan pek çok insan bulunmakta.

    Karşılanmamış özsaygı gereksinimi kolektivist bir kültür kökenli göçmenler için daha baskın bir gereksinim olmakla birlikte sadece bu gruba özgü değildir. Dezavantajlı etnik gruplar da bu gereksinimlerini karşılayamamaktadırlar. McCain hedeflerini gerçekleştiremeyince hayatı rayından çıkmıştır. Barack Obama da sokakta yürürken kilitlenen otomobil seslerini duyduğunda kendini damgalanmış hissettiğini resmi bir şekilde bildirmiştir. Dezavantajlı etnik gruplara ait bireyler dışlanmış ve damgalanmış hissedebilirler ve bu durum özsaygılarının oldukça düşmesine neden olabilir.

    Bu konudaki bir diğer hipotez ise psikolog Arie Kruglanski’nin “Bilişsel Açıklık Gereksinimi”dir. Kruglanski’ye göre insanların neyin doğru ve neyin yanlış olduğu ve ne yapmaları gerektiği konusunda emin olmaya gereksinimleri vardır. Gelin görün ki Kohlberg’in de üzerine kuram inşa ettiği üzere ahlaki yargılama görecedir. Örneğin hırsızlık yapmak kötü olabilir ama ölmek üzere olan eşi için ilaç çalmak kötü olmayabilir. Kendilerine bazı doğrular öğretilen ama hayat pratiklerinde o doğruları uygulama şansı bulamayan, suça karışan dezavantajlı gruplarda bu belirsizliğin daha yakıcı olduğunu varsayabiliriz. Bu durumda onlara basit ve sabit değerleri sunan bir ahlaki sistem iyi gelebilir. “Ben kötü biri miyim?” sorusuna evet yanıtı vermek için delil oluşturabilecek kadar suça sürüklenmiş bir gencin “Hayır, Müslümanlar iyidir, kâfirler kötüdür” yanıtından hoşlanması gayet anlaşılabilir. Kruglanski’ye göre artık bu hayatlar siyah ve beyaz olmak üzere ikiye bölünmüştür; iyiler mutlak iyi, kötüler her türlü cezayı hak edecek kadar mutlak kötüdürler ve arası yoktur.

    IŞİD’in Sünni öfkesinin bir sonucu olduğunun resmi ağızlardan ifadesi de bu denklemde pek de hayırlı bir yere denk gelmeyecektir ne yazık ki.

    Günümüzün başıbozukları
    Yazının başında belirttiğim gibi hepimiz içimizdeki şiddet eğilimini bir şekilde yönetmeye çalışıyoruz. Bazıları var ki şiddet eğilimini yönetmekte epeyce zorlanıyorlar: Psikopatlar. Psikopat kişilik yapısına sahip kişiler şiddet eğilimini bastırmakta zorlandıklarından başları sıklıkla belaya girer ya da başkalarının başını belaya sokarlar. Bu kişilerin sıklıkla başvurdukları bir yöntem de şiddetin meşrulaştırılmasıdır. Böylece hem namus saikiyle sevgilisini döven bir kişinin kadınlara tacizde bulunması da biraz olsun anlaşılmış olur. Şiddetin meşrulaştırılabileceği toplumsal olaylar ise bu tip kişileri mıknatıs gibi çeker.

    Önceleri -en azından ülkemizde- bu tip kişilerin de konumlanabileceği bir toplumsal rol vardı: Mahalle kabadayılığı. Mahalle kabadayıları çekinilen kişiler olsalar da mahallenin namusu ve güvenliği adına meşrulaştırılmış şiddet uygularlar ve mahalleliden saygı da görürlerdi. Kent yaşamında ölen mahalle kültürü ve atomize olan toplumsal yapı içerisinde bu toplumsal rol de kayboldu ve eskiden mahalle kabadayısı olacak olan bireyler toplumla iyiden iyiye uyumsuz davranışlara düşüp cezaevi nüfusunu artırmaktan başka bir rol edinemez oldular.

    İşte bu türde insanların meşrulaştırılan, olumlanan hatta kutsanan bir şiddet davranışı bulmaları kendilerine çok cazip gelmiş olabilir. Osmanlı ordusunda “başıbozuk” denilen piyade birlikleri korkusuzca savaşmaları kadar disiplinsiz davranışları ile de nam salmışlardı. Günümüzün psikopatları da toplumsal olaylarda vatan-millet şiarı ile etrafı terörize etseler, askerliği kutsasalar da askere gittiklerinde son derece disiplinsiz ve saldırgan tutumları ile defalarca disiplin cezası ardından zaman zaman sağlık raporu ile askerliklerini tamamlayamayabiliyorlar. Başıbozuklar Osmanlı’nın psikopatları olabilirler mi bilmiyorum ama tarih içinde psikopatlardan birlik oluşturulmuş olabileceği fikri çok da mantıksız gelmiyor doğrusu. Acaba günümüzde IŞİD’in gözünü kırpmadan kafa kesen militanlarının ne kadarı psikopat? Elimizde bilimsel veri olmamasına karşın üzerinde düşünülmesi gereken bir soru gibi görünüyor.

    Özetle
    Elimizde somut bilimsel veriler birikene kadar, IŞİD militanlarının kısmen Batı dünyasında tutunamamış ve özsaygı ihtiyacı karşılanamamış başlıca göçmen ve dezavantajlı etnik gruplardan ve tüm coğrafyalarda içindeki şiddet eğilimini yönetemediği için meşrulaştırmaya yönelen bireylerden oluştuğunu düşünmek makul görünüyor.

    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı