Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İran, Türkiye'ye de güvenmiyor, ancak dinliyor...

Son aylarda İran’ı unuttuk. O tarafta işler iyi gitmiyor. Nükleer Silah görüşmelerinde yine sonuç alınamadı. Suriye sorunu giderek derinleşiyor. İran “Batı” cephesiyle tek başına mücadele ediyor ve kimseye güvenmiyor. Saygı duyduğu ve dinlediği birkaç ülke arasında Türkiye de var, ancak Ankara için Esad’ı harcamaya da hiç niyeti yok.

İRAN BÖLGENİN EN ÖNEMLİ OYUNCUSU OLDU...
 
İran, nükleer enerji sahibi olabilmek için yıllardır uğraşıyor. Ancak komşularının büyük bölümü kuşku içinde. Zira nükleer enerjinin bir adım ötesinde nükleer bomba sahibi olunabiliniyor. İran’ın gerçek niyetinin de “Nükleer güç” statüsünü kazanmak olduğu tahmin ediliyor.
 
Dini Lider Hamaney ne kadar güvence verse de, İslam dinine göre, “Kitle İmha Silahı” üretmenin günah olduğunu söylese de, kimselere inandıramıyor. Zira kimse Tahran’a güvenmiyor.
 
İran’ın da bu güvensizliğin yayılmasına epey katkıda bulunduğunu unutmamak gerekir. 1980’lerde kendi İslam devrimini ihraç etmeye çalışması, başta Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri olmak üzere, Sünni Araplara cephe alması ve tabii İsrail’i ortadan kaldırma politikasıyla, bölgede yeterince kuşku ve kaygı yaratmasını bildi.

Şu sıralarda Suriye kavgasında da, İran ön planda. “Batı” cephesine karşı savaş veriyor. Esad’ı destekliyor.

İRAN DA “BATI”YA HİÇ GÜVENMİYOR…

“Batı”nın gözlükleriyle bakıldığı zaman, İran bir “Şeytan” gibi görülüyor.
 
Kimse bu ülkenin güvenlik ihtiyaçlarını anlamak istemiyor. Oysa 1979’dan bu yana Tahran’ın ciddi bir güvenlik sorunu var. Amerika ve müttefiklerinin her an ülkeyi ele geçirmek için komplo kurduklarına inanılıyor. İranlıların bu konuda hiç de haksız olmadıkları çeşitli olaylarda (Irak ile 8 yıl süren savaş gibi…)ispatlanmıştır.
 
Eğer İran bugün gerçekten “Nükleer Güç” olmak istiyorsa, bunun önemli bir gerekçesi, Amerika-İsrail-Suudi Arabistan-Mısır-Körfez Ülkeleri  cephesine karşı direnebilmek ve diğer Şii komşularıyla bir ittifak oluşturabilmektir.

Tahran’ın arzusu, başta ABD olmak üzere, güvenliğine dokunulmayacağı hakkında güvence elde edebilmek ve ülke olarak kendisine saygı duyulmasını sağlamaktır.
 
İran, uluslararası ilişkilerinde son derece kuşkuludur. Kimseye güvenmez. Batı kadar, Rusya veya Çin de güvenilmezlerin listesindedir. Müzakerelerde de tek isteği Saygı duyulması, kendine eşit davranılmasıdır  ki, özellikle İsrail-ABD cephesi İran’ı sürekli hırpalayarak, bu konudaki kuşku ve kaygıların artmasına çok yardımcı olmaktadırlar.
 
Şimdiye kadar, nükleer müzakerelerde, “Batı” cephesi, diplomasi-diyalog yerine (Özellikle İsrail’in kışkırtmasıyla) sopa-yaptırım seçeneğini kullandı ki, adeta İran’ı zorla bir “Nükleer güç” konumuna girmeye itti.
 
Birgün karşımızda “Nükleer İran” bulursak, bunun gerçek sorumlusu Tahran’dan çok, ABD-İsrail-Arap ittifakı olacaktır.

ABD, TÜRKİYE’NİN İRAN DESTEĞİNİ MUMLA ARAYACAK…
 
Haftasonu, İran konusunun en önemli uzmanlarından sayılan Trita Parsi’nin kitabını okudum. Yale Üniversitesi yayınlarından çıktı. Adı: Single Roll of the Dice. Tek zar atışı diye tercüme ettim. (ISBN 978-0-300-16936-2)

Nükleer pazarlıkların başından bugüne kadar yaşananları, pazarlıkları, tanıklarıyla konuşarak kaleme almış. Uluslararası entrikalar, başkentlerdeki iç çekişmeler ve hayal kırıklıkları çok net şekilde ortaya çıkıyor.

Benim en çok ilgimi çeken, Türkiye ile Brezilya’nın birlikte hazırladıkları; Tahran Deklarasyonu’nun (Mayıs 2009) hikayesiydi.

Biliyorsunuz, Erdoğan ve Lula uzun görüşmeler sonrasında Tahran’ı ikna etmiş ve nükleer enerji sorununun savaşa veya ambargoya gitmeden çözümünü sağlamışlardı. Ancak Washington’un vetosuyla karşılaştılar. Bu veto özellikle Ankara’da büyük hayal kırıklığı yarattı.

Bu olay, Türkiye-İran ilişkilerinin gerçek yüzünü ortaya çıkarması açısından çok önemli. Tahran, hiç kimseye güvenmiyor. Türkiye’ye de güvenmiyor, ancak diğer ülkelerle ilişkilerinin tersine Türkiye’yi dinliyor, ciddiye alıyor. Özellikle nükleer pazarlıklar sürecinde, bu iki ülkenin arasında karşılıklı bir saygı oluştuğu açıkça anlaşılıyor. İran, ne ABD ne de AB’ye gösterdiği kartlarını, Erdoğan-Davutoğlu ikilisine gösteriyor. “Batı”nın istediği bir anlaşma oluşturuluyor, ancak sudan nedenlerle reddediliyor.

Tahran Deklarasyonu’nun uğradığı kaza, aslında batılıların gerçekten bir anlaşma istemediği, buna karşılık İran’ın kolunu kanadını kırmayı hedeflediği izlenimini arttırıyor.

Parsi’nin kitabı, nükleer pazarlıkların temelinde nelerin yattığını çok net şekilde anlatıyor. İran’ı anlamanın gerekliliği, Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını göstermesi açısından da çok önemli.

İRAN, TÜRKİYE İÇİN SURİYE’Yİ HARCAMAZ...

Türk-İran ilişkileri tarih boyunca hiçbir zaman pürüzsüz olmamıştır. Taraflar birbirlerini mümkün olduğu kadar idare etmeye çalışmışlardır.

Ak Parti dönemindeki yakınlaşma, Suriye konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle, ister istemez tehlikeye giriyor. Bunun başlıca nedeni de, İran’ın Esad’ı bırakmak istememesidir.

Esad, Lübnan ile birlikte, İran’ı Akdeniz’e taşıyor. Irak da işin içine katılınca Suriye, Tahran’ın çok önem verdiği Şii zincirinin en değerli halkasını oluşturuyor. Zira bu sayede, ABD-İsrail-Sunni Arap ittifakına karşı direnebileceğini hesaplıyor.

Türkiye ile ilişkilere bu çerçeveden bakıldığında, sorun kendiliğinden ortaya çıkıyor: Tahran için Ak Parti, Sunni ittifakın bir üyesidir ve ikili ilişkileri ayakta tutma pahasına Esad harcanamaz...

Yine de unutmayalım ki, herşey Suriye muhalefetinin tutumuna bağlı kalacaktır... Esad dayanamazsa, İran’ın da yapacağı birşey kalmaz.

İRAN: TEHDİT Mİ, FIRSAT MI?

 Bülent Keneş’in son kitabı “İran: Tehdit mi, fırsat mı?” Timaş Yayınları’ndan çıktı. İran Türkiye ilişkilerinin çok hassas olduğu bu dönemde, İran İslam Cumhuriyeti ve Türkiye’nin ilişkilerinin nereden nereye geldiğini bu defa bir Türk uzman gözüyle çok iyi anlatan bir çalışma. Bize önce İran’ı gösteren bir kitap.  Şiiliği, demografisini,  din-milliyet çatışmasını anlatıyor. Ardından Türkiye ile ilişkilerini bölümler halinde işliyor. Humeyni dönemindeki İslam Devrimi’ni ardından Rafsancani ve Hatemi dönemlerindeki “Laik” Türkiye ile ilişkileri. Daha sonra da Ahmedinejad dönemi başlıyor.

İşte buraya kadar her şey bildiğimiz “Kontrollü gerilim” halinde devam ediyor. AKP ile birlikte dengeler değişiyor, ilişkiler ve ticaret bir anda artmaya başlıyor. “Kardeşim” kelimeleri iki ülke liderlerinin dilinden düşmüyor. Ancak, Arap Baharı ve Erdoğan’ın İran’ın müttefiği Suriye’ye karşı sert bir tavır alması ilişkilerin dengesini zorluyor. Bu ilişkilerde geleceğin bizi nereye götüreceğini merak ediyorsanız bu kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
    

X