Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Irak Kürtleri ile ilişkiler…

Bağdat’ta Irak Kürt lideri Mesut Barzani ile yapılan görüşme epey yankı uyandırmışa benziyor. Kimisi, bunu bir “yeni sürecin başlangıcı” olarak görüyor; kimisi Türkiye’nin Kürt Bölge Yönetimi’ne PKK’ya karşı yerine getirmesi gereken şartlara ilişkin bir “ültimatom verilmesi” toplantısı olarak.

Oysa ne o ne diğeri. Yani, Mesut Barzani ile görüşmek –daha önce de altını çizdiğimiz gibi- ne dramatik, ne de radikal bir adım. Gerek merkezi Erbil’deki Kürdistan Bölge Yönetimi’nin (dilimizi alıştırsak iyi olacak zira bu söz konusu yönetimin Irak’taki anayasal-resmi adı) Başkanı Mesut Barzani, gerekse Bağdat’taki merkezi yönetimin hiyerarşik olarak en tepesinde oturan Celâl Talabani, Ankara’da yabancı simalar değil. 1990’lı yılların başında Türkiye’ye sık sık geldikleri gibi, Cumhurbaşkanı ve Başbakan düzeyinde kabul görüyorlardı.

Hatta her iki Kürt lidere (bugün artık savaş-sonrası Irak liderleri sayılıyorlar) “kırmızı TC pasaportu” verilmiş olması Kürt husumeti güden çevreler tarafından yeri geldikçe gündeme getirilir ve böylece bunların “vefasız” olduğu vurgusu yapılır.

Bu vurgu yapılırken, bilmeyen de sanki Barzani ile Talabani’nin 1991’de Türkiye ile yakın ilişki kurana dek seyahat sıkıntısı çektiklerini sanır. Talabani, 1950’li yıllardan, Mesut Barzani ise 1970’lerden beri “aktif siyasi aktör” olarak uluslararası sahnedeler. Ceplerinde koleksiyon yapacak kadar çok pasaport taşıyorlardı. Türkiye’den kendilerine verilen “kırmızı pasaport” bir “yakınlaşma”nın nişanesi olan ve Türkiye tarafından yapılmış bir “jest” idi. Onlara sorarsanız, Türkiye’nin müttefikliği diğer herhangi bir ülkeden daha değerli olduğu için, “kırmızı TC pasaportu” taşımaktan elbette pek memnunlar idi ama o pasaport olmasa dağ başlarında melûl-mahzun kalmış bir halleri de yoktu.

Burada asıl üzerinde durulması gereken husus, ceplerinde “kırmızı TC pasaportu” taşıyacak kadar Türkiye’ye yakın bu insanların, nasıl olup da Türkiye’den çok uzaklara düşmüş olmaları ve Türkiye’de başta milliyetçi-ulusalcılar, bazı çevrelerin “hasmı” haline gelmeleri. Daha kısa sayılabilecek bir süre önce, Barzani’nin yakalanarak “İmralı’ya tıkılması”nı savunan kalem sahipleri belleklerimizde.

“Uzaklaşma”da Irak Kürt liderlerinin payı ve hataları, kuşkusuz, ihmal ve inkâr edilemez ama burada asıl sorumluluk derin bir devlet tecrübesine sahip olan Türkiye’ye ait olmalı. Cebine “kırmızı pasaport” koyduğunuz siyasi şahsiyetlerle tarihin önemli dönemeç noktalarında birlikte yürümeyi niye beceremediniz diye sorarlar insana.

Hal böyle olunca, Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi değerli bir diplomatının Bağdat’ta (Erbil’de değil) Mesut Barzani’yle görüşmüş olmasında abartılacak bir yan olmamalı.

***            ***            ***

Yine hatırlamakta yarar var; Mesut Barzani, bundan üç yıl önce “Kürdistan Bölge Yönetimi Başkanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ABD Başkanı George W.Bush tarafından kabul edildi. Amerikan Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, kendisini Erbil’de ziyaret ederek görüştüler.

Amerikan yönetiminin, konumu ve rolü, bizim Murat Özçelik’i andıran yetkilisi Büyükelçi John Negroponte, ABD’nin Bağdat Büyükelçisi Ryan Crocker ile birlikte Barzani’yi şunun şurasında iki hafta önce Erbil’de ziyaret etmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi’nin bugüne dek tek bir kez bile Barzani ile Erbil’de görüşmemiş olmasını ve birkaç gün önce Bağdat’taki görüşmeyi bir “dönüm noktası” gibi sunmak ya da sanmak anlamsızdır.

Bu basit “protokoler” bir mesele imiş gibi gözüken konu, Türkiye’nin “Kürt sorunu”nun üzerinden bir türlü gelememesinin ipuçlarını verdiği ölçüde önemli. Türkiye, kendi topraklarında Kürtlerin yaşadığını kabulde ve bunun ismini koymakta çok zorlandı. Hâlâ zorlanıyor. Hâlâ, uygulamada Kürtçe bir eğitim ve basın-yayın dili olarak kendisine yer bulamıyor.

Ve hâlâ, Irak’ın kuzeyindeki yönetimin adı bile –Irak Anayasası’nda yer alıyor olmasına rağmen- konulamıyor. Bırakın resmî çevreleri, Türk medyası bile açık açık “Irak Kürdistan’ı”, “Kürdistan Bölge Yönetimi” gibi kavramları kolaylıkla telâffuz edemiyor.

Birkaç ay önce İstanbul’da bir panelde Kürtlere hiçbir özel yakınlığı olmayan bir Arap gözlemci konuşmasında “Irak Kürdistan’ı” sözcüklerini geçirdiği için, izleyiciler arasındaki bir emekli general “Ne demek istiyorsunuz, açıklayın; başka bir Kürdistan mı var? Neresi orası?” diye sormuş, ben söze karışıp “Evet var. Bir de İran Kürdistan’ı var. Zaten İran’da resmî adı Kürdistan olan bir vilayet bulunduğu için ‘Irak Kürdistan’ı’ sözcükleri kullanılıyor. Ve bu iki bölge birbirine bitişik, komşu” demiştim.

Bu basit coğrafi ve idarî açıklama üzerine, “Sizin görüşlerinizin ne olduğunu biz zaten çok iyi biliyoruz” diye karşılık almıştım. “Bunun benim görüşlerimle, görüşlerimin doğru ya da yanlış olmasıyla bir ilişkisi yok. Bu ‘ansiklopedik bilgi’” demiş olsam da para etmemişti.

Kürt sorunu, işte esas olarak en çarpıcı boyutları “psikolojik” olan bir sorun. Kürtler açısından can alıcı yönü bir “kimlik sorunu” olması; Kürtler dışında kalan resmî çevreler-gayrıresmî Türk kamuoyu açısından öyle sindirilmesinde güçlük çekilen bir “psikolojik” sorun. Etkisini, Irak Kürt yönetimiyle olabilecek en yakın ilişkilerin kurulmasına engel olacak ölçüde yayıyor.

***              ***             ***

Bütün bunlar bir yana, Bağdat’ta yapılan görüşme önemli ve yararlıdır. Irak Kürtlerine yönelik olarak “PKK’yı barındırdığı, öyleyse onlardan hesap sorulması gerektiği” ve hatta Irak’ın kuzeyinde bir “tampon bölge” kurulması gibi söylemle “cadı kazanı” kaynatılmaya başlandığı bir sırada, tam ters doğrultuda bir “yakınlaşma adımı”nın atılmış olmasından ötürü özellikle önemli ve yararlıdır.

Bağdat görüşmesi, Ankara ile Erbil arasında “işbirliği parametreleri”nin somut biçimde görüşülmesi için yol alınmasını ifade ediyor. O bakımdan, Irak Kürt yöneticilerine PKK konusunda bir “ültimatom toplantısı” olmasıyla bir ilgisi yoktu.

Irak Kürtlerini, PKK’ya karşı Türkiye’nin kullanacağı bir “korucu aşireti” gibi görmek, öyle algılamak ve öyle olmasını istemek her türlü tarihi ve bölgesel gerçekten kopmak demektir. Türkiye, yakın tarihe dek böyle bir eğilimden kendisini kurtaramamış ve bu, PKK ile mücadelesinde de istediği hiçbir sonucu vermemişti.

Türkiye Irak’ta meydana gelen “paradigma değişikliği”ne uyan bir siyasi hat benimseyerek, zaman içinde PKK’ya karşı en etkili karşı koyuşu oluşturma şansına sahip.

 Mademki PKK’nın son şiddet eylemlerini tırmandırışının amaçları arasında –en önemlilerinden biri olarak- “Ankara ile Erbil’in arasını açmak” sayılıyor; o takdirde Ankara-Erbil yakınlaşmasına inatla ve ısrarla devam etmek de doğru yönde bir davranış olarak görülmeli…

X