Dünya Haberleri

    İnovasyon ve Parti Kapatma -II-

    Emre KIZILKAYA
    31.03.2008 - 12:30 | Son Güncelleme:

    Parti kapatmanın, Türk hukuk sisteminin “icadı” olmadığını; ancak “Parti kapatan bir ülke AB standartlarını yakalayamamış demektir” diyen bazı Avrupalılara kendi tarihlerinden gösterilen benzer örneklerin de ne yazık ki bağlam dışı veya anakronik kaldığını geçen yazıda ifade etmeye çalışmıştım.

    Oysa AKP aleyhindeki iddianamenin hazırlanmasından bu yana hatırlanmayan çok daha geçerli bir örnek dava, dört yıl önce Belçika’da, yâni Avrupa Birliği’nin kalbi olan ülkede görülmüş ve bir parti kapatılmıştı.

    Avrupa Birliği cephesinin, AKP’nin kapatılma davasına yönelik tepkilerinin üç temel gerekçesi var. Onlara göre; 1) Türk yargısı siyasallaşmıştır. Yargıtay’ın kararı da siyasi olacaktır. Bu nedenle Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, “AKP kapatılırsa bunun uzun vadede siyasi sonuçları olur, müzakereler durabilir” demektedir. Sanki ideal bir mahkeme, mevcut yasalara göre değil de, dış siyasetin geleceğine göre karar veriyormuş gibi...

    2) AKP’nin ülkeyi şeriata sürüklediğine dair hiçbir delil yoktur. Bazı AKP üyelerinin, devlet kademelerinin İslamcı kadrolar tarafından ele geçirilmesini memnuniyetle karşılamaları da hukuki açıdan bir şey ifade etmez. İslamcı olduklarını seslendirmeleri sorun değildir. Eyleme dönüştürülmemiş bir düşünceyi yargılayamazsınız.

    3) AKP, Türk seçmeninin neredeyse yarısından oy toplamış bir iktidar partisidir. Ne yaparsa yapsın bu parti kapatılamaz, çünkü seçmenin onayı alınmıştır.

    Belçika’da henüz dört yıl önce yaşanan bir kapatma davasında, tam da yukarıdaki şartlar mevcut bulunmasına karşın, bugün Türkiye konusunda sesini yükselten Avrupa Birliği, kendi başkentine de evsahipliği yapan bu ülkedeki kapatma davasına dair hiçbir yorum yapmamıştı.

    Belçika Yüksek Mahkemesi, Vlaams Blok adlı siyasi partinin kapatılmasını, 9 Kasım 2004 tarihinde verdiği kararda onamıştı. Flamanca konuşan aşırı milliyetçilerin desteklediği parti, Fransızca konuşan Valonlar’dan ayrı bir devlet kurmak talebiyle seçimlere giriyordu.
    Göçmen karşıtı Vlaams Blok, küçük bir parti değildi. 2003’te yapılan genel seçimlerde oyların yüzde 11.6’sını almıştı ve kapatılma davası sırasında oyları artış eğilimdeydi. Son kez sandığa gitme fırsatı bulduğu 2004 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oyların yüzde 14.3’ünü aldı. Bu oran, koalisyonlarla yönetilen Belçika’da hükümete girmek için -normal şartlarda- yeter de artardı. Ancak diğer tüm partilerin aralarında prensip anlaşması yaparak dışladığı Vlaams Blok’a bu fırsat verilmedi.

    26 yıllık partinin kapatılma süreci, Belçika derin devletinin ipi çekmesiyle başladı. Dava o kadar siyasallaştırılmıştı ki, Vlaams Blok liderleri, daha hukuki süreç bitmeden önce, kapatılacaklarından emindiler. Oysa hiçbir şiddet eylemine karışmamışlardı, devleti zorla ele geçirmeye yönelik hiçbir girişimleri yoktu. Tüm iddianame, parti yöneticilerinin sözlü ve yazılı beyanlarını esas alıyordu. Kapatılan partinin liderleri yeni bir parti kurdular. Yeni partinin varlığına, terketmiş olduğu ırkçı söylemi bir daha kullanmaması şartıyla -şimdilik- tahammül ediliyor.

    “Irkçılık başka, İslamcılık başka” diyerek Türkiye ve Belçika’nın apayrı örnek ler olduğu savunulabilir. İlk başta haklı görülebilecek bu önermeye katılmıyorum. Çünkü AB devletleri için ırkçılık neyse, Türkiye Cumhuriyeti için şeriat tam da odur. İki tehdidin de olası gelişim ve sonuçları, Türkiye ve Belçika’nın bambaşka tarihlere sahip iki uzak coğrafyada yer aldıkları düşünüldüğünde, şaşırtıcı derecede birbirine benzer.

    Bu yazıdan AKP’nin kapatılmasını istediğim sonucu çıkmamalı.
    AKP’nin kapatılmasının AB açısından “akıl almaz” bir olay gibi sunulmasının, AB bürokratlarının hukuk nosyonundan değil, siyasi-stratejik eğilimlerinden kaynaklandığını söylemeye çalışıyorum sadece.

    Olli Rehn başta olmak üzere AB bürokratlarının, çifte standart sorunu doğuran açıklamalarının yerine, Avrupa Parlamentosu’nun Liberal Grubu tarafından iki hafta önce yayınlanan ve çok daha dengeli olan bildiriye benzer ifadeleri tercih etmelerini isterdim.
    Avrupalı liberallerin bildirisinde, sadece demokrasiye yönelik endişeler vurgulanmakla kalmıyor; laiklik ilkesinin önemi üzerinde de durularak demokratik taleplere bir “tavan” belirleniyordu.

    Rehn’in “AKP’ye açık çek” olarak algılanan (ve zaten, hükümete yakın tüm gazeteler tarafından bu yüzden manşete çıkarılan) ifadeleri, Türk demokrasinin, kendisini yok etme potansiyeli taşıyan her tür tehdide karşı tamamen savunmasız hale getirilmesini istiyor.
    Oysa AB devletleri, Belçika örneğinde de görüldüğü gibi, mesele kendi varoluşlarına gelip çattığında gardlarını almayı biliyorlar.
    Türkiye’de ilerlemenin, demokrasi ile laiklik arasındaki elektrikli mücadelenin dengeli gitmesine bağlı olduğunu tespit etmeden, laikliği yok edecek bir şeriat darbesiyle, demokrasiyi yok edecek bir askeri darbe arasında, ülkemize verecekleri zarar açısından hiçbir fark olmadığını anlayamayız.

    Siyasi esneklik ve stratejik uyarlanabilirliği temel birer ilke olarak kabul eden Avrupa Birliği, -Allah korusun- Türkiye’deki olası bir cunta hükümetiyle de, şeriat hükümetiyle de yeri geldiğinde masaya oturmasını bilir.
    Olan yine bize olur.

    İnovasyon ve Parti Kapatma -I-


     

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı