Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İnönü’den dogmatizme

PERŞEMBE günü İsmet İnönü’nün tarihi kişiliğini hararetle savunan ve Başbakan’ın onun ismini Adolf Hitler’le birlikte telaffuz etmesini şiddetle eleştiren bir makale yazdım ya, elektronik posta kutum mesajla dolup taştı. Ezici çoğunluğu da şu içeriği taşıyordu:

“Eh hadi aferin, ‘liberal’ (!) olduğun için biz zaten seni sevmeyiz ve dolayısıyla da kaleminin böyle bir tavır alacağını beklemezdik ama, işte nihayet doğru bir şey yaptın”.
Fesüphanallah!

ÖYLE, zira “cinnet yılları” ertesinde kendimle hesaplaştıktan ve dolayısıyla nispeten oturaklaştıktan sonra, otuz senedir “esas yön” itibariyle hep aynı çizgiyi sürdürüyorum.
Zikzak bulanın alnını karışlarım ki, bütün bu dönem boyunca Cumhuriyet’i, Atatürk’ü ve İnönü’yü yine “esas yön” itibariyle ve tarihi kontekst çerçevesinde daima sahiplendim.
Halep oradaysa arşiv buradadır,
aynı istikameti vurgulayan sayısız yazı
kaleme aldım.
Ancak dikkat!

DİKKAT, çünkü onları “tarihin akışı” sürecinde benimsiyor olmam, kendilerini ve uygulamalarını da kayıtsız şartsız onayladığım ve eleştiriden arındırdığım anlamına gelmiyor.
Asla ve örneğin, Hilafet’in ilgasını realpolitik açıdan stratejik bir yanlış addetmekten, “Türk Tarih Tezi” ve “öztürkçe” türü girişimleri hezeyan olarak algılamaya; veya ulus kimliğinin etno-dinî eksende inşa edilmesini reddetmekten, kişi tapınmasının ve devlet fetişizminin dayatılmasına şiddetle karşı çıkmaya, Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisine yönelik bir dizi muhalefet şerhini daima dile getirdim. Gelecekte de getirmeye devam edeceğim.
Fakat dediğim gibi, yine de bunlar “zamanın ruhu” ve imparatorluktan ulus-devlete geçişin devasa zorlukları karşısında kısmen açıklayabilir. Dolayısıyla da mazur görülebilir.
Oysa asla ve asla mazur görülemeyecek temel nokta şudur:
Değişen hayata, dünyaya ve Türkiye’ye rağmen, kendilerine kâh “Atatürkçü”, kâh “Kemalist”, kâh “ulusalcı”, kâh “cumhuriyetçi” diyen donuk beyinlerin yukarıdaki eksik ve yanlışlar da dâhil, geçmiş ve bitmiş bir statüko paradigmasını hâlâ baş tacı ediyor olmaları!
Hele hele onların, bu durağanlığı kabullenmeyenlere, ellerinde mevcut “egemenlik imkânlarıyla” ve tabu dokunulmazlıklarıyla tepelemeye çalışmaları asla uzlaşma kaldırmaz.

KALDIRMAZ, zira korkunç köhnelik ve dehşet tıntınlık zaten bir yana, yukarıdaki mantık o hayatı, o dünyayı ve o Türkiye’yi “ak - kara”, “doğru - yanlış” ve “Cumhuriyet” Gazetesi’ndeki malûm Oktay Akbal’ın köşe başlığı “evet - hayır” basitliğine indirgemektir.
Buyrun cenaze namazına, bu ilkel zihin şemasına göre ya İnönü’yü reddederek “karşı devrimci” (!) yaftasını yersiniz, ya da onu sahiplenerek “devrimcilik”e (!) terfi edersiniz.
Oysa böyle bir şey yok! Böyle bir tercih mevcut değil ve de asla olmadı!

YOK, çünkü ortalama gerçeği “ak - kara” renkler değil gri tonlar; “doğru - yanlış” mutlaklar değil şüpheci arayışlar; “evet - hayır” kestirmeler değil izafi sorgulamalar belirler.
O gerçek ki binbir çehresi vardır ve hazırlop cevaplar dogmatik imanlara özgüdür.
Dolayısıyla, Büyük Mustafa Kemal’in kişiliğini ve eserini tarihi süreçte sahiplenmek, ne zaten onun hilafında uydurulmuş olan bir “Kemalizm”i; ne şahsına yönelik putlaştırmayı; ne de tabusu arkasına saklanan “statükoyla zaptiyeleri”yle uzlaşmak anlamına gelir.
Fakat tüm bunları reddetmek aynı Mustafa Kemal’i de reddetmek anlamına gelmez.
Büyük İnönü için de tıpkısı geçerlidir. “Milli Şef”i “zamanın ruhu”nda açıklamak “Milli Şef” ideolojisini onaylamak ve hele hele, bugün de onun nostaljisine ağlamak değildir.
Yineliyorum, “ak - kara” yanıtlar dünyevi gerçeklere değil semavi
dogmalara özgüdür.

X