Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İlter Türkmen: Cumhurbaşkanlığı...

İlter TÜRKMEN

12 Eylül 1980 günü, Genelkurmay İkinci Başkanı'nın odasındaydım. Orada bulunan orgenerallerden biri şöyle konuşuyordu: ‘‘Bu sabah çok üzüldük. Sayın Demirel ve Sayın Ecevit'i buraya getirdik ve artık bugünkü ortamda hiç değilse el sıkışacaklarını umduk. Ne gezer. Birbirlerine sırtlarını çevirip oturdular. Zincirbozan'da onları tekrar barıştırmaya uğraşacağız.’’

***

O zaman sorun Demirel ile Ecevit arasındaki husumetti. Cumhurbaşkanı'nın seçilmesini de önleyen ve 12 Eylül'e doğru gidişi hızlandıran amansız bir çekişme... Bugün ise sorun, tarihin garip bir dönüşü ile ikisinin birbirlerine kenetlenmeleri. Ecevit, Demirel'in Cumhurbaşkanlığı’nda kalması için canla başla çalışıyor. Bütün güçlükleri aşmak için olağanüstü bir gayret içinde. Nedense o mevkide, kendi partisinden bile olsa, başkasını görmek istemiyor.

***

Aslında, 7 yıl görev yapan bir Cumhurbaşkanı'nın yeniden seçilebilmesi için Anayasa'nın değiştirilmesi hukuk prensipleriyle pek bağdaşmadığı gibi, siyasi açıdan da sakat. Nitekim Türkiye'nin kaderinin bir insana bağlı olduğu zihniyeti önemli ölçüde tepki görüyor. Halkın büyük kısmının Anayasa değişikliğine taraftar olmadığı, Meclis'te gerekli üçte iki çoğunluk sağlanamadığı takdirde referanduma gidilmesi olasılığının yarattığı sıkıntıdan belli. Şu da anlaşılıyor ki, Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi kuralı mevcut olsaydı, Demirel'in şansı o kadar yüksek olmayacaktı.

***

Anayasa değişikliğine karşı çıkmak, Cumhurbaşkanı Demirel'in yaptığı büyük hizmetleri inkár anlamına gelmez. Demirel, çok kritik bir dönemde, karizması, deneyimi, tarafsızlığı ve politika sanatına hákimiyetiyle büyük başarı gösterdi. Siyasal kaynaşma ve tehlikeli bir toplumsal kutuplaşma ortamında demokratik sürecin sekteye uğramaması, geniş ölçüde onun sayesindedir. Cumhuriyetin değerlerini büyük bir azimle korudu. Açık fikirliliğini, her türlü tartışmaya yatkınlığını, esnekliğini ve nüktedan mizacını takdir etmemek imkánsız. Soğuk savaş sonrası dönemde Türkiye'nin jeopolitik kozlarını çok iyi değerlendirdiği, uluslararası temaslarda sevilen ve sayılan bir muhatap olduğu da kesin. Bence, Aralık 1999'da Helsinki AB Zirvesi'nin Sonuçlar Belgesi'ne olumsuz bir cevap verilmesini önlemekteki rolü daima şükranla hatırlanması gereken bir davranıştır. Yine de her şeyin bir sonu vardır ve zamanın yıpratıcı etkisi göz ardı edilemez. Bugün, dünya ülkelerinin çoğunda çok daha genç liderler iktidarda, çünkü toplumlar 21'inci yüzyılda istikbale bakmak istiyorlar. Yeni fikirler, yeni kavramlar ve küreselleşme ile uyum arıyorlar. Türkiye'de ise hem Cumhurbaşkanı'nın ve hem de Başbakan'ın 75 veya daha yukarı yaşta olmaları yadırganıyor. Yenilik ihtiyacı yaşamın kendisinden kaynaklanır, hele Türkiye gibi nüfusu çok genç olan bir ülkede.

***

Ne yazık ki, bugün Cumhurbaşkanlığı'na aday olması düşünülebilecek değerli birçok politikacı son seçimlerde parti otokrasilerinin kıyımına uğradı. Meclis dışından kamuoyunun destekleyeceği bir aday üzerinde uzlaşma sağlanabilmesi olasılığı da son derece zayıf görünüyor. En kötü ihtimal, Anayasa değişikliği onaylanmadığı takdirde parti başkanlarından birinin veya Meclis içinden ‘‘artık insaf’’ dedirtecek bir kişinin birtakım manipülasyonlarla aday olması ve seçilmesi. Bu Türkiye'de uzun yıllar sürecek olan yaralar açar, siyasal bunalımlara zemin hazırlar, zaten hálá çelimsiz bir yapıya sahip demokrasiye güveni kökünden sarsar. Böyle bir tehlikeyi önlemek için, başka çare yoksa, o zaman Anayasa'yı değiştirmek ve Demirel'i seçmek basiretin ta kendisidir.

X