"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

İlk hediye

Salih Yıldırım Angun yollamış. Biraz abartılı tabii. Ama ben güldüm. Çünkü olur böyle şeyler. İlk hediyeleri seçmek zordur. Özellikle de erkekler, bu konuda pek bir özürlüdür! Hadi okuyun, sonra da pencereden karı izlemeye devam edin. Öptüm... Ama sizin burnunuz soğuk!

***

Sonunda ya!

‘‘Sevgilim’’ diyebileceği, gururla beraber olabileceği biriyle tanışmıştı. O çok şanslıydı. Şükretmeliydi. Ve ilişkilerini bok etmemek için özen göstermeliydi. Çünkü böyle bir yeteneği Allah için vardı! Ama bu seferki farklı olacaktı, çünkü bu kız, öyle böyle değildi. Ona bir hediye vermek istedi. Sıkı bir hediye. Ne çok pahalı, ne çok ucuz. Şöyle yaratıcı bir şey. Alacağı ilk hediyeydi. Kesinlikle onu etkilemeliydi. Fazla özel bir şey seçmemeye gayret etti. Anlamlı olmalıydı. Ve üstü kapalı bir romantizm barındırmalıydı. Bir gece önce çişeleyen karın altında yürürlerken, avcunun içindeki o üşümüş güzel ellerini hatırladı ve ‘‘bingooo’’ kararını verdi: Bir çift eldiven...

Evet, kesinlikle doğru bir seçimdi!

İyi de, bu işleri pek bilmezdi. Kızkardeşini ikna etti. Oldum olası kararsız bir adamdı. Bir kadının fikir vermesi iyi olacaktı. Akmerkez'deki kocaman bir mağzadan içi kürklü bir çift eldiven seçtiler. Ama işte kız kardeşi de bir kadındı. Ve kadınlar kesinlikle tuhaf yaratıklardı! O da gitti, kaşla göz arası, kendine beyaz dantelli bir çift külot seçti.

Nasıl olsa paraları abi ödeyecekti!

Ama hayat böyle işte. Mağazadaki paketleme esnasında bir karışıklık oldu. Eldiven, kız kardeşin paketine girdi. Peki külotlar? Mağazının kuryesiyle kızarkadaşının evine gitti. İçinde, adamın kırk saatte uğraşarak, yazdığı romantik notla tabii:

- Sevgilim. Geçen gece seninle çıktığımızda bunlardan giymediğini fark ettim. Eğer kız kardeşimle beraber olmasaydım, ben uzun ve düğmeli olanlardan alırdım. Ancak o kısa ve düğmesiz olanlarından kullanıyor. Çıkarması daha kolay oluyormuş. Renginin açık olması çabuk kirleneceği izlenimini veriyor. Ama tezgahtar, kendisininkini gösterdi. Üç haftadır kullanıyormuş. Vallaha yakından baktım, hiçbir kirlenme izi yoktu. Ondan bir şey daha rica ettim: Seninkileri giyip nasıl durduğunu bana üzerinde göstermesini! Beni kırmadı, giydi, çok şık duruyor. Keşke bunları ilk giydiğinde yanında olup sana yardım edebilseydim. Çıkardığın zaman içi biraz nemli olabilirmiş, o zaman üfleyerek havlandırman gerekiyormuş. Önümüzdeki günlerde bunları nasıl avucumun içine alıp, nasıl defalarca öpeceğimi düşünüyorum. Cuma akşamki buluşmamızda giymeyi sakın unutma...

Teşhircilik meselesi

Hürportreler'de yayınlanan ve Oktay Ekşi'nin sizi ‘‘Teşhirci’’ olarak değerlendirdiği yazıyı okuyunca düşünmeden edemedim: İki üç yıl önce de, bir arkadaşınızın siz ve diğer yazarlar için benzer bir yazı döşenmişti. Şimdi yazının tüm detaylarını hatırlamıyorum ama ‘‘Bütün yazarlar teşhircidir’’ şeklinde özetleyebileceğim bir yazıydı. Ve siz inanılmaz kızıp, ağır hakaretler etmiştiniz. Şimdi Oktay Ekşi de aynı şeyi yazdığına göre arkadaşınızdan özür dilemeniz gerekmez mi? Veya aynı yazıyı Oktay Ekşi için de yazmanız? (Hatice Ş.)

- Bana öyle geliyor ki, siz elmalarla armutları karıştırıyorsunuz. Bir kere Oktay Ekşi'nin hakkımda yazdığı yazı olumsuz bir yazı değildi. Aksine, hayatım boyunca yaptığım işe ve kişiliğime dair yazılabilecek en şahane yazıydı. O kadın gerçekten ben miyim onu bile bilmiyorum. Ama tabii ki çok hoşuma gitti. Okuyunca koşup alnından öpmek istedim kendisini! Allahtan sonra, bir başyazar'la böyle laubali olunmaz dedim, durdurdum kendimi. Ben daha çok hakaretlere alışkınım, bilmem anlatabiliyor muyum? Bu arada belirtmek de fayda görüyorum, Ekşi'nin altını çizdiği ‘‘teşhircilik’’, iki üç yıl önce o arkadaşımın sözünü ettiği teşhircilikten tamamen farklı. Oktay Bey, açıklıktan, saydamlıktan, samimeyetten ve cesaretten söz ediyor. Oysa o arkadaşım, ki benim sevdiğim bir arkadaşımdır, gözümü oymaya çalışıyordu. Her gün dipdipe olduğunuz çok yakınınız biri, sizden sakladığı düşüncelerini bir yerlerde gazeteci kimliğiyle ifşa ederse siz ne hissedersiniz? Herşeyden önce kendinizi ihanete uğramış, satılmış gibi hissetmez misiniz? Yine de nasıl istiyorsanız öyle düşünmekte serbestsiniz. Sizi de öpüyorum, güzel karlı günler diliyorum.


Atıf Yılmaz röportajı

Cumartesi günü Radikal 2'de Şebnem İyinam imzasıyla yayınlanan Atıf Yılmaz röportajına öldüm. Resmen kestim sakladım. Böyle bir adam yok yani. Atıf Yılmaz'a şapka çıkarıyorum ve helal olsun diyorum. Evet, kendisi sinemanın dev isimlerinden ama o söyleşide beni ilgilendiren onun sanatçı kimliği değildi. Karşımda olağanüstü açık bir insan vardı. Hatalarıyla, sevaplarıyla. Herhangi bir makyaj yapmamış, neyse o. Sevgilisi Deniz Türkali tarafından terkedilen 75 yaşındaki bir erkeğin duygularıydı okuduğum. Şebnem soruyor, ‘‘Geri dönerse ne yaparsınız?’’ Ve Atıf Yılmaz şu cevabı veriyor: ‘‘Zil takıp oynarım!’’. Bu inanılmaz bir dürüstlük değildir de nedir? Bu arada belirtmek istiyorum; yüreğimi sular seller de serpildi. Demek ki yaşın çok da önemi yok. Hani yetmiş küsürler biraz da hayatın sonbaharı filan gibi gelir insana. Ne alakası var! Baksanıza kavgalarıyla, evi terketmeleriyle günbür gümbür hala yaşanıyor ilişkiler. Ve tabii küçük kaçamaklarıyla! Atıf Yılmaz, bana güç verdi. Hayat güzel be dedirtti. Bana düşmez ama keşke barışsalar. Şebnem ayrılığın röportajını yaptı, ben de barışmanın röportajını yaparım...
X