Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İlerde torunlarımız bizden hesap soracaktır

Çok gerilere gitmeyin. Sadece son 25 yıla bir göz atın ve Kürt sorununun çözümü için nereden nereye geldiğimizi düşünün. Bir avuç haydut dedik, Kürt yoktur dedik ve bugün Kürtçe TV kuruyor, Kürtçe eğitimi başlatıyoruz. Aklımızı biraz daha önce kullansaydık ve böylesine değerli yılları kaybetmeseydik, bugün ne Öcalan İmralı’dan örgüt idare edebilir, ne de PKK adam öldürmek için dağa çıkaracak genç adam bulabilirdi. Yabancıları suçlamak yerine, kendi hesapsızlığımızı sorgulayalım.

Osmanlı İmparatorluğundan başlayarak, Atatürk dönemini ve genç Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki hatalara kadar gitmek istemiyorum. Yakın tarihimizdeki Kürt sorununa bakışımız hatalarla doludur. Ancak bu hataların anlaşılır yanları da vardır. Uluslararası Konjonktür, bölgedeki Kürt toplumlarının dağınıklığı ve genç Cumhuriyeti ayakta tutmanın zorladığı koşullar bu ülkenin Kürt sorununa farklı bakmasına etkili olmuştu. 

Ben çok daha yakınlara geliyorum.       

1980’lerde karşımızda, yerine oturmuş bir Cumhuriyet, kendine güveni eskiye oranla artmış bir Türkiye, bölgede ve Türkiye’de bilinçlenmiş , hakkını aramaya başlamış Kürt kesimler vardı. Kürt milliyetçiliği artık kendini göstermeye başlamıştı.   

Bu gerçeklerin görülmeye başlanması gerekirken, Türkiye’nin başına bu büyük derdin yerleşmesine 12 Eylül askeri müdahalesi neden olmuştur. Başka bir deyişle, PKK’nın doğmasına ve ilk adımlarını atmasına 12 Eylül anlayışı ve uygulamaları neden olmuştur.

12 Eylül kafası PKK’nın beslendiği bataklıkların genişlemesini sağlamıştır. 

Kürt diye bir şeyin olmadığı, bu insanların dağ Türkleri oldukları tezinden başlayın, çocuklara Kürtçe isim verilmesinin yasaklanmasına, Kürtçe köy isimlerinin değiştirilmesinden, Avrupa’ya kaçan Kürt milliyetçilerinin vatandaşlıktan atılmaları ve Diyarbakır hapishanesindeki o korkunç işkencelere kadar, atılan her adım PKK’yı biraz daha güçlendirmiş, kadrolarını biraz daha beslemiştir. 

PKK, 12 Eylül askeri darbesinin bir yan ürünü olmuş ve sonradan hem içerden, hem de dışarıdan beslenerek büyümüştür.

1990’LARDA TÜM İNİSİYATİF YİNE ASKERE BIRAKILDI... 

1990’lara, önce bu adamların birer haydut oldukları ve önemsenmemeleri gerektiği demeçleriyle başlandı, sonra bir de bakıldı ki, PKK Güneydoğu’yu adeta kontrolüne almış. Türkiye, işte o tarihlerde, 1985-1995 arasında uyandı. Yaşananın basit bir haydutluk hikayesi olmadığı, aksine, kanlı ve büyük bir terör örgütüyle karşı karşıya olunduğu, anlaşıldı.

PKK’nın Kürt kökenli vatandaşlarımız arasında bir taban bulduğu da artık görüldü. Buna karşı ilk adımı Turgut Özal attı. Kürtçe şarkı türkü yasağını kaldırdı. Öyle kıyamet de kopmadı. Belki Özal’ın adımlarının gerisi gelecekti ama ömrü vefa etmedi.

Süleyman Demirel’in başbakan olarak “Kürt realitesini tanıyoruz” sözü  bir umut yarattı.

Ancak 1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra Kuzey Irak’ta altın fırsatı yakalayan örgüt kanlı eylemlerini tırmandırdı.

İşin rengi tümüyle değişti.

Bunun üzerine kanlı bir savaş yaşandı. Sadece silahlar konuştu. “Terör bitmeden hiçbir reformdan söz edilemez” dendi.

Taaki 1998’e kadar.

Türkiye hem PKK’yı Güneydoğu marjinalleştirmiş, hem de Suriye’yi Abdullah Öcalan’ı Bekaa vadisinden atmaya ikna etmişti ki, elimize büyük bir fırsat geçti.

2000’LERDE SORUNU ÇÖZMEK İÇİN HİÇBİRŞEY YAPMADIK

Washington -daha doğrusu Başkan Clinton- Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesini kararlaştırdı. Koşulu, PKK liderinin yolda bir kazaya kurban gitmemesi ve idam edilmemesiydi.

Türkiye de bunu kabul etti.

MHP-DSP-ANAP koalisyonu sadece Öcalan’ı asmamakla yetinmedi, Kürtçe’nin kullanımı konusunda ilk mütevazi adımları dahi atmasını bildi. 

Öcalan da buna karşılık, PKK’ya ateş kesmesini ve askeri kadrolarının Kuzey Irak’a geçmesini emretti. 

PKK  silahlarıyla birlikte Kandil’e yerleşti.

Olağanüstü hal kalktı.

Güneydoğu kısa sürede yeşermeye başladı.

Barut kokusu bitti.

Terör olayları gibi, faili meçhul cinayetlerde kesildi. 

Yatırımlar hemen arttı. Güneydoğu zenginleşti. Eski fakir ve acılı halk yerine, yüzü gülen bir toplum geldi. 

Ve beklemeye başlandı. 

Kürt sorununun yarattığı bataklığın kurutulması için ideal bir zemin yaratılmıştı. 

Örgüt Kandil dağına çıkmış, Kuzey Irak çarşılarında iş arar olmuş, terör ve adam öldürmek yerine günlük hayata karışmaya başlamıştı. Dağdan inenlerin sayıları da artıyordu.

Bekleme sürdükçe sürdü. 

Ankara bir türlü hareketlenemiyordu. Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonu, kısa sürede Kürt sorununu ve Öcalan’ı unutuverdi.

2001’deki büyük ekonomik krizin ardından 2002 Kasımında AKP’nin seçimi kazanması ,ümitleri yeniden arttırdı. 

AKP, kürtleri diğerlerinden daha iyi anlayabilecek bir parti görünümündeydi. 

Ancak onlar da yavaştan aldılar. 

2006 yılına kadar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti oralı olmadı. Kürt sorununu unuttu. PKK da bu boşluktan yararlandı ve özellikle 2003’te ABD’nin Irak’ı istilasıyla değişen konjonktürü çok iyi kullandı. Toparlandı ve 2006’dan başlayarak yavaş yavaş dirildi. Geri dönüşünü gözlerimizin önünde tamamladı. Tekrar Güneydoğu halkından beslenmeye ve terörü yaymaya, cinayetleriyle ses getirmeye başladı. 

Ankara’yı yöneten kadrolar, 1999-2006 arasındaki 7-8 yıllık bu dönemi boşa harcanmasa ve bugün Erdoğan’ın övünerek sözünü ettiği yatırımlar, TRT’de 24 saat Kürtçe yayını, ana dilde eğitim konusunda atılan adımlar 1999 veya 2000 yılından itibaren atılmaya başlansaydı, PKK bugün tekrar eski günlerine dönemez, bölge halkından bugün gördüğü desteği bulamazdı.          

Birbirimizi aldatmayalım... PKK’nın bugünkü geldiği noktayı sadece dış güçlere veya Barzani’ye de bağlamayalım...Hele hele bölge halkından aldığı desteği de, sadece korku faktörüyle açıklamayalım.

Kendi hatalarımıza da bakalım. Kendimize, heba ettiğimiz o yılların hesabını soralım.  

Eğer biz şimdi bu soruları sormaz ve tutumumuzu buna göre yeniden gözden geçirmez, yeni açılımlar yapmazsak, ilerde torunlarımız bize “Bu güzelim ülkeyi ne hale getirdiğimizin hesabını soracaklardır.”

X