Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İktidar yargıyı, emrinde istiyor…

Adalet Bakanlığının savcı ve hakimlerini dinletmesinin hiçbir savunması olamaz. Bu, Bakanlığın kendi yargı sistemine güvenmediğini, en güvenmesi gereken kişileri dahi dinletecek kadar işin ucunu kaçırdığını gösteriyor. Açıkçası, bu olay, iktidarın yargıyı kendi emrine almak için, herşeyi göze aldığının çok net bir örneğidir.

Yargının bizleri izlemesi veya dinlemesine artık tam alışıyorduk ki, son tele-kulak skandalı, iktidarın kendi sistemine de güvenmediği için, savcı ve yargıçlarını dinlettiğini ortaya koydu.

 

Sorun çok ciddi.

 

Bugünün işi değil.

 

Bakanlık uzunca bir süredir, sistem içindeki bazı isimlerden kuşkulanıyormuş ve dinletiyormuş, bu kişilerin kimliklerine bakıyorsunuz, iktidara biat etmeyen, muhalif veya farklı görüşler ortaya atan isimler. Yani olay yolsuzluk filan gibi birşey değil.

 

ERGENEKON SORUŞTURMASI BÜYÜK DARBE YER

 

Ergenekon savcısı şüpheleniyor ve başsavcı dinleniyor.

 

YARSAV başkanının muhalif sesi yükseliyor, dinlemeye alınıyor.

 

Yargıtay’dan ters kararlar çıkınca,kulaklaroraya dönüyor.

 

Bu olayın kamuoyu üzerindeki etkisi çok ters olacaktır. AKP istediği kadar aksini iddia etsin, ortayaçıkan manzara, bu iktidarın, kendisiyle aynı görüşte olmayanları yasal olmayan yollarla saf dışı etmek istediği şeklindedir.

 

Bu gelişmeden en büyük darbeyi de, göreceksiniz Ergenekon davası yiyecektir.Zira artık yargıda tarafsızlık-bağımsızlık diye birşey kalmamıştır. Bundan da, başta Ergenekon, iktidarın açtığı tüm dava sonuçları etkilenecektir.

 

Artık kimse, adalet’in yerine geleceği varsayımına inanmayacaktır. AKP’den torpilliler memnun, AKP’den yana olmayanlar korku içindeyaşayacaklardır.

 

AKP’li hangi bakanın, bu uygulamada imzası varsa, büyük vebal altına girmiştir.

 

ZOR OLACAK, ANCAK MUTLAKA OLACAK...

 

Bu haftayı baştan sona Kürt Açılımı tartışmalarıyla geçirdik. TBMM’de yaşananlar, bu işin ne kadar zor olacağını da gösterdi.

 

AKP’de aslında, nasıl büyük bir risk aldığının farkına da vardı. Meclis’teki fırtına, aynen kamuoyunda da yaşanıyor.

 

Domuz gribinden korunmak için aşı yaptırırken bile, AKP yanlısı veya AKP karşıtı diye ikiye bölünen toplum, şimdi de Kürt Açılımına karşı veya yandaş diye cepheleşti.

 

Çok yazık oldu.

 

Böyle bir ortamda hiçbir iktidar Kürt sorununu çözebilecek cesur adımları atamaz. Hele 16 ay sonra bir genel seçime gidecek olanAKP’den, işin başında gösterdiği heyecanı veya ısrarı beklememek gerekir.

 

Peki ne olacak?

 

Benim tahminim, iktidar atacağı adımları küçültecek ve daha büyükriskler almak istemeyecektir. Büyük olasılıklakamuoyundaki tepkilerden çekinip vites küçültecektir.

 

Ancak, kimse fazla ümitlenmesin, Kürt Açılımı bir defa başlamıştır ve kesinlikle durdurulamaz.

 

AKP, belki seçimlerde beklediği oyu alamaz, hatta koalisyondönemine dahi girebiliriz. O zaman Kürt Açılımı, büyük olasılıkla daha da yavaşlar.

 

Ancak ne olursa olsun durmaz.

 

Ara verilir, yavaşlar, hatta PKK terörü tekrar başlar. Sonra birgün bakarsınız yeniden başlamış.

 

Zira ilk defa, terörün bitebileceği, Kürt sorununun kan dökülmeden siyaset sahnesine taşınabileceği görüldü.

 

Önümüzdeki seçimlerin sonucuna göre, ya AKP veya CHP’li bir başka koalisyon bu süreci tekrar başlatacaktır.

 

Pandora ‘nın kutusu bir defa açılmaya ve içindeki cinler etrafa dağılmaya görsün, onları teker teker toplayıp, tekrar kutuya sokmak ve eskisi gibi hayata devam etmek imkansızdır.

 

20 YIL NE ÇABUK GEÇTİ...

 

Daha dün gibi.

 

1989’un 9 kasım günü tarih değişiyordu ve bende oradaydım. Doğu ve Batı Almanyayı ayıran duvarın yıkılması, soğuk savaşın bitişi ve Sovyetler Birliğinin dağılma sürecinin başlangıcıydı. Benim gibi,hayatı boyunca uluslararası ilişkileri izleyen aynı anda hem Brüksel, hem de Moskova’da görev yapabilen bir gazeteci için bundan daha büyük bir heyecan olamaz.

 

Binlerce insan akın akın, Doğu Berlin’denBatı Berlin’e geçiyorlardı. 32.GÜN’ün o haftaki programını hazırlamak için, duvara koşmuştum.

 

Bugün geriye dönüp bakıyorum da, 20 yılın nasıl bu kadar çabuk geçtiğini anlayamıyorum. Hoş, bu gerçeği anlayamayan tek kişi ben değilim ki... Ne olursa olsun, insan yaptığı işten bu ne kadar heyecan duyar, ne kadar keyifle yaparsa, zamanın nasıl geçtiğinin hiç farkına varamıyor...

 

ÖNGÖR AİLESİ ÖRNEK OLUYOR, ANCAK...

 

Benim hayatta tanıdığım ve örnek kişi olarak nitelediğim kişilerin başında Akın Öngör gelir. Parlakbir bankacılık yaptı. Daha da fazla para kazanabilecek bir noktadayken “artık yetti, hayatımı yaşayacağım” dedi ve herşeyi bırakıp, eşi Gülin ilebirlikte, gerçekten yaşamın tadını çıkartmaya başladı. Ancak yine de durmadı. Gezdi, gördüklerini yazdı. Kazandığı parayıpaylaşmasını bildi.

 

En son başarısı da, Gülin’in adına 2.6 milyon dolara yaptırdığı Kız Meslek Lisesi oldu. Davetliydim, ne yazık ki gidemedim. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu tarafından açılan lisede 147 öğrenci okuyor.

 

İşten bundandolayı Akın Öngör’ü hep herkese örnek gösteriyorum. Ancak, bakıyorum da, Öngör’den çok daha varlıklı insanlarımız hiç oralı olmuyorlar. Akın Öngör’ü örnek alma merakı bulunmadığından dolayı, yollarına devam ediyorlar.

 

AKDOĞAN’DAN ,”VATAN HAİNLİĞİ ” AÇIKLAMASI...

 

7 Kasım tarihli köşemde, Sabah Gazetesine atıfta bulunup, Murat Akdoğan’ın son çıkan yasayla birlikte, teknesine Türk bayrağı çekmeyenin vatan haini olduğu başlıklı bir haberden hareket edip, eleştiride bulunmuştum.

 

Akdoğan, avukatı Alpan aracılığıyla bir açıklama yollamış. Alpan, müvekkilinin Sabah Gazetesine böyle bir söz söylemediğini, verdiği demeçte, son yapılan yasal düzenleme ve vergi indiriminden sonra konuyla ilgili eski gereksiz kısıtlamaların kaldırıldığını, ekonomik kolaylıklar sağlandığını belirttikten sonra “...Son yapılan vergi indiriminden sonra yatına Türk bayrağı çekmeyenin vatan sevgisinden şüphe ederim” demekle yetindiğini belirtiyor. Yani gazetenin haberini yanıtlıyor.

 

Anlayacağınızben, Sabah’ın bir başlığının ceremesini ödüyorum.

 

 Yatına Türk bayrağını çekmeyenin vatan sevgisinden şüphe ederim” cümlesi ile “Yatına Türk bayrağı çekmeyen vatan hainidir” cümlesi arasında çok büyük fark olduğunu belirten Akdoğan’ın avukatı, müvekkilinin “Kişisel ve duygusal bir şüphe”belirtmenin ötesine geçmediğini bildiriyor. Doğrusu ben bu farkı pek anlayamadım, ancak istedikleri düzeltmeyi yapmayı da görev saydım.

 

“Öfkeli Yıllar”

 

Altan Öymen kitabında hem gazetecilik hem de siyasi yaşamından pek çok anıya yer veriyor. 6-7 Eylül olayları, Halkevlerinin kapatılması, Stalin’in ölümü, Marilyn Monroe’nun hikayesine kadar pek çok tanıklığı kitapta yer alıyor. İsmet Paşa’yı Ankara’daki gazetecilik yıllarında tanıdı. Herkes Paşa’nın elini öperken o aileden aldığı terbiyeyle sadece elini sıkardı. Etraf tuhaf karşılar diye çekinirdi bu durumdan. Ama Paşa’nın öyle bir beklentisi zaten yoktu. Ecevit’le komşuydular. Akşamları beraber aynı vasıtayla dönüyorlardı. Ecevit’e sürekli “gel bizim partiye üye ol” diyordu. Ecevit istemiyor, sürekli sanattan ve edebiyattan bahsediyordu. En sonunda bir gün Ecevitartık partiye girmek istiyorum” diyecekti. (Doğan Kitap, 0212 246 52 07)

                                              *                                *                                *

 

BU DİNCİLER O MÜSLÜMANLARA BENZEMİYOR

 

Soner Yalçın çok iyi bir araştırmacı-yazar. “Özallı Yıllar” belgeselinde birlikte çalışmıştık. Olaylara farklı yönlerden bakışı ve titizliği hemen farkediliyordu.Soner, bugünkü İslami kesimden yola çıkarak geçmişin İslami aydınlarını, düşünürlerini, yazarlarını kaleme almış.Ve şunu demeye getirmiş: Bugünkü İslami yazar ve aydınlarla o günküler arasında dağlar kadar fark var. Bugünküler dinci, geçmiştekiler ve nesli tükenenler müslümandı...(Doğan Kitap, 0212 246 52 07)

X