İkinci bir emre kadar sana ölmek yasak!

Haberin Devamı

Önce blog’unu keşfettim: L5F6

Aslında babasının cezaevi adresi. Neden böyle bir isim koydu? Çünkü o da babasıyla birlikte mahkûm! Babasının kalbi yüzde 30, akciğeri yüzde 40 çalışıyor. ‘Refakatçisiz yaşayamaz’ diye raporu var. Dört gün annesi, üç gün o kalıyor Mahkûm Koğuşu’nda. Mahkûm Koğuşu, hastanedeki cezaevi. Hasta, kilitli demir kapıların ardında yatıyor. Bu derece hasta insanların, neden tutuksuz yargılanamadıklarını sadece Ece Saygun değil, kimse anlayamıyor. Bu, bir baba-kız röportajı. Blog’unda yazdıkları inanılmaz etkileyici, insanı ağlatıyor, inşallah biri uyanır kitap yapar. Ece Saygun’a sabır ve umut diliyorum, çünkü ufukta dileyebilecek başka bir şey yok…

/images/100/0x0/55ea0daaf018fbb8f867c514

Haberin Devamı

Baban senin için ne ifade ediyor?
- Aşk.

Yazdığın blog’u okudum ve çok ağladım. Her baba-kız ilişkisi özeldir de sizinki daha özel sanki. Neden?
- Babam hep ‘hasret’ti benim için, çok az birlikte olabildik.

Neden?
- E çünkü 17 yaşında üniversiteyi kazanınca evden ayrıldım. Aynı evde oturduğumuz zamanlarda da, babam ben uyuduktan sonra gelirdi. O hep çalışıyordu. Ama bu, aramızdaki aşkı azaltmadı, çoğalttı. Doğum günlerimde, yılbaşında, Sevgililer Günü’nde, mavi orkidem hep babamdan gelir. Cezaevinden bile bir yolunu bulur gönderir…

Hiç zorluklar, anlaşmazlıklar, baba-kız çatışması yaşamadınız mı?
- Yaşamaz olur muyuz? Karakter olarak, ikimiz de çok dik kafalıyız. O da ‘dediğim dedik’çi, ben de. Bir de ben, her şeyi sorgulayan bir tipim. Askeri ortamda var olabilmem imkânsız. Hiçbir zaman bir şeye, “Emredersiniz” demedim, demem. Babamsa, babasız büyümüş, Darüşşafaka’da okumuş, ona göre onun babası ‘devlet.’ “Ne olursa olsun, Allah devlete zeval vermesin!” der. Bu yüzden çok çatıştık.

Nasıl bir şey asker kızı olmak…
- Hep emekli olması için dua ettim! Zor bir hayat. Sürekli oradan oraya gidersin. Üniversiteden önceki 11 yıllık eğitimimi dokuz ayrı okulda tamamladım. Lojman hayatı da kolay değildir, ‘patron’ hep üst katta oturur, bağıramazsın, çağıramazsın, ağız tadıyla abinle bile kavga edemezsin. Herkes seni tanır, bilir ama Ece olarak değil, ‘komutanın kızı’ olarak...

Haberin Devamı

Ergin Saygun sıradan bir asker de değildi. Baban, Genelkurmay İkinci başkanı olunca sevinmedin mi?
- Hayır, çünkü hastaydı, bu görevin onu hırpalayacağını düşünüyordum. Protesto ettim, yanına gitmedim. Hatta şöyle bir mesaj attım: “Devlet, senin omzuna dört tane yıldız koymuş, isteseydin ben sana Samanyolu’nu indirirdim!” Kız çocuğu, babasını ister. Anlayacağın, hiç umurumda değildi onun omzuna takılan yıldızlar. Keşke Genelkurmay İkinci Başkanı olmasaydı da, daha çok birlikte vakit geçirebilseydik. Artık ‘bundan sonrası’ da yok, çünkü girdiği gibi çıkamayacağını biliyorum. Birlikte olabileceğimiz zamanları kaçırdık.

Üç yıl önce emekli oldu. O zaman n’aptın peki?
- Ha işte o zaman bayram ettim! “Hayatımız bugün başladı” dedim. İki sene boyunca biriktirdiğim parayla babama tekne tuttum, aile, devre arkadaşları, Darüşşafaka’dan arkadaşları hep birlikte tekneye bindik, vur patlasın, çal oynasın. “Babam emekli olduğunda yapılacaklar” diye listem vardı. Mesela, Kore’ye gidecektik…

Haberin Devamı

Ne alaka?
- Annemle babam orada tanışmışlar. Güzel hikâyedir. Annemin babası Kore’de askeri ataşe, babam da yardımcısı. “Biz yapsak bacaklarımızı kırarsın!” diyorum, sağımıza solumuza baktırmaz ama kendisi komutanın kızına âşık oluyor. Annem o sırada ODTÜ’de mimarlık okuyor. Anneannem
kesinlikle karşı, “Ben çok çektim, kızım çekmesin” diyor. Ama öyle büyük bir aşk ki annem okulu bırakıp, geliyor. O zaman anneannem de pes etmek zorunda kalıyor “Tek şartım var, kızımı okutacaksın!” diyor. Nitekim babamın zoruyla iki çocuğu varken annem üniversiteyi bitiriyor. Bağlılıkları ve birbirlerine duydukları aşkın tarifi yok…

İkinci bir emre kadar sana ölmek yasak

Babamla birlikte ben de tutukluyum

Haberin Devamı

Hayatınız ne zaman değişti?
- O tekne gezisinden altı ay sonra. Babamı tutukladılar. Sadece onu mu? Hepimizi! Oysa çok güzel bir hayatım vardı, geziyordum, tozuyordum, Boğaziçi’nden şahane çevrem vardı. Ama bir sabah kapı çaldı, tutuklandık. Babası tutuklu olan bütün kadınların yaşadığı hayat bu. Bir de hastalarsa, daha da fena. Sürekli kalp çarpıntısı. “Bir şey mi oldu? Bayıldı mı? Düştü mü? Kalbi mi durdu? Telefon mu gelecek, n’olacak!”

Babanın başına gelenleri sen nasıl değerlendiriyorsun?
- Şans! Daha doğrusu şanssızlık! Piyango ona da vurdu. Benim penceremden böyle. Bu davaların hiç birine inanmıyorum. Ama benim inanmıyor olmamın hiç önemi yok, Özel Yetkili Mahkemeler’deki yargılama süreçleri işkence. “İdam geri gelsin mi, gelmesin mi?” tartışmalarını gülerek izledim. İdam var zaten. Dön bak Silivri’ye. Şu an babamın yaşadığı şey farklı değil ki, idam et bari, daha az acılı olur en azından…

Haberin Devamı

Tam olarak ne yaşıyor?
- Kalbinin yüzde 30’u çalışıyor, akciğerlerinin de yüzde 40’ı. Bu durumun yarattığı başka hastalıklar var, şeker, yüksek tansiyon, el ve ayaklarında uyuşma. Ayağı kesiliyor, hissetmiyor bile. Sağ eli neredeyse hiç tutmuyor, bir bacağı öbüründen ince, en fazla birkaç adım atabiliyor. Durduk yerde bayılıyor. Bazen kalbi duruyor. Hastanenin verdiği rapora göre ‘refakatçisiz yaşayamaz’ durumda…

Balyoz’dan önce peki…
- O zaman da hastaydı. Ama cezaevinde iyice azdı. Teğmenken bir kalp ameliyatı geçirdi, 2000’de daha da ağırını geçirdi. Davadan önce zaten hastanedeydi, beynine giden ana damar tıkanmıştı. Tutuklanınca Adli Tıp, “Diyetini, tedavisini ve poliklinik şartlarını sağlarsanız, cezaevinde kalabilir” diye rapor verdi. Ama mahkeme cezaevine sormadı bile. Babamı alıp götürdüler. Bir ay sonra cezaevi, “Biz bu şartları sağlayamıyoruz!” diye rapor gönderdi. Zaten babam fenalaşmış apar topar acile kaldırılmıştı. Bir ay hastanede yattı, tedavisi belli bir noktaya ulaşınca, cezaevine geri gönderdiler. Hastane üç beş bakım şartı daha ekledi. Mahkeme yine tahliye etmeyip, yine Adli Tıp’a sevk etti. Adlı Tıp yine “Bunları, bunları, bunları yaparsanız kalır!” dedi, babam yine cezaevine gitti. Üç hafta dayandı, dayanmadı, bir sabah ‘hooop’ yine acilde buldu kendini. Artık vücudu çok hassas, hastanede de kalmaması lazım. “Hastane virüsü kapabilir” dendi çünkü kalp kapakçığı metal. Ama mahkeme, tutuksuz yargılamayı kabul etmiyor. Şu anda aklımıza gelen, başımıza geldi, Adli Tıp’ın yeni raporunu beklerken, babam hastane virüsü kaptı. Korkunçtu hali dün, şuuru neredeyse kapanmış, dili dönmüyor, şekeri fırlamış 500’e. Bu kadar hasta bir adamın ateşinin 39’a çıkması felaket. Çıktı. Doktor bir taraftan kalbini kontrol ediyor, bir taraftan soğuk duşa sokuyorlar…

Allah yardımcınız olsun, fenaymış. Peki senin hayatın ne durumda?
- Altı aydır haftanın üç günü Mahkûm Koğuşu’nda yaşıyorum. Orada ben de mahkûmum. Benim iki hayatım var, her sabah topuklu ayakkabılarımı giyip Kanyon’a işe gidiyorum, oradan çıkıp spor ayakkabıları ayağıma geçirip, ikinci hayatıma babamın yanına koşuyorum.

Mahkûm Koğuşu nedir?
- Hastane içinde cezaevi. Demir bir kapıdan giriyorsun. İçeri girerken didik didik arıyorlar. Her şey yasak. 10 metre bile yürüyemeyen babam, kaçmasın diye, dört silahlı asker, bir ast subay, bir de gardiyan duruyor kapıda. Enlemesine beş adım, boylamasına altı adım bir oda. İki tane yatak var. Birinde babam, diğerinde refakatçi. Küçücük bir tuvalet var, kordonuyla intihar etmesin diye duş yok.

Resmen aynı hücrede kalıyorsunuz, baba-kız ne kadar yakınlaştınız?
- Çok. Yılbaşı gecesini birlikte geçirdik, çekirdek çitledik ve kola içtik. Ben beyaz bir örtü götürdüm, iki tane de kırmızı mum. Saat gece 12’ye gelince onu ayağa kaldırdım, yeni yıla birlikte ayakta girelim diye. 29 Ekim’de de balo yapmıştık, babam beni dansa kaldırmıştı. O, milli bayramlarda hep erken kalkar, o gün baktım takım elbisesini giymiş, gelmemi bekliyor. Şarkı söyledik, birkaç dakikalığına bile olsa beni dansa kaldırdı.

Annenin sağlığı ne âlemde?
- O başka bir problem. Alerjik astımı var. Bir de unutganlık başladı. Çok endişeleniyoruz. Doktorlar, oradan çıkıp normal ve sakin bir hayata dönmesi gerektiğini söylüyor ama kabul etmiyor ki.

Mahkeme neden tutuksuz yargılama kararı vermiyor?
- Bilmiyoruz, vermiyor. Her gece, bu kararı babamdan esirgeyenlerle karşılaşsam ne söyleyeceğimi hayal ediyorum: “Vicdanınız rahat mı?” Gözlerinin içine bakarak bunu sormak istiyorum.

Bu durumda kaç kişi var?
- Fatih Hilmioğlu mesela, onun hikâyesi de çok üzücü. En azından babamın iki kanadı var, biri ben, biri abim. Onun bir de bir kanadı kırıldı, çocuğu öldü, üstelik kanser. İnsanın başına bundan daha kötü ne gelebilir? Biz ne zaman bu kadar zalim olduk?

İnsanı ne yatıştırıyor?
- Yazmak. Blog bana çok iyi geldi. Çok da destek geldi.

Ne zamandır yazıyorsun?
- Temmuzdan beri. L5F6 babamın cezaevi adresi. Ben de onunla birlikte ‘mahkûm’ olduğum için, blog’uma bu adı verdim. Susmaktan dilim şişmişti, bir gün geldi, “Birine anlatmak lazım” dedim ve blog’a başladım. İyi ki de yapmışım. 70 bin okuyucuya filan ulaştı. Kitaplaştırmak istiyorum. Bir de terapiye gidiyorum. Onu hiç bırakmadım. Haftada bir birebir, iki hafta da bir grup terapisi. Çünkü içimde bir şey biriktirmek istemiyorum, öfkeli ve kindar olmak istemiyorum.

Terapistin verdiği en iyi akıl ne oldu?
- “Kabul et” diyor. Ama o benim için zor. Çünkü ben hayatımda hiçbir şeyi kabul etmedim, hep sorguladım, mücadele ettim. Şimdi de babam için ediyorum.

Babası içeride olan bir sürü kadın var…
- Evet, hepsiyle de çok gurur duyuyorum. Tarih, bu davayı yazacak, bir de bu davanın kadınlarını…

Bir gün çıkacağına inanıyor musun?
- Elbette. Umut her zaman var. Her gece, evi derli toplu bırakıyorum yarın babam gelebilir diye…

/images/100/0x0/55ea0daaf018fbb8f867c518

L5F6.BLOGSPOT. COM’DAN

Kemer, çarşaf, jilet tamam, duş yasak!
(…) Babam yıkanmak istiyor. Banyoya bir gidiyoruz banyonun duşu yok. Yerde iki tane kova duruyor…
“Pardon, burada duş yok?”
“Evet yasak!”
“Neden diye sorsam?”
“Kordonuyla intihar eder diye.”
“Kemer var, çarşaf var, nevresim var, tıraş olduğu jilet var….”
“Abla ben bilmiyom, yasak valla!”
“70 yaşında bir adam, sağ eli tutmuyor, kovaya su dolduracak, eğilecek, o kovayı kaldıracak, kafasının üzerinden suyu dökecek.”
Böyle zamanlarda bana bir sükûnet geliyor. Halkalı sokaklarında plastikçi arıyorum. Bir adet kova, bir de tas alacağım…

Unutma, sen benim canımsın, canıma iyi bak!

Çarşamba bizler için günlerden ‘baba günü’dür. Sabahın köründe kalkılır, uyku tutmaz. En güzel kıyafetler seçilir, içlerinde metal olanlar ayıklanır, asla ötmeyecek ne varsa o giyilir. Sutyenin balenleri, kopçaları sökülür.
Makyaj çok istesen de yapamazsın çünkü göz tarama aleti bazen makyajlı gözü okumaz. O zaman tek yapabileceğin umumi tuvalete gidip yüzünü yıkamaktır. O makyaj akaaaaaaaaar, leş gibi, pis bişi olur, sen babana güzel görüneyim diye süslenirsin ama zombi gibi çıkarsın karşısına!
O nedenle saç önemli. Saçlara fön çekilir mutlaka. Mümkünse renkli giyilir ki içleri aydınlansın (…)
Yüzü bembeyazdı. “Sıcak” dedi. “Çok rutubet var” dedi. “Nefesim zorlanıyor.Ama çok iyiyim” dedi.“Merak etmeyin, direniyorum, direneceğim” dedi!
Ayrılırken avaz avaz bağırdık:
“Unutma! Sen benim canımsın, canıma iyi bak!”

Hiçbir kız çocuğu güçlü kadın olmak için doğmaz

Hepsi masum hayaller kuran, şımarık birer prensese benzerler. Kaderdir onları cadı, fettan ya da güçlü kadın yapan. Tutulmamış sözler, yarım kalmış kaderler, yaşanmamış mutluluklar, ölümler, ayrılıklar güç verirmiş insana. Kurulan hayaller iskambil kâğıtlarından kule gibi yıkıldığında, ezilmemek için o enkazın altında güç veriyor Tanrı insana… (Ece’nin blog’undaki Rana ŞAHNAZ’ın Bir Yalnızlık Tangosu adlı kitabından alıntı…)

Fotoğraf: Emre Yunusoğlu

Yazarın Tüm Yazıları