Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İki paralık cumhuriyet eleştirisi

<B>‘BULUTLARI Beklerken’ </B>adlı filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, Radikal Gazetesi’nde (08.01.05) yayınlanan söyleşide Cumhuriyet’i ve tarihini eleştirmeye kalkışmasaydı, <B>‘Ölüm ve Sürgün Manzaraları’ </B>(01.02.05) adlı yazıma bu eki yapmak gereğini hissetmeyebilirdim.

Ama önce filmin öyküsünü basından yararlanarak özetleyelim: 1916 yılında Karadeniz bölgesinden sürülen Rum ailelerinden birinin kızı olan ve bu olay sırasında bir Türk aile tarafından evlat edinilen Eleni’nin 50 yıl Ayşe olarak yaşadıktan sonra, kardeşi Niko’yu aramak üzere Yunanistan’a gitmesi; Eleni/Ayşe’nin travmatik kimlik sorunları...

İlginç bir konu, ama bu konuyu estetik ve sinematografik boyutları içinde tutmak; filmi bir güdümlü mesaj hamalına dönüştürmemek koşuluyla. Benim eleştirim şimdilik filme değil yönetmenine yönelik. Yeşim Ustaoğlu söyleşide şöyle diyor:

‘Türkiye’nin bulunduğu topraklar, hem kimlik hem de kültür açısından bir mozaik gibi. O mozaik üzerinde yıllardır sürmüş baskı, beni hep düşündürdü.’ / ‘Cumhuriyetle birlikte, bu topraklardaki kimlik ve kültür çeşitliliğini yaşamın içerisinde çok fazla hissetmedik.’

* * *

Film daha proje aşamasındayken NHK-Sundance Uluslararası Sinemacılar Ödülü’nü ve Berlin’de Sanatçılar Programı’nın (Alman Akademik Değiştokuş Hizmeti Vakfı) DAAD bursunu almış. Filmin Avrupa prömiyeri Berlin Festivali’nde yapılacakmış...

Filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, bunca önyargılı, bunca sığ bir ‘Cumhuriyet Eleştirisi’ne kalkışmasaydı, şimdi soracağım soruyu kendisine yapılan bir haksızlık sayabilirdim:

Mekán Türkiye’nin Karadeniz bölgesi değil de Yunanistan’ın Mora (Poleponessos) bölgesi olsaydı; olay 1821 Mora isyanı sırasında geçseydi; bu olay sırasında Ayşe adlı bir kız bir Yunan aile tarafından evlat edinilseydi ve kendisine Eleni adı verilseydi; Eleni 50 yıl sonra İstanbul’a ailesinin kalıntılarını aramaya gelseydi... Senaryosu aldığı ödülleri alabilir miydi? Alamazdı!

[Mora Ayaklanması’nda, sadece 26 Mart-22 Nisan 1821 tarihleri arasında ‘Hiçbir Türk kalmayacak/Ne Mora’da, ne dünyada’ naraları eşliğinde 15 bin Türk-Müslüman öldürüldü. Mora’da toplam olarak 25 bin Türk-Müslüman öldürüldü. Ayaklanmanın patlak vermesinden sonraki üç hafta içinde, kentlere kaçabilenler dışında, Mora’da bir tek Müslüman bırakılmamıştı. Missolonghi’de Müslümanların çoğu çabucak öldürüldü, ama Türk kadınları zengin Yunan ailelerce köle olarak alındılar.] (Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, Remzi.S.1-9) Filmin kahramanı bu köle yapılan kadınlardan biri de olabilirdi!

* * *

Sanat yapıtının doğasından habersiz kimseler ‘Bir sanat failinin seçtiği konu tartışılmaz. Sen onu nasıl işlediğine bak!’ derler. Ama kulak asmayın, her sanatsal yaratının bir gerekçesi vardır. Canımı sıkan, tarih bilgi ve bilincinden olduğu kadar sinema sanatından habersiz birtakım insanların eleştiri-övgü yazayım derken Cumhuriyet’in varoluş cevherini karalamaya kalkışmaları. Buna filmin yönetmeni çanak tutuyor. Konu turistik gezi değil! 1821 Mora Ayaklanması katliamlarını es geçip 1916 Pontus olayını başa kakamazsınız! 1821 kurbanları için saygı duruşu yapmadan 1916’ya ağıt yakılamaz! Biraz saygı, biraz zarafet!

Tekil ve biricik olan sanat yapıtı ideolojik ve genel bir tarih eleştirisine dönüştürüldüğü zaman bunun hesabını vermek zorunda kalır.
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI