"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

İki kelime, iki küçücük deyim

Ertuğrul ÖZKÖK

Öztürk Serengil'den bana ne kalmış? İki kelime: Yeşşe ve kelaj... İki küçücük deyim:

‘‘Şepkemin altındayım’’ ve ‘‘Abidik gubidik...’’

* * *

Bunlar bugünün çocuğuna, gencine, delikanlısına ne ifade eder?

Belki hiçbir şey.

Belki absürdlük.

Belki bayağılık.

Ama gelin bir de bana sorun.

Bu iki küçücük kelime, bu iki küçücük deyim sana neler ifade eder?

Orada söyleyecek çok şeyim var.

Çocukluğum.

Doğduğum şehir, çocuk yıllarım.

Açıkhava sinemaları. Arkadaşlarım.

Erdoğan'lar, Erhan'lar, Ferit'ler, Küçük Ertuğrul'lar.

Ve Öztürk Serengil'le mahallemize gelen yeni raconlar.

Her, ‘‘Yeşşe’’ deyişimizde ensemize bir şaplak çakan öğretmenlerimiz.

* * *

Şimdi anlıyorum ki, Öztürk Serengil, bizim resmi dile karşı ilk isyanımızın öncüsüymüş.

Kenar mahallelerin, Roman semtlerin, henüz doğmakta olan varoşların, henüz adı konmamış gecekonduların ilk serbest dil mücahidi.

Şepkenin altından fırlayan o küçücük kelimeler, hayatımıza işte böyle bir sosyolojinin, böyle şahsi ve çok yakın bir tarihin gayrı resmi bölümü olarak düşmüşler.

O ceketsiz gömleklerin, kemersiz pantolonların, bağcıksız ayakkabıların çizdiği profil bizi belki de bu yüzden böylesine etkilemiş.

Çünkü içine sıkıştığımız taşramızdan bütün dünyaya nanik yapmanın tek yolu, bize empoze edilen üsluplara aykırı bir dili keşfetmekmiş.

Öztürk Serengil işte o dili, o kelimeleri, o küçücük deyimleri bir nanik makinesi gibi dilimize verdi.

Sarakaya almak istediğimiz herkese, her şeye, her hiyerarşiye, her makama verilecek acayip bir cevabımız vardı.

Tek kelimelik acayip bir cevap:

Yeşşeee...

Her şey o kelimenin içinde saklıydı.

Kompakt bir direniş manifestosu o küçücük kelimenin ambalajı içinde dilimizde duruyordu.

Ret, aşağılama, dalga geçme, ti'ye alma...

* * *

Hepsi, mümkün olan bütün reddiyelerin hepsi o küçücük kelime ambalajı içinde bizim olmuştu.

Belki de o yüzden öğretmenlerimiz o iki kelimeyi hiç sevmediler. O iki küçücük deyime gıcık oldular.

Ağzımızdan her çıkışında ensemize inen şaplakların tek gerekçesi o mendebur kelimeler ve deyimlerdi.

* * *

O kelimelerin tatlı mucidi, o deyimlerin muzip káşifi artık yok.

Yavaş yavaş aramızdan ayrıldı.

Şepkesinin altından çıkarak gökkubbesinin altındaki ebedi kenar mahallelerine taşındı.

Erken ölmüş çocukların mahallesine, minik ruhların varoşlarına gitti.

Twisti, New York banliyölerinden bizim kenar mahallemize müthiş bir hüner ile ithal eden kahramanız artık yok.

Yeşşe kelimesi unutuldu.

Almanya'ya açılışı temsil eden o fötr şapkanın yerini, bizim semtlerimizde bile Amerikan beyzbol şapkaları aldı.

Televizyon geldi.

Mahalli kahramanlarımız ortadan kayboldu.

Saçları kazımak, Bruce Willis raconu ile dolaşmak moda oldu.

Anlayacağınız kelaj'lığın bile manası kalmadı.

Öyleyse, bu kadar global bir köyde, pötikare gömlek, kemersiz bej bir pantolon ve yumurta topuk ayakkabı ile avarelik yapmanın da tadı kalmadı.

O şapkanın altında artık gizlenecek tek santimetrekare mekán, yalnız başına kalınabilecek tek bir tenhalık bile bırakılmadı.

Çocukluğumun bir kahramanı daha işte belki de bu hüzne dayanamayarak çekip gidiyor.

Onlar gittikçe de sıra daha yakınlara geliyor.



X