GeriSeyahat İki bin tür balığın yaşadığı mercanların arasında yüzdüm
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
İki bin tür balığın yaşadığı mercanların arasında yüzdüm

İki bin tür balığın yaşadığı mercanların arasında yüzdüm

Afrika’nın güneydoğu kıyısında, kuzeyden güneye şerit gibi uzanan Mozambik bir deniz ülkesi. Kumsalları, adaları henüz kitle turizminin yıkıcı etkileriyle tanışmamış. Bağımsızlığını 36 yıl önce kazanmasına karşın Portekiz sömürgecilerin dilini konuşuyor, geçmişin yapılarını koruyor. Gezgin tiyatrocu, fotoğrafçı Filiz Kutlar, ülkenin sahillerini 23 günde boydan boya gezdi. İlk Seyahat Mektubu’nda, sahil kesiminde en çok etkilendiği iki bölgeyi yazdı.

Mozambik’in en güneyindeki Maputo bir liman kenti. Sömürge döneminden kalma yapıları, yeşillikleri göz alıyor. Başkentin tarihi tren istasyonuna girip çıkan yolcuları seyrediyoruz. Botanik bahçesini gezdikten sonra bastıran yağmur bizi Avenida Machel’in köşesindeki Continental Kafe’ye girmeye zorladı. Bir zamanlar Maputo’nun en şık kafesiymiş, parasızlıktan güzel eşyalarını satmışlar.
Cadde adını, ülkenin bağımsızlık savaşı lideri Samora Machel’den almış. Machel, yoksul bir çiftçinin oğlu. Bombarda Hastanesi’nde çalışıp, hastabakıcılık eğitimi almış. Zencilerle beyazlar arasındaki ayrımı burada fark etmiş. Bu tecrübenin ışığında yıllar sonra gazetecilere söyledikleri hâlâ hafızalarda: “Zenginlerin köpeği, zenginliği yaratan işçilerinden daha fazla aşı oluyor!” Portekizlilere karşı mücadeleye katılan, 1962’de Mozambik Kurtuluş Cephesi saflarına geçen Samora Machel, 1975’te devrimci hükümet iktidara geldiğinde ilk devlet başkanlığını üstlenmiş. Sosyalist lider 1986’da uçağı bir dağa çakılana kadar ülkeyi yönetmiş.
Afrika’nın en zengin ritm ve müziğinin Malawi ile Mozambik’te olduğu söylenir. Maputo’da yerel grupların çaldığı çok iyi kulüpler varmış, ama biz yorgunluktan gidemedik. Ertesi gün erkenden cip, kamyon arası aracımızla yola düştük. Güzel sahil kasabası Xıaı Xıaı’dan geçerek Tofo Köyü’ne geldik. Üstü saz kaplı tipik Afrika görüntüsü veren kulübelerimize yerleştik. Issız, upuzun sahilde bir köylü başının üstünde sazlar taşıyor, güneş batıyordu. Akşam iyi bir grubun müziği eşliğinde nefis deniz mahsülleri yedik. Ertesi gün köyün küçücük meydanındaki pazara gittik. Kumaş ve gezi boyunca rastladığımız en güzel tahta heykelleri aldık. Pazarda satılan jumbo karidesleri minik bir lokantada pişirtip zevkle yedik. Anlaşılmıştı, bu deniz ve yemek turu olacaktı... Köyün 10 kilometre uzunluğundaki sahilinde yürürken koca yengeçler dalgaların arasında bir görünüp bir kayboluyordu.

ŞAŞIRTICI BAOBAB AĞAÇLARI

İnhambane, ülkenin en büyülü, egzotik kentlerinden biri. 11’inci yüzyılda Arap tüccarların uzun Afrika yolculuklarında uğradıkları bir limanmış. 16’ıncı yüzyılda Portekizliler gelip pamuklu kumaş üretimini başlatmış. Pazarda yürürken bir kadın satıcı penye ceketimi istedi. Cekete ihtiyacım olacaktı ama öyle sevimliydi ki çıkarıp verdim. Nasıl sevindi, anlatamam. Kahkahalarla arkadaşlarına nispet yaptı, bana bir mandalina hediye etti. Mozambikliler hem çok cana yakın hem de çok güzel insanlar. Kadınlar bellerine doladıkları renk renk saronglarla inanılmaz güzeller, çocukların güzelliği ve şirinlikleri anlatılır gibi değil.
Oğlak Dönencesi’nden ve iki yanı baobab ağaçlarıyla çevrili kırmızı topraklı yollardan geçerek Vilankulos’daki Baobab Köyü’ne geliyoruz. Baobab, Afrika’ya özgü dev bir ağaç. Kabuğu ipek gibi, incecik dalları ilk bakışta kurumuş izlenimi veriyor. Yazın dallar yapraklanıyor. Büyük bir bahçe içindeki Baobab Beach’te güzel bir odada konaklıyoruz. Dünya güzeli kızı Melena ile yaşayan Baobab Beach’in müdiresi Rebecca’yı otelin sahibi sandık. Meğer Mozambik’teki pek çok işletme gibi bunun sahibi de Güney Afrika’lıymış. Sabah gün ağarırken giden balıkçılar en geç saat 16.00’da, sular çekilmeden dönmek zorunda. Getirdikleri balıkları, kabuklu deniz mahsüllerini kumsala yayıp satıyorlar. Med - cezirin çok kuvvetli görüldüğü bu cennette üç gün kalıp günübirlik tekneyle civardaki adaları geziyoruz. Dünyanın en güzel denizine sahip Bazaruto’da beş ada var, deniz kaplumbağalarıyla birlikte iki bin balık türü yaşıyor. Vilankulos’a 10 kilometre uzaklıktaki Bazaruto Adası beyaz incecik kumları, turkuvaz mavisi denizi ve çevredeki kuşlarıyla büyüleyici ama daha güzeli iki kilometre uzunluğundaki akvaryum bölgesi. Kristal berraklığındaki suda sarı, lacivert, kırmızı kocaman balıklar mercanların üzerinde dolaşıyor, neredeyse elimi uzatsam dokunabileceğim mesafede. Tekneden suya atlamadan önce kesinlikle mercanlara dokunmamamız tembih edildi. Çünkü mercan kesikleri aylarca kanarmış. Dünyanın bir çok yerinde sanayi artıklarından mercanlar yok olmaya yüz tutarken burada henüz doğanın korunuyor olması çok güzeldi.
Hindistan cevizi ağaçlarıyla dolu Magaruque Adası’nda küçük kızlarıyla ve tavuklarıyla birlikte tek aile yaşıyor. Topladıkları otları Mozambik usulü havanda dövüp çorbaya benzer bir yemek pişiriyorlar. Bazı günler de denizde avlanıyorlarmış. Adaya geldiğimiz teknenin sunduğu iri pavuryalar, salata ve tropikal meyvelerden oluşan öğle yemeğine herkes bayıldı, komşularımıza da ikram ettik.

GORONGOROSO’NUN ASLANLARI İÇSAVAŞ KURBANI

Chitengo’daki Gorongoroso Ulusal Parkı’nda çadırda uyuyup, iki gün sabah erkenden ciple safariye çıktık. Göller, nehirler, yemyeşiller içideki parkta çok şirin impalalar, maymunlar ve timsahlar gördük. Ne yazık ki aslan, kaplana pek rastlayamadık, çünkü iç savaşta çoğu öldürülmüş. Parktan Caiao’ya varana kadar katettiğimiz yol çok güzeldi, nehir kenarında yıkanan kadınların, çocukların görüntüsü inanılmazdı. En sevdiğim fotoğraflarımı burada çektim. Mozambik’te çok çocuk olduğu için çok da okul var. Yolların kenarında açık hava okulları gördük, çocukların her koşulda eğitim almalarını görmek ne güzel.
Daha sonra Caiao’dan Afrika’nın en uzun, dünyanın en önemli nehirlerinden biri olan Zambesi Nehri’ni geçerek Quilimane’ye gideceğiz. Sıra sıra balıkçı lokantalarının olduğu limanda beklerken yine evindeki kadar rahat, neşe içinde sabunlanıp yıkanan kadınlar görüyoruz. Karşıya geçişimiz oldukça maceralı oldu. Bir görevli araçlardan inip tekneye binmemizi söyledi, biz araçların da aynı tekneye alınacağını sanıyorduk ama sırası geldiğinde tekneye alınacakmış. Karşı tarafta uzun bir bekleyişten sonra seferlerin bittiğini öğrendik. Eşyalarımız araçtaydı, sadece sırt çantalarımızla kalmıştık. Hava soğuyunca bir dükkandan birer Euro’ya penye ceketler aldık. Karanlıkta 25 dakika kadar yürüyüp otelimize vardık. Keyifle yedik, içtik, sohbetler ettik. Ertesi sabah cipimize kavuştuk. Mozambik’in iç taraflarına, daha sonra kimsenin ayrılmak istemediği yemyeşil çay bölgesi Grue’ye doğru yola çıktık.
Yorumları Göster
Yorumları Gizle