Gündem Haberleri

GÜNDEM

    İki başkan dört bakan gördü

    Hürriyet Haber
    04.04.1998 - 00:00 | Son Güncelleme:

    ‘‘Washington'ın en sevdiğim tarafı, çok muntazam, yeşil, sporu seven insanlar için her türlü imkanın parasız olarak sunulduğu bir kent olması. Mimari açıdan da çok iyi korunuyor. Sevmediğim tarafı ise iklimi. Yazları dayanılmaz şekilde sıcak ve çok rutubetli bir iklim. Bu insanı çok etkiliyor. Kışları da oldukça sert geçiyor.’’ Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Nüzhet Kandemir, sevdiği ve sevmediği yanlarıyla böyle anlattığı ve 1989 yılının temmuz ayının çok sıcak ve rutubetli bir gününde geldiği Washington'dan, İlkbahar çiçeklerinin açtığı ılık bir nisan gününde ayrılıyor.

    Dile kolay, son dokuz yıl, Ankara-Washington ilişkilerinin tam ortasındaydı Nüzhet Kandemir ve geldiği günlerdeki beklentilerini ve çalışma temposunu şöyle anlattı: ‘‘Buraya gelirken, Türkiye karşıtı grupların yaratacağı hareketli günler bekliyordum. Gençekten de daha geldiğimin ertesi gününden başlamak üzere, Ermenilerin Kongre ile basın ve yayın organlarında yoğun faaliyetlerine tanık oldum. 14 Ağustos 1989 günü, Başkan George Bush'a itimatnamemi verdim. Eylül ayında Kongre çalışmalarına başladı ve o andan itibaren, kendimi, 535 Kongre üyesinin arasında, hangisine yetişeceğimi, her gün düşünür ve koşuşur bir şekilde buldum. 1989 ile l998 yılları arasında, burada üç seçim ve iki başkan gördüm. Başkan Bush döneminde, James Baker ve Lawrence Eagleburger, Başkanlık seçimini Bill Clinton kazandıktan sonra da Warren Christopher ve Madeleine Albright ile çalıştım.’’

    Kandemir ile ayrılmadan önce, uzunca bir sohbet yaptık.

    Türk- Amerikan ilişkileri açısından, Başkan Bush dönemi mi daha kolaydı, yoksa Clinton dönemi mi?

    - Her iki başkan da Türkiye konusunda son derece duyarlı ve ilgili oldular. Hükümetlere de başkanların bu ilgisi yansıdı. Demokratlar zamanında ortaya çıkan değişiklik, daha fazla hükümetler dışı kuruluşların etkisi altında hareket eder bir eğilim gösteriyorlar. Bu da Türkiye'nin, buradaki Türkiye karşıtı faaliyetlerle mücadelesinde, doğal olarak ilave bir zorluk getiriyor.

    Son 30 yılda Washington sadece üç Türkiye Büyükelçisi gördü. Melih Esenbel, Şükrü Elekdağ ve siz. Neden, Türk büyükelçileri burada bu kadar uzun görev yapıyor?

    - Sayın Melih Esenbel 11 yıl, sayın Şükrü Elekdağ on yıl görev yaptı. Ben de dokuz yıl kalmış oluyorum. Bu, bizim şahıslarımızdan çok, Washington'un bir özelliğinden kaynaklanıyor. Amerika, sanıldığı gibi ikili ilişkilerle sorumlu bir post değil. Çok taraflı bir çalışmayı gerektiriyor. Sadece Dışişleri Bakanlığı kanalı ile çalışmıyorsunuz. Bir büyükelçinin burada, Dışişleri Bakanlığı kadar, Beyaz Saray, Kongre, think-tank dediğimiz düşünce kuruluşları, basın-yayın organları, buraya gelen çeşitli ülkelere ve kendi ülkemize mensup çok üstdüzey kişilerle çok yakın temas halinde olması gerekiyor. Bir büyükelçinin, bütün bunlara kendisini tanıtabilmesi, o ortama alışabilmesi ve kendini kabul ettirebilmesi uzunca bir süre istiyor.

    Bu uzun süre içinde, Türkiye'de Başbakanlar, Dışişleri Bakanları değişti. En rahat çalıştıklarınız hangileriydi?

    - Ben, 41 yıllık meslek hayatım boyunca, sadece bürokrat olarak hareket etmeye gayret ettim. Hiçbir zaman, hükümette kimler var, Dışişleri Bakanı kim, şeklinde bir yaklaşımım olmadı. Hepsiyle bu çerçevede çalıştım.

    ÜZGÜNÜM ZIRHLINIZI BATIRDIK

    Bu dokuz yıl içinde sizi en çok üzen ve yoran olay ya da konu ne oldu?

    - Sanıyorum Kasım 1992'deydi. Denver Üniversitesi'nde bir konuşma yapmaya gitmiştim. Yerel saatle 18.00'de konuşmama başlayacaktım. 17.45'te, üniversiteye girdiğimde. ‘Sizi çok acele Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı arıyor’ dediler. Telaşlandım. Dekanın odasından, karşıma hakikaten sayın Eagleburger çıktı ve ‘Sayın Büyükelçi, çok üzgünüz. Bizim bir gemimiz (Saratoga uçak gemisi), sizin bir zırhlınızı batırdı’ dedi. Şok oldum. Bakan Yardımcısı, üzüntülerini, özürlerini bildiriyor, ölenlerin yakınlarına başsağlığı diliyordu. Bu hislerini hükümetime iletmemi rica ediyordu. O sırada ne kadar üzüldüğümü tarif edemem. Bir yandan olayın şokunu yaşarken bir yandan da konuşmamı nasıl yapacağımı düşünüyordum. Konuşmayı iptal edemezdim. Girdim içeriye, konuşmamı yaptım, sorulara cevap verdim. Bir saat 15 dakika sürdü. Bana bir yıl gibi geldi. Bu benim en üzüntülü zamanımdır. Daha sonra tabii konuyla ilgili temaslara ve müzakerelere katıldım. Bu bizim Muavenet Zırhlısı ile Saratoga arasındaki, güya yanlışlıkla yapılan bir şeydir.

    Ya en çok sevindiğiniz zaman?

    - Körfez Savaşı başlamış. Türkiye, petrol boru hattını kapatmış. Transit ticaret tamamen durmuş ve Türkiye, devamlı olarak kaybediyor. Irak'a komşu ve parasal açıdan kaybeden bir ülke. O sırada Senato'da bir karar geçirmek üzere hareketlenme başladı. Körfez Savaşında koalisyon ülkeleri içerisinde ön planda rol oynayan, İsrail ve Mısır başta olmak üzere çeşitli ülkelere parasal yardımda bulunulacak. Bunu o kadar süratle geçirmişler ki, ertesi sabah Genel Kurul'a gelecek ve kanunlaşacak. İçinde Türkiye yok. Ben bunu öğleden sonra geç vakit, Türkiye'de gece yarısını geçmiş bir saatte öğrendim. Talimat falan istemek ve beklemek bahis konusu değil. Oturdum o akşam üzeri senatör Byrd'e bir mektup yazdım. ‘Eğer, koalisyon ülkelerinden bahsediliyorsa, Türkiye en ön planda rol almış ve bundan da en fazla zarar görmüş ülkelerde biridir. Eğer, bir tazminat söz konusuysa, Türkiye’nin bu tazminata en fazla hak kazanmış bir ülke olması gerekir' dedim.

    ÖZAL: GÖZLERİNDEN ÖPERİM

    Senatör, bunu hemen iş edinmiş ve o da o gece Başkan Bush'a bir mektup yazmış ve ‘Nasıl olur da, Türkiye bu listede bulunmaz. Eğer Türkiye’yi ilave etmez ve ona yarım milyar dolar vermezseniz ben bu kanunu geçirtmem' demiş. O sırada Senato Tahsisler Komitesi Başkanı'ydı ve son derece kuvvetli bir durumu vardı. Yönetimden ertesi sabah bana telefon ettiler ve ‘Biz Türkiye’yi de ilave ediyoruz' dediler. Sonunda kanun çıktı ve Türkiye'ye 200 milyon dolar hibe verilmesi kararlaştırıldı. Ankara'nın haberi yok. Hemen bir telgrafla merkeze bilgi verdim.

    O sırada da, yine San Fransisco'da, üniversitede bir konuşma yapmam gerekiyor. San Fransisco'ya indim, otele gittim. Telefon çaldı. Rahmetli Turgut Özal'ın benimle görüşmek istediğini söylediler. ‘Bu 200 milyon dolar nereden çıktı?’ diye sordu. Tek o ilgilenmiş. Enteresandır, gönderdiğim telgrafı ilk okuyan ve ‘Nedir?’, ‘Nereden çıktı?’ diyen o oldu. Biraz da böyle çatarmış gibi konuşuyor. ‘Bu konuda talimat almaya zamanım yoktu. Kendi inisiyatifimi kullandım. Eğer bir kusur varsa hepsi bana aittir’ dedim. ‘Yok, yok. Ne kusuru, iyi etmişin, iyi etmişin. Hadi gözlerinden öperim’ dedi ve kapattı. Bu beni çok mutlu etmişti.

    Türk-Amerikan ilişkilerinin şu andaki durumunu nasıl değerlendirirsiniz?

    - Türk-Amerikan ilişkileri, bundan 10-15 yıl öncesine kadar, sadece savunma içerikli ilişkiler olarak değerlendiriliyordu. 1993-94 yıllarından başlayarak, özellikle geliştirilmiş ortaklık ilişkileri adını verdiğimiz programdan sonra, ilişkiler sadece savunma alanı değil, ekonomi, ticaret, kültür, bilgi değişimi gibi çok çeşitli alanlara yaygınlaştırılmaya başlandı. Türkiye, artık Amerika'da, sadece Kore'ye asker göndermiş, Körfez Savaşı'nda yardım etmiş, Somali'de koalisyon ülkeleri arasında yer almış bir ülke olmaktan ziyade, eşit düzeyde ticaretini yürütebilen, alışverişini yapabilen, ekonomisi kuvvetli ülkeler kategorisine girdi.

    ABD Yönetimi, Yunanistan'ı mı daha iyi anlıyor, yoksa Türkiye'yi mi?

    - ABD, her iki ülkeyi de gayet iyi anlıyor. Her iki ülkenin konumlarını da, konuların teferruatını da çok iyi biliyor. Yalnız, ABD'de, Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkileri dendiğinde ortaya, Kongre'de, Yunanistan'ı destekleyen büyük bir grup, Amerika genelinde Yunanistan'ın lobiciliğini yapan çok büyük bir grup çıkıyor. Yalnız Yunanistan değil, Ermenistan ve şimdi de bir Kürt meselesi çıktı. Bütün Türkiye karşıtlarının elele çalıştıkları bir ortam var. Yönetimler de, ister istemez onların etkisinde kalabiliyor. Bunun için, bahis konusu olan anlayış farklılığı değil, anlamakla beraber bu etkilerin altında bazı şeyleri söyleyememek, yapamamak durumunda kalan bir yönetim, veya bazı şeyleri yapmaması gerektiği halde yapan bir Kongre faktörü var.

    ÖNCE GÖREV SONRA EMEKLİLİK

    41 yıllık diplomat Nüzhet Kandemir, bu 41 yılın dokuzunu geçirdiği Washington'dan Ankara'ya dönünce, Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmaya devam edecek. Emekli olmasına birbuçuk yıldan biraz daha fazla bir süre var. Dışişleri Bakanlığında ne görev alacağı henüz belli değil. ‘Ya emekli olduktan sonra?’ diye soruyorum: ‘Boş durmayacağım. Bu bir gerçek ama bu vakitleri hangi istikamette değerlenireceğim konusunda samimi söylüyorum, kesin bir karar vermiş değilim. Herhalde bazı yazılar yazacağım. Konuşmalar yapacağım. Bu arada da, hayatımı sürdürebilmek için belki biraz para kazanmanın çarelerini arayacağım.’






    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı