Gündem Haberleri

    İki başkan da yolcu

    Hürriyet Haber
    23.01.1999 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Aylin LİVANELİ

    Dünyanın iki büyük devletinin başkanları zor durumda:

    Yeltsin ve Clinton.

    İkisinin de görevlerini bırakması söz konusu.

    Ve iki başkan da insan biyolojisinin kaçınılmaz kuralları sonucu yıkıldılar.

    Vücutları onlara ihanet etti; yarı yolda bıraktı.

    Boris Yeltsin'i durmadan kanayan ülserli midesi vuruyor.

    Clinton'ı ise...

    Neyse, onu söylemeyeyim; bütün dünya gibi siz de biliyorsunuz nasıl olsa.

    Demirel'in sırrı

    anti oksidanlar mı?

    Cumhurbaşkanı Demirel'in bu yaşında gençlere taş çıkartan performansı herkesin dilinde.

    Yaşıtları bir köşeye çekilmiş otururken Demirel, açılıştan açılışa koşuyor konuşmalar yapıyor, dış gezilere gidiyor, yabancı konukları ağırlıyor.

    Herkeste bir merak, bir merak...

    Cumhurbaşkanı bu gücü nereden alıyor?

    Neden bu kadar dinamik?

    Bazıları bu sorulara cevap verirken Cumhurbaşkanı'nın doktoruna dikkat çekiyor.

    Profesör Dr. Osman Müftüoğlu, onun yanından hiç ayrılmıyor.

    Gündelik bakımı, ilaçları, kontrolü Müftüoğlu'nun elinde.

    Profesör, Cumhurbaşkanı'nı dış gezilerde de yalnız bırakmıyor.

    Demirel'in sağlığı ile ilgili soruları da onu ‘‘iyi uyuttuğu’’nu söyleyerek yanıtlıyor.

    Uçakta olsun, otelde olsun, Cumhurbaşkanı'nın iyi uyumasını, tam dinlenmesini sağlıyormuş.

    ‘‘Uyutma’’ deyince aklınıza başka bir şey gelmesin...

    Profesör Müftüoğlu, Demirel'i politikacıların bizi uyuttuğu gibi uyutmuyor. Onun kastettiği derin, sağlıklı, dinlendirici, gerçek anlamda bir uyku. Yani yaşamın en önemli enerji kaynaklarından birisi.

    İyi ama sadece uyumak bu kadar enerji vermez ki diyenlere Müftüoğlu'nun verdiği cevap: Anti oksidanlar.

    Anti oksidanlar son yıllarda Amerika başta olmak üzere Batı dünyasında hızla yayıldı. Bizim gibi tıp insanı olmayanlara basitçe şunu anlatıyorlar. İnsan hücreleri de bir çeşit paslanma tehlikesiyle karşı karşıya.

    Yaş ilerledikçe hücreler paslanıyor. Bu da yaşlanmaya yol açıyor. Çeşitli vitamin kombinasyonlarından elde edilen anti oksidanlar bu paslanmayı engelliyor.

    Dolayısıyla hücreleri gençleştiriyor.

    Cumhurbaşkanı Demirel'in düzenli olarak kullandığı anti oksidanlar aslında genç, yaşlı herkes için gerekli.

    İskandinavya cebimizde

    Türkiye'de cep telefonları çılgın halini aldı.

    Herkesin cebinde bir ya da iki telefon.

    Olur olmaz yerde cır cır çalan telefonlar.

    Bir lokantada telefon çaldığında herkes aynı anda cebine, çantasına davranıp telefonunu kontrol ediyor.

    Biz bu buluşun tüketim tarafındayız.

    Ya üretim tarafında olanlar?

    Milyonlarca telefonu gelişmiş bir teknolojiyle kim yapıp da bizlere satıyor hiç düşündünüz mü?

    Bu alanda bir dünya devi olan NOKIA bir Fin firması.

    Finlandiya, kuzeyde karla, buzla kaplı ve topu topu 4.5 milyon nüfusa sahip bir ülke. Halkın yaşama biçimine baktığınızda bizim onlardan daha kentli ve Avrupalı olduğumuzu görürsünüz.

    Ama Finlandiya, küçücük bir kasabada kurduğu NOKIA firmasıyla dünyayı ele geçirdi. Hepimiz küçücük Finlandiya'ya dünyanın parasını ödüyoruz.

    Bir başka dev olan ERICSSON ise Finlandiya'ya komşu İsveç'e ait.

    8 milyon nüfuslu İsveç, son derece gelişmiş olan ERICSSON teknolojisiyle dünya pazarına damgasını vurdu.

    Bu iki kuzey ülkesinin başarısını görüp de imrenmemek elde değil.

    8 milyon nüfuslu İsveç'in ürettiği markalara bakın: Volvo, Saab, Ericsson, Asea, Elektrolux, Hasselblad vs.

    Bu işin sırrı nerede acaba?

    Niye biz, 62 milyon insan böyle buluşlara ve yüksek teknolojiye, dünya markalarına imza atamıyoruz?

    Kuzey neden bu kadar başarılı?

    Acaba erkenden kararan havanın da etkisiyle, karlar arasında canları sıkıldığı ve bizim kadar eğlenme olanağına sahip olamadıkları için oturup buluş üstüne buluş mu yapıyorlar?

    Ramses

    Geçen gün Remzi Kitabevi'nde yeni kitaplara bakıyordum. (İstanbul'a bu güzel kitabevini kazandıranlara binlerce teşekkür. İnsanın içi açılıyor gerçekten.)

    Birkaç genç kızın heyecanla Ramses'ten söz ettiğini duydum.

    Birbirlerine kitabın ciltlerini, renklerini söylüyor ve alıp almadıklarını, okuyup okumadıklarını soruyorlardı.

    İçlerinden biri ötekine: ‘‘Bir arkadaşıma siyahını alacağıma söz verdim ama bir türlü bulamıyorum’’ diye yakınırken elinde kitabın kırmızı cildiyle kasada bekliyordu. Sanki kazak, pantolon gibi bir çeşit giysiden bahseder gibiydiler: ‘‘Kazağın siyahını bulamadım şekerim, ben de kırmızısını aldım!’’

    Orhan Pamuk'un da Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı kitapları büyük başarı kazandı.

    Giysilerde siyah ve griden vazgeçemiyoruz ama anlaşılan kitaplarda yeni trend, renkler.

    Kızlar dünyayı saran Ramses modasından çok etkilenmişler.

    Bu etki nedir, nasıl oluyor da bazı kitaplar birdenbire dünyanın gündemine giriyor merak ediyorum.

    Bence sadece medya etkisiyle açıklanamaz bu.

    Medyanın göklere çıkardığı bir çok kitap aynı başarıya kavuşmuyor.

    Ama bazı kitaplar sanki kulaktan kulağa fısıldanır gibi sınırları aşıveriyor.

    Son yıllarda İtalyan yazar Susanna Tamaro'nun kitapları bütün dünyada ve Türkiye'de umulmadık bir ilgiyle karşılandı.

    Paulo Coelho'nun Simyacı'sı haftalarca liste başında kaldı.

    Daha önceki yıllarda bir Norveçli felsefe öğretmeninin Sofi'nin Dünyası kitabı herkesin başucuna yerleşmişti.

    Bu başarıdan önce biri çıkıp da Norveçli bir öğretmenin, felsefe tarihi öğreten bir kitabının bu derece tutulacağını söylese inanmazdık.

    Ama oldu.

    Şimdi de günümüzde Ramses var.

    Eski Mısır'ın görkemli hükümdarı dünyanın dilinde.

    Biliyorsunuz Mina Urgan'ın ‘‘Bir Dinozorun Anıları’’ adlı kitabı da çok sattı.

    Mina Urgan kendisine dinozor diyorsa Ramses'e ne demeli bilmem ki!

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı