"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

İçeri tıkılmak çok kolay

DİYELİM ki...

Son günlerde oluşan özgürlük ortamının gazına gelip Kürt sorununda aykırı gitmeye başladınız.
Ve iyiden iyiye bir “rahatsızlık unsuru” haline geldiniz.
Bu durumda elde kapı gibi “KCK davası” var.
Alınırsınız dava kapsamına...
İddianamesiz, yargısız, savunmasız en az üç yıl yatarsınız içeride...

Diyelim ki...
Eskiden Kanal 7’de çalışmış idiniz...
Zekeriya Karaman’ın, Mustafa Çelik’in mesai arkadaşı idiniz.
Hiçbir iddianamede adınız geçmese de...
Size kafası bozulanlar kifayetsiz muhterisler, televizyon ekranlarından “Bu herif Deniz Feneri’nden içeri girecek” diyebilir.
Nasıl olsa içeri girmek için ille de “suçlu olmak” ya da “suçlu bulunmak” gerekmiyor.
Veriyorlar tutuklama kararını, hop temizinden en az üç ay...
Ve gelsin Sincan Kapalı Tutukevi...

Diyelim ki...
Ergenekon’dan içeri düşenlerin hukuki haklarını savunmaya kalktınız...
Ya da...
Ergenekon Davası’nda aklınıza yatmayanları biraz fazla dile getirdiniz...
Bütün bunlar, kolaylıkla canınızın Silivri çektiği anlamında yorumlanabilir.
Atarlar içeri...
Siz derdinizi anlatana kadar en az üç yıl geçer.
Nasıl olsa...
İçeri tıkılmak için, artık yargılanmanız ve hapis cezası almanız gerekmiyor.
Basit bir tutuklama kararı, yetip de artıyor.

Diyelim ki...
Bunların hiçbirine girmiyorsunuz. O zaman gelsin “Şike Davası”...
Sonuçta orada da “bas tutuklamayı, tık kodese” şenlikleri var.

Arabalarım

ARABA tutkunu değilimdir.
Ne beygir gücü bilirim, ne de şasi numarası!
Çoğu arabanın hangi marka olduğunu, ancak yaklaşıp amblemine bakarak anlayabilirim.
Ama sonuçta herkes gibi benim de kişisel tarihim, bir arabalar tarihidir.
“Porsche’yi bırak Fiat’a bin” sloganının atıldığı şu günlerde, şöyle bir geriye giderek kişisel araba geçmişimin bir dökümünü yaptım.
Arz ediyorum:

ŞAHİN: İkinci el pazarından çok ucuza almıştım. Daha ikinci haftasında aksırmaya, tıksırmaya başladı. Beyaz boyasının kabaran yerlerinden yüzünü gösteren sarı boya, zavallı Şahin’in İstanbul sokaklarında uzun süre taksi olarak hoyratça kullanıldığının apaçık belgesiydi. Zararına satarak hemen kurtuldum bu arabadan...
BROADWAY: Bu da ikinci el idi. Rengi bordoydu. Külüstür Şahin’den sonra Cadillac gibi gelmişti bana. Emaneten başkalarına verirdim, engebeli arazilerde yüklenirdim, acımasızca kullanırdım... Bütün bunlara rağmen bir kere bile sorun çıkarmamıştı bana... Peki ben ne yaptım? Ne yapacağım? Hiç yoktan ihanet ettim.
MERCEDES: Cebim biraz para görünce vicdansızca sattım Broadway’i. “Nasıl olsa eskidir, görgüsüzlük kapsamına girmez” diye kendimi kandırarak kara, büyük ve eski bir Mercedes aldım. Tam bir müteahhit arabası! Fakat Broadway’in ahı tutmuş olacak ki, bu Mercedes bana yar olmadı. “Sağlam araba” efsanesini darmadağın edercesine su kaynattı, yolda bıraktı, duman çıkardı. Sonuç: Yine zararına elden çıkarma.
OPEL: Yeni arabanın meşhur kokusunu ilk bu arabada tattım. Sıfırdı... Beyaz, küçük, iddiasız ama cevval bir arabaydı. Her yere sığıyor, kendini fazla göstermiyordu. İlk büyük kazamı bu arabayla yaptım. Hasar büyük değildi ama yine de elden çıkardım arabayı.
VOLVO: Daha çok para kazanıyordum ve kazandığım para ile kullandığım araba arasında bir uyum olsun istiyordum. İyi bir araba alacaktım. İyi bir araba almaya kalkanın yol göstericisi çok olur. Öneriler yağmaya başladı. En sonunda estetik zevkine pek itimat ettiğim bir dostumun dediği oldu: Artık gri, yakışıklı, güçlü ve havalı bir Volvo’ya sahiptim.
ARAZİ VOLVO’SU: “Araba işi biraz şans işidir” derler. Gri Volvo’da şansım pek yaver gitmedi. Ontolojik sorunları vardı bu arabanın... Tamirciler sorunun temel kaynağını bir türlü saptayamıyorlardı. Bir derdi vardı ama neydi? Bir türlü bulunamadı. Elden çıkardım bu arabayı... Yerine vagon tipi başka bir Volvo aldım. Kalabalık aile arabası... Büyük, geniş, ferah...
TOYOTA CİP: Bir arkadaşım vagon tipi Volvo için “Ne bu ya? Çocuk mezarı gibi” dedi. Bir başkası “Bekâr adamsın, ne yapacaksın bu aile arabasını” dedi. Soğuttular yani beni arabadan. Onu da elden çıkardım. Yeni bir araba ama hangisi? “Cip” dedi biri... Durun, hemen atlamayın üstüne... Bu cipi aldığımda henüz “türbanlılar ve cip” mevzusunda kelime bile edilmemişti. Tayyip Erdoğan’ın başbakan olmasının rüyada görülse inanılmayacağı günlerdi. Paraya kıydım, aldım cipi. Tank gibiydi. Geçen süre içinde arabanın devasa yapısından utandığım çok oldu. Yıllar içinde birçok kez elden çıkarmaya karar verdim. Fakat o kadar az para ediyordu ki kıyamadım. Yüklü vergisine, benzini su gibi içmesine rağmen hâlâ bu arabaya biniyorum. Dört gözle eskimesini, çok eskimesini bekliyorum.

Muhteşem Yüzyıl lanetli bir dizi mi?

MUHTEŞEM Yüzyıl’ın senaristi Meral Okay kansere yakalandı.
Muhteşem Yüzyıl’ın başrol oyuncusu Halit Ergenç sette bacağını kırdı.
Muhteşem Yüzyıl’ın oyuncusu Hasan Küsmüş, yolda yürürken kafasına mermer düşerek hayatını kaybetti.
Sanal alemde “İsmailağa Gönül Dostları” imzalı bir mesajda, bu gelişmeler sıralanıyor, ardından da “Hepsi ecdadın lanetine uğradılar” yorumu yapılıyormuş.

Bu konuda gayet mütebessim bir çehre ile şunları söylemek istiyorum:
“Ecdadın laneti” diye bir şeyin varlığını kabul edersek, ortalık kansere yakalanmış tarihçiden, yolda giderken kafasına bir şey düşmüş romancıdan ya da bacağı kırılmış oyuncudan geçilmezdi.
Bir lanet söz konusu olacak ise, kutsallık konusunda ecdadı solda sıfır bırakacak nice değere edilen lafların da bir karşılığı olmalıydı. Oysa o alanda bile akıllara durgunluk verecek tarzda kanser vakalarına, yolda yürürken başa düşen taş olayına ya da kırılan bacaklara rastlamıyoruz.
Din büyüklerine, ulularına laf söyleyenlerin bile çarpılmadığı şu yeryüzünde neden Kanuni gibi bir padişaha laf söyleyenler çarpılsınlar ki?
Ama ille de bir “çarpılma” ya da “lanet” söz konusu olacak ise, bunun Kanuni’yi kötü gösterenler için değil, “atalar... atalar...” diye inleyenler için söz konusu olması daha mukadderdir.

Nasıl okuyorsun

DİYELİM ki... Kürt sorununda yeni bir aşamaya geçilmiş.
Ya da Başbakan enteresan bir açıklama yapmış.
Ya da Suriye ile ilişkiler iyice çetrefilleşmiş.
Hemen soruluyor: “Nasıl okuyorsun?”
“Usta / Ne diyorsun bu hususta?” gitti. “Senin yaklaşımın ne?” kayboldu. “Sen nasıl analiz ediyorsun?” bile yok. Hepsinin yerini “Nasıl okuyorsun?” aldı.
Sizi bilmem ama inceden komplocu bir yaklaşım barındıran “Nasıl okuyorsun?” tabirine ben hiç ısınamadım.

Tutuklunun dramı

CHP’liler rakamları abartarak “Deniz Feneri tutuklarını şu kadar AK Partili milletvekili ziyaret etti” diye haykırıyorlar.
Hükümet destekçileri durur mu? Onlar da CHP’lilere “Siz kendinize bakın, hepiniz birden Ergenekon tutuklarını ziyaret ettiniz” diyorlar.
Neredeyse tutukluyu ziyaret etmek, “tutukluya isnat edilen suça ortak olmak” anlamına gelmiş durumda.
Üstelik henüz tutuklunun suçu işleyip işlemediği belli değilken... Yani ortada bir yargı kararı yokken...
Bu tartışma bile ülkemizde “tutuklu olma” durumunun ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. Tutukluysan mücrimsin. Cezaevinde ziyaret edilmesi bile mesele haline getirilen bir mücrim. Nokta.

Üç düzeltme üç özür

BİR: “Birikim” benim yıllarca takip ettiğim bir dergidir. Son sayısını kaçırmışım. Bu yüzden “İnşaat Ya Resulullah” ibaresinin Cüneyt Özdemir’in buluşu olduğunu sanmışım. Oysa hem derginin kapağı, hem de Tanıl Bora’nın yazısının başlığı “İnşaat Ya Resulullah” imiş... Düzeltir, özür dilerim.
İKİ: Bir hatam daha var: Özel Tüketim Vergisi ile Özel İletişim Vergisi’ni karıştırmışım. Depremle birlikte gelen vergi, ÖTV değil, ÖİV olacaktı. Bir özür daha...
ÜÇ: Aziz Yıldırım için yazdığım portrede “Hakem odasını bastı” ifadesi yer alıyor. Çok tartışılan bu konuda Aziz Yıldırım tarafından odasının basıldığı iddia edilen hakem, “Yok böyle şey” demiş. Yine özür.

X