Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Huysuz İhtiyar

Yalnız bir adam

Saat öğleye doğrunun 11'i olmuştu ve hálá kimsecikler gelmemişti. Pencereyi açıp aşağıdaki caddeye baktım. Bizim apartmana uğrayan bir Allah'ın kulu görünmüyordu. Belki kapıcıyı yakalarım diye ziline bastım, ama o da ortalarda yoktu. Biraz televizyona bakındım, üst üste birkaç sigara içtim, üç kez tuvalete gidip ellerimi yıkadım. Sonra, sabah okuduğum gazeteleri tekrar okumaya başladım. Ertuğrul Özkök'ün iyimserliğinde hafif çatlaklar oluşmaya başlamış. Enis Berberoğlu, çete analizcisi olmaktan gına getirip dış politika yazmaya başlamış. Ama dış politikayı da alışkanlıkla polis romanı gibi yazmış. Benim Silivri'deki itlerin manevi babası Bekir Coşkun, yine kelimeleri mıncıklamış. Ama komiği de göbeğinden yakalamış. Emin Çölaşan, bugünlerde çok mutsuz olmalı... Yazılacak o kadar çok olay var ki, İ nokta MELİH'e günlerdir sıra gelemiyor. İ nokta MELİH'siz hayat çekilir mi canım!.. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından ayda 600 yazı yazmaya mahkûm edilen Serdar Turgut'un durumu perperişan... Çocuğun hoplatmasına mek parmak kalmış. Belki hoplatmıştır da biz onu komiklik yapıyor sanmaktayız. Acaba, okuma yazmayı öğrenmeye başladığı gün başına neler geleceğini biliyor muydu?

Turistik gezi ilanlarını tek tek okuyup bilmeceleri de çözdükten sonra gazeteler bitti. Bilmeceleri çözerken yine söylenip homurdandım. Oturup gazete bilmececilerine yine göndermeyeceğim birer mektup yazdım. Lamekan diye bir sözcük yoktur. Mekansızın Osmanlıcası bimekan'dır. İki adet A harfini yanyana getirmeyi beceremedikleri için İsviçre'de bir ırmak adı: AARE diye tutturmuş gidiyorlar. Bazen AARE, bazen de AAR yazıyorlar. Ne yapalım, yersen!.. Cezayir'deki, Brezilya'daki kentlerden, Çin'deki ırmaklardan, Mayakovski'nin sevgilisinin adından kime ne yahu!.. Üstelik bunlar doğru mu? Çoğunun adını ne atlasta ne ansiklopedide bulamadım.

İşte tam o sırada kapı çalındı. O anın keyfini iyice çıkarmak için kapıya doğru yavaş yavaş yürüdüm. Ufak tefek kavruk bir adam elindeki kartonu uzattı ve ‘‘Muaahh gıbırık’’ dedi. Kartondaki yazıya göre dilsizmiş ve yardım istiyormuş. Geçmiş pantomimciliğimden ötürü ben biraz dilsizce bilirim. Adamı içeri buyur ettim.

‘‘Sen otur keyfine bak, ben çay suyunu koyup geliyorum’’ anlamına gelecek birtakım işaretler yaptım. Tabii, bu işaretleri yaparken kaçmasın diye de herifi kolundan tutup içeri soktum. Adamın ödü patladı ama yine de oturdu.

‘‘Bu devirde sağır olmak nimettir. Sağırlığının kıymetini bil!.. Hiç olmazsa zırıltılı, hoparlörlü patatesçileri, parti propagandası yapan minibüs ciyaklamalarını, otomobilindeki mikrofondan trafiği düzeltmeye kalkan polis bağırtılarını, gecenin köründe zırlayan oto alarmlarını, parti liderlerinin parmağın kör gözüm üstüne fırtlattıkları yalanları duymuyorsun!..’’

Ben dilsizliğin nimetlerini sayıp dökerken herifin dilsizce bilmediğini fark ettim. Bu kez anlattıklarımı oturup yazdım. Ama dilsizin okuması da yoktu. İki çift laf konuşacağım diye herife okuma-yazma öğretecek değildim ya!.. Tam talihime düz gitmeye başlamıştım ki kapı çalındı. Talihimden derhal özür diledim. Genç bir kızla bir delikanlı taksitle ansiklopedi satmaya gelmişlerdi. Tabii hoş gelmişlerdi. Dilsiz dahil hepsinin eline birer fincan çay tutuşturdum. Ortaya bolca çörek, börek koydum. Bir koşu tıraş olup giyindim. Gençlerin getirdiği ansiklopedileri biraz karıştırdıktan sonra,

‘‘Bu ansiklopedi beş para etmez’’ dedim.

‘‘Ama efendim, bu dünyaca ünlü bir ansiklopedi olup, içinde tam 40 bin madde vardır.’’

‘‘Ama Oğuz Aral maddesi yok. Ben, Oğuz Aral'a yer vermeyen ansiklopediyi almam.’’

‘‘Affedersiniz, Oğuz Aral da kim?’’ dedi delikanlı. Kız hemen atıldı:

‘‘Aaa... Sen Oğuz Aral'ı bilmiyor musun? Geçenlerde televizyona çıktıydı hani. Komik bir tiyatrocu muymuş neymiş? Ama ben bir komikliğini görmedim valla... Levent Kırca'yla Gazmen hepsinden komik.’’

Nihayet beklediğim an gelmişti.

‘‘Asıl komik olan bu ülkede kapı kapı dolaşıp ansiklopedi satmaya çalışmaktır. Bu ülkede kimsenin ansiklopediye ihtiyacı yoktur. Herkes, her şeyi zaten bilir. Halkımızın anlamadığı hiçbir konu yoktur. Karnım ağrıyor desen kimi ıhlamur iç, kimi nane limon kaynat, kimi de karnına soğuk tabak kapat der. Ama hiçbiri de bir doktora git demez. Araban yolda kalsa kaputu açınca en az beş kişi koşup akıl verir. Pis benzinin karbüratörü tıkadığını, buji başlarının ıslandığını, akümülatör kafalarının gevşediğini ya da estelasyonda kablo kopuğu olduğunu bir bakışta anlarlar. Aslında ortaokul ve liseye bile gerek yoktur. Bir ara ilkokul mezunu bir aşiret reisini bakan bile yapmışlardı.’’

Konferansımın en hızlı yerinde kapı çalındı. Bugün gerçekten şanslı günümdü. Müşterilerim hızla çoğalıyordu. Bir ara dilsiz,

‘‘Muaa... Vıgıgık’’ deyip kalkmak istemişti. Ama herife öylesine kötü bakmıştım ki yerinden bile kımıldayamamıştı. Tabii bu kımıldamayışta yediği yarım kiloya yakın çörek ve dört koca dilim soğanlı-kıymalı böreğin de payı büyüktü. Ansiklopediciler ise hálá satış yapma umudu taşıyorlardı. Ben de bu umutlarını korumaları için çek defterimi çıkarıp masanın üzerine koymuştum.

Kapıdaki tere batmış şişman adam, elektrik sayacını okumak için gelmişmiş. Bütün dairelere uğrayıp altı kat tırmandığı için bana göre ufak bir enfarktüs krizi geçirmek üzereydi. Hemen içeri çekip bir bardak limonlu kola ikram ettim. Arkasından kule gibi apartmanlarda kapı kapı dolanıp sayaç okumanın çilesine dair ufak bir de nutuk çektim. Sayaç okuru, yemime hemen atladı ve derdini dökünmeye başladı. Hayatın zorlukları konusunda biraz sızlanmasına izin verip çarpık apartmanlaşma ve betonlaşma üstüne yarım saate yakın bilimsel bir konuşma yaptım. Bu söylevimden dilsiz de mahrum kalmasın ve biraz anlasın diye konuşurken film-roman oyunu hareketleri de yapıyordum. Betonlaşmanın nedenini her zamanki gibi talancı köylü göçüne bağlarken konuklarıma nereli olduklarını sordum. Tabii hiçbiri İstanbullu değildi. Ansiklopediciler İstanbul doğumlu olmalarına rağmen nedense ‘‘Sıvas'lıyız’’ dediler. Çünkü babaları Sıvas'tan göçmüşmüş. Dilsiz ise eliyle çook uzakları gösterdi. Hiç benzemiyor ama Japon mudur nedir?

Programıma göre sırada politika ve seçimler vardı. Elektrikçi Fazilet, ansiklopediciler ANAP ve Ecevit dediler. Dilsize liderlerin taklidini yaptım, en çok Çiller'i beğendi. Sonra uzun uzun yüzlerine bakıp küçümseyen bir tebessümle,

‘‘Sizlerr...’’ diye söze başladım. ‘‘Sizler, seçimin bilincinde değilsiniz. Bir seçimin ülkenin geleceği, hatta yavrularınızın geleceği demek olduğunun farkında bile değilsiniz. Çünkü siz, bir partiyi tutmakla bir futbol takımını tutmayı eşdeğer görüyorsunuz. Taraftarı olduğunuz takım kazansın da nasıl kazanırsa kazansın, umurunuzda bile değil. Hileci mi, hırsız mı, çeteci mi diye sormuyorsunuz.’’

Sözün tam burasında ansiklopedici delikanlı,

‘‘Galatasaray bu sezon hilesiz, hurdasız şampiyon olur!..’’ diye atıldı. Dilsiz de ona,

‘‘Nah!..’’ dedi. Ben de dilsize yaptığı el işaretinin anlamını sordum. O da,

‘‘Galatasaray nah şampiyon olur. Baliç, biraz toparlansın Fener'i kim tutar bee!.. Moldovan'la en az 40 gol atarlar. Murat Yakın da orta sahaya gelince Moşe ileriye dönük oynar. Uche'yle Rüştü de rahatlarlar. Zaten Gassaray'la aramızda kaç puan fark var ki?.. Onlar deplasmanda en az 7 puan kaybederler.’’ dedi.

‘‘Ulan, hani sen dilsizdin?’’

‘‘Ben gene dilsizim ağabeyciğim. Ama Fener'den söz edilince dilim çözülüyor. Allah'ın bir hikmeti işte!..’’

Tam dilsizin Fener'ine Ali Şen'inden başlayıp girişiyordum ki, arka odanın telefonu çaldı. Eşim Tolga, bu hafta çalışma evimden evci çıkınca ne çorbası istediğimi soruyordu. Sonunda mantar çorbasında karar kıldık.

Dönünce salonu boş buldum. Alçakların hepsi tüymüştü. Arkalarından dış kapıyı bile kapatmamışlardı. Bir an eve kuş mu alayım yoksa Levent'teki evden Portakal adlı namussuz kediyi mi getireyim diye düşündüm. Sonra muhtemel konuklarım için peynirli ve dereotlu sigara böreği sararken kapının yeniden çalmasını beklemeye başladım.

Şu dünyada iki çift laf edecek adam bile kalmadı yahu!..

X