Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Huysuz İhtiyar

Benim ameliyatım senin ameliyatını döver

Üç yıl önce sırtım ve ense köküm arasında bir fazlalık hissetmiştim. Şöyle, yumurta gibi bir çıkıntı... Herkes efendi efendi göğsünden, yanağından, bacağından şişmanlarken ben sırtımdan şişmanlamaya başlamıştım. Haa, bir de hakkını yemeyeyim, göbeğimden şişmanlıyordum. Bir göbeğim bir de sırtımdaki hörgüç giderek büyüyordu. Aslında uyumlu bir gelişmeydi bu. Göbeğim ileri doğru çıktıkta sırtımdaki çıkıntı geriye doğru büyüyor ve bedenimi dengeleyip göbek ağırlığı nedeniyle yüzükoyun yere düşmemi önlüyordu. Bu, namert kambur yüzünden gömleklerimin, kazaklarımın ve son kalan birkaç ceketimin içine giremeyince çıplak kalma tehlikesiyle karşılaşmıştım. Yeni giysi almanın ameliyat parasından pahalıya mal olacağını hesaplayınca hörgücümü aldırmaya karar verdim. 30 yıldır bizim aileyi kesip biçip hafif hafif eksilten kadim dostum Prof. Aydın Kargı'ya,

‘‘Aydın'cığım beni baştan yarat!’’

dedim.

O da bir otobüs zamparası keyfiyle kamburumu 15 dakika mıncıklayıp,

‘‘Cumartesi sabahı 9'da Osmanoğlu Hastanesi'nde ol.’’

dedi.

Tolga, beni yıkayıp paklayıp ameliyata hazır edip cuma gecesi yatağa yatırdı. Yatırdıktan yarım saat sonra da uyandırdı.

‘‘Tekin Amerikan Hastanesi'ndeymiş, çok acele seni çağırıyormuş.’’

dedi.

Uyku sersemi olmasam ve sabahki ameliyata hazırlık olsun diye bir şişe şayeste şarabı üstüne bir ufak rakı içmemiş olsam asla bu tongaya basmazdım. Ama gaflet işte!.. Paldır küldür Amerikan Hastanesi'nin yolunu tuttum. Oysa, kardeşim Tekin Aral'ın kulağına gitmesin diye ameliyat olacağımı herkeslerden gizlemiştim. Ama Tekin hep böyledir. Benden 5 yaş küçük olmasına rağmen her işi benden önce yapmak gibi bir tutarağı vardır. Ben, Tolga'ya acep evlenme teklif edeyim mi düşünürken o İnci'ye nikâhı bastırmıştı. Ben, Ertuğrul Özkök Bey'le acaba Hürriyet Gazetesi'nin neresine ne çizebilirim tartışması yaparken o, köşesine başlayalı bir ay olmuştu. Ameliyat olacağımın kokusunu mu almıştı yoksa rüyasında mı görmüştü bilmiyorum, benden önce hastaneye yatmış paşa paşa anjiyosunu olmuştu bile...

Amerikan Hastanesi'nin İsa Peygamber bakışlı genç damar cerrahı Tekin'in röntgen filmlerini önüme koydu. Böbrek hizasından itibaren bacaklara kan verecek tek damarı görünmüyordu. Bacaklar gitti giderdi.

‘‘Çare?’’

‘‘Ameliyat!..’’

‘‘Ne zaman?’’

‘‘Şimdi!..’’

‘‘Benden önce olmaz!..’’

‘‘Sizinki ne zaman?’’

‘‘Yarın sabah!..’’

‘‘Çok geç... İki bacağı da kaybedebiliriz. Morartı her an artıyor.’’

Tekin'in benden önce topal kalmayı başarmasına tahammül edemezdim.

‘‘Şans?’’

‘‘Yüzde 50!..’’

‘‘Tekin için iyi bir yüzde. O her zaman şanslıdır.’’

Tekin, benim ameliyat olacağımı hissedince, bir günde iki bacağındaki tüm damarları tıkamayı başarmıştı. Oysa, ben ameliyattan çıktıktan sonra ne nazlar ve ne niyazlar yapmayı düşlemiştim.

Eşim Tolga, çorbamı ağzıma kaşıkla verirken ben ufuklara bakarak hicran dolu hafif iniltiler koyverecektim. O da benden gizlemeye çalıştığı yaşlı gözlerle ıstırabım olup olmadığını soracaktı. Buna karşılık ben, gözlerimi tavandan ayırmadan hafif çarpık ve pek inandırıcı olmayan çapkın bir tebessümle,

‘‘Bilmez misin, benim canım öyle kolay kolay acımaz!..’’

deyip yine hafifçe inileyecektim. Hele oğlum, öyle bir panikleyecekti ki sırttan alınan bir urun insanı öldürmeyeceğini bile unutacaktı. Gözleri dehşetle förtlemiş halde,

‘‘Babacığım, iyi misin?’’

diye titrek bir sesle soracaktı. Ben de,

‘‘Tabii iyiyim. Bir erkek her zaman iyi olmak zorundadır. İyi olmasın da ne halt etsin? Ama Mecidiyeköy'deki çalışma evimi sana, bankadaki 15 bin dolarımı da ablana bırakıyorum. Annenize iyi bakın!..’’

deyip başımı pencereden yana çevirecek, dalgın bakışlarımı kurumuş erik ağacının dallarına dikecektim. Sonra da sırtımdaki yara yüzünden ben beceremediğim için Portakal adlı kediye son dileğim olarak terliğimle bir tane patlatmasını isteyecektim.

*

Tekin'e sabaha kadar sentetik bir sürü damar döşediler. Tam kendime ait olan ameliyatımı olmak üzere gidecektim ki, Tekin bir dakron damarını da derhal tıkamayı becerdi. İkinci ameliyat da 4 saat sürdü. Bence ameliyattan çıkan cerrahların hali Tekin'den daha beterdi. Tekin'le birlikte onların da yoğun bakıma alınmaları teklifimi kabul ettiremedim.

*

Bayılıp ayılmayı sevmediğim için Aydın'ı lokal anesteziye (yani bölgesel uyuşturmaya) razı etmiştim. Ya da ben öyle sanıyordum. Lokal anestezi sözünü duyunca gözlerinde beliren zevk parıltılarından şüphe etmeliymişim. Yüzükoyun yattığımdan ameliyat masasına göbeğimi sığdırmak için 3 hekim, bir hemşire ve ben bir hayli müşkülat çektik.

Aydın kesime başlayınca başıma gelecekleri anladım.

‘‘Dur, ben lokal anesteziden vazgeçtim... Tam uyutulmak istiyorum!..’’

diye mızıldandımsa da,

‘‘Artık çok geç Oğuz'cuğum.’’

deyip keyifli bir Mahur şarkı tutturdu. Aydın, Klasik Türk Müziği tutkunudur ve keman çalar.

‘‘Oğuz'cuğum hatırlıyor musun, 15 yıl kadar önce bir gece sen, Tamburi Mustafa Çavuş'un Hisarbuselik 'Dök Zülfünü Meydana Gel' şarkısını yanlış çaldığımı iddia etmiştin!..’’

‘‘Kim ben mii? Haşaa!.. Ben senden iyi keman çalan bir tek Kemani Haydar'ı tanıyorum.’’

‘‘Etmiştin... Etmiştiin!..’’

‘‘Aahh!.. Elin kırılsın!.. Etmedim be...’’

‘‘Üstelik sesime de detone demiştin.’’

‘‘Uydurma, senin sesine ne kadar hayran olduğumu bilmez gibi konuşuyorsun. Uuff!.. Bu ne biçim anestezi be!..’’

‘‘Bu çok anestezi ama, her gece kafayı çektiği için sana pek tesir etmemiş anlaşılan.’’

‘‘İlacın fazlasını verin.’’

‘‘Veremeyiz, fazlası kalbe zararlıdır.’’

‘‘Hiç olmazsa bir sigara verin!..’’

diye onca yalvarmalarım da boşa gitti. Ameliyathanede sigara içilmezmiş. Oksijen tüpleri patlarmış, ameliyatta sigara içirten doktoru da doktorluktan atarlarmış gibisinden bir sürü sapma neden sıralayıp bir sigara bile vermediler.

Ben ameliyat bitti diye enayi gibi sevinirken Aydın, sırtımı bir asker kaputundan daha sıkı dikti. Enseme bir de şaplak çekip,

‘‘Her yerin patlar ama artık burası açılmaz.’’

dedi.

Tam 26 dikiş atmışmış. Sonra da elime naylon bir torba içinde yarım kilodan daha ağır bir et kütlesi tutuşturdu.

‘‘Al, hatıra diye belki kitap arasında kurutursun.’’

dedi.

Bedenimden zalimce koparılıp alınan zavallı etlerime baktım.

‘‘Beni affedin, sizi özleyeceğim!..’’

dedim.

*

Şimdi, Tekin Amerikan Hastanesi'nde, ben evde kesilmiş olarak yatıyoruz. Ama o yine dört ayak üstüne düştü. Çünkü çalışabilecek halde değil. Ama benim ameliyatım maalesef çalışmama fazla engel olmadığı için homurdanarak günlerdir yazıp çiziyorum. Ameliyatın bile şanslısı var yahu!..

*

Az önce Tolga, kemerime niye koca bir ekmek bıçağı takıp dolaştığımı sordu.

‘‘Aydın elbet bir gün dikişlerimi almaya gelecek!..’’

dedim.

X