Gündem Haberleri

    Hürriyet Towers'daki ilk günüm

    Ayşe ARAL / aaral@hurriyet.com.tr
    05.07.2009 - 10:57 | Son Güncelleme:

    Yaklaşık iki aydır, şu anki patronum sevgili Fatih Çekirge'nin kâbusu haline gelmiştim.

    Hürriyet Towersdaki ilk günüm

    AYŞE ARAL

    Sağolsun, kendisi son derece olgun davranıp, bana bu konuyla ilgili rahatsızlığını asla belli etmedi.  

    Kendisiyle yüz yüze görüşebilme fırsatını yakalayana kadar Fatih Bey'i az rahatsız etmedim. Tahminlerime göre sabahları cep telefonunu açtığında ilk günaydın diyen bendim, adamcağız daha suratını yıkayamadan.    

    Akşam saatlerinde tam günün yorgunluğundan kurtulmak için şöyle bir arkasına yaslandığında telefonunu çaldıran da yine aynı ben olduğum gibi.

    Özel numaradan arayıp, arka fon sesini dinleyerek nerede olduğunu anlamaya çalışacak kadar ilerlettiğim de oldu durumu.

    Artık ben bile kendimi “Öldüren Cazibe” filmindeki Glenn Close’a benzetmeye başlamıştım.
    (Allah’tan tam evini öğrendiğim günün ertesi günü bana randevu verdi de...)

    Sonunda, artık heyecandan “one minute”  bile bekleyecek sabrım kalmamışken, benim taciz ettiğim o cep numarası bir gün benim ekranımda beliriverdi ve böylelikle heyecanla beklediğim Davos zirvesi gerçekleşiverdi. 

    Pasiflora etkisindeki ben, zirveyi başarıyla az bir potla tamamladım. (Tabii ki masamızda oturan, Hürriyet Gazetesi İcra Kurulu Üyesi Ahmet Bey’e biz sizinle  tanışmıştık galiba, ama o zaman saçlarınız vardı demeseydim daha hoş olabilirdi.)

    Ve beklenen gün geldi.

    Sayfamı hazırlamak üzere "Hürriyet Towers"a doğru yola koyuldum.

    Mutluydum, artık Glenn olmaktan kurtulmuştum. Fakat nereden bilebilirdim ki başka bir karaktere daha bürüneceğimi, "Parti filmindeki Peter Sellers"a yani!

    Ayağımda koca topuklular, üzerimde, hatayla seçilmiş, omuzları sürekli düşen, dakika başı ittirmezsem belime düşmeye hazır bir bluz, aptalca koluma taktığım bavul ebadındaki dev çanta, laptopum, ayrıca bir torba içinde laptopumun şarj aleti, tüm bunları taşımakta zorlanan kürdan bacaklarım.

    Bir de buna elime tutuşturulan giriş kartını eklersek durum herhalde anlaşılabilir.

    Her şeye rağmen altıncı kata sağ salim ulaşmayı becerebildim.

    Fatih Bey'in odasına girmeyi de başardıktan sonra az da olsa rahatladım.

    Bluzümle kavga halim devam ederken, Fatih Bey “Hadi aç bakalım yazılarını.” dedi.

    Pek havalı bir halde aldım laptopumu kucağıma ve dönüp aynen şöyle dedim.

    “Tabii ki Fatih Bey, fakat önce internete bağlanabilmek için acaba şifreyi öğrenebilir miyim?"

    Fatih Bey cevap verdi; ”İnternetle ne alakan var ki, yazıların zaten bilgisayarında değil mi?"

    İşte o an, bütün vücudumu bir sıcaklık kapladı, "Salaksın sen Ayşe salak...."

    Bu arada yanımıza, Aslı Hanım ve Erhan Bey de geldiler. (Tabii ben Aslı hanıma gün boyu Arzu hanım diye seslendim o da ayrı.)

    Eski havama geri dönmüştüm, yazılar karikatürler her şey hazır ya, çok çalıştım, kendimce de onlara iş bırakmadım.

    Yazılarımı açtım sonunda, sonra ikisi de bana şöyle bir baktı, "Siz nerede yazdınız bu yazıları?"  dediler.

    Ben de; “Bilgisayarda yazdım dedim.”

    “Hayır yani, hangi programla yazdınız?”  dediler, "Açılmıyor da?”

    Salaksın sen, düpedüz salak. Yazılar sil baştan tekrar, teker teker yeniden yazıldı.

    Tam o sırada bana yeni bir mail adresi verdiler.  Pek hoşuma gitti, aaral@hurriyet.com.tr......

    Onlar başka bir şeyle uğraştıkları sırada ben de bir deneme yapma edasıyla, bu adresi aldım, hotmail’e yazdım.

    “Ay açılmamış bu dedim, olmuyor!”

    Bu adresi oradan açamazsız.” dediler. "Biz size gösteririz."

    Dedim ki kendi kendime; “Salaklık bile sana iltifat olur Ayşe.”   

    Sonrasında Fatih bey'in odasından çıktım, bazı arkadaşlarla tanıştım, Arzu’nun yanına gittim oturdum. (Pardon Aslı’nın.)

    Yazı konulmuştu, kaç kere okundu diye bakıyorduk Aslı’yla...

    İki sayı gördüm ben orada, dedim ki, "Bu bir facia, çok az okunmuşuz."

    Aslı dedi ki, “Sen sağa değil sola bak, o okuduğun beş, son on dakikadır benim girdiğim yeni haber sayısı."

    Öyle bir öne eğilmişim ki ne yapıyorlar bakiyim diye, bir anda hissettim ki, artık straplez takılmaktayım.

    Bunun üzerine, artık ihtiyaç molası vermeye karar verdim. Tam yürümeye başlamıştım ki, pantolonumun paçası bana bir kazık attı, ayakkabımın içine giriverdi, önümdeki bilgisayara bodoslama dalıverdim.

    Geçmiş olsun dediler.

    “ Sağolun” dedim, “Bende iç kulak iltihabı olmuştu, o gün bu gün denge sorunu yaşamaktayım da.”
    Lavaboya varınca, kendimi ilk bulduğum kabine attığımda, en mutlu bendim, yalnızdım artık, çektim bir yudum meşhur şurubumdan. “Oh be”  dedim, ta ki yan kabinden gelen erkek sesini duyana kadar. Bir adam telefonda konuşmaktaydı. Salaksın sen salak, şimdi de erkekler tuvaletine girdin. Bekledim adam çıkıp gidene kadar.

    Arkasından hemen kapıya gittim, el mel yıkamadan. Kapıyı benden önce başka bir adam açtı, göz göze geldik, sinirimin son demlerindeyim zaten.

    Dedim ki “Bakın, kimseye söylemeyin sakın, ben artık Hürriyet.com yazarıyım, olayı lehime çevirip aynen sizi yazarım.”

    Çaresiz, yorgun, üzgün halime güldü adamcağız; ”Tamam söylemem dedi, ama isterseniz şu bluzünüzü biraz toparlayın”.

    Gittim, herkesle vedalaştım, ben gidiyorum dedim. Arabaya bindim, eve kadar resmen sızmışım, bir şişe Pasiflora’dan sonra… 

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı